KRİZ DOSYASI

 

Etkileri 2007 yılında başlayan ve günümüze kadar devam eden ekonomik kriz, kadınları farklı etkiledi... Krizlerde ilk işten çıkarılan kadınlar oldu, sosyal haklar asgariye düşürüldü, bunun olumsuz sonuçları kadınların toplumsal hayattaki koşullarına da yansıdı elbette...

 

   

 

 

[ Tümünü Göster | Tümünü Gizle ]

Kriz faturasının işçiye kesilmesini engelleyeceğiz Sayı 29, Aralık 2008

 

Petrol-İş Sendikası 26. Dönem 3. Genişletilmiş Başkanlar Kurulu:

Kriz faturasının işçiye kesilmesini engelleyeceğiz

 

Petrol-İş Sendikası Genişletilmiş Başkanlar Kurulu 23 Ekim 2008 tarihinde Çanakkale’de toplandı. Toplantıda gündemin ana maddelerinden biri, küresel kriz ve kriz şartlarında sendikaların talepleri

Petrol-İş Sendikası’nın 26. Dönem 3. Olağan Genişletilmiş Başkanlar Kurulu, 23 Ekim 2008 tarihinde Çanakkale-Kepez Kolin Otel’de toplandı. Genişletilmiş Başkanlar Kurulu Üyelerinin katıldığı toplantıya yerel medya da yoğun ilgi gösterdi.

Toplantıda gündemin en önemli maddesini küresel kriz, bu krizin Türkiye’ye etkileri ve krizin yükünün emekçilere çıkarılmaması için izlenmesi gereken politikalar oluşturdu.

Petrol-İş Sendikası’nın 2009 yılı kamu ve özel sektör toplu iş sözleşmeleri de gündemin diğer en önemli maddeleri arasındaydı.

Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın’ın yaptığı açış konuşmasından sonra sendika araştırma uzmanı Aşkın Süzük, “Küresel Mali Kriz ve Sendikal Geleceğimize Etkileri”, örgütlenme uzmanı Hakan Koçak da “Petrol-İş’in Örgütlenme Çalışmaları ve Hedefleri“ konusunda birer sunum yaptılar.

Mustafa Öztaşkın, Petrol-İş Sendikası Genişletilmiş Başkanlar Kurulu’nun, dünya ekonomisinin yaşadığı krizin çöküşe dönüştüğü ve bu çöküşün ülkemizi de içine almakta olduğu bir dönemde gerçekleştirildiğini belirterek: “Yaşanmakta olan kriz dünya ekonomisinin değil kapitalizmin krizidir, bir avuç sermayedarın kazancının artırılmasına dayanan, buna karşılık geniş emekçi kesimlerin yoksulluğa mahkum edilmesine yol açan politikalar iflas etmiştir.” dedi.

 

Ortak ve güçlü mücadele hattı

Öztaşkın, finans sektörünün çökmesi nedeniyle reel sektörün ciddi bir finansman sıkıntısına girdiğini, bu nedenle üretimin ciddi ölçüde yavaşlayacağını belirterek, istihdamda daralma yaşanacağının altını çizdikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “Maliyetlerini kısmak isteyen sermaye, işten çıkarmaların yanında ücretleri de düşürmek isteyecektir. Dünyada birkaç yıl içinde işsizler ordusuna on milyonlarca yeni kişi eklenecek ve yoksullaşma derinleşecektir.”

Kamu yararını ve emekçi halkın çıkarlarını merkeze koyan, kaynakların ve gelirin adilce bölüşüldüğü bir ekonomik düzen kurulmadıkça, kapitalizm sorgulanmadıkça, krizden ve savaş tehdidinden gerçek anlamda çıkış olamayacağını sözlerine ekleyen Mustafa Öztaşkın, sendikaların yıkıma karşı emekçi halkın çıkarları için ortak ve güçlü bir mücadele hattı örmelerinin, daha önce olmadığı kadar büyük bir gereklilik haline geldiğini, emek örgütlerinin, sermayenin krizi bahane ederek dayattığı kurtarma paketlerine karşı hükümete ve işverenlere kararlı bir mesaj vermesi gerektiğini söyledi.

Gün boyu devam eden toplantı sonucu yayımlanan sonuç bildirisinde ise krizle ilgili olarak tutum netti: “Genişletilmiş Başkanlar Kurulu’muz, ülkemize de yansıması kaçınılmaz olan krizin bedelinin asla emekçilere ödetilemeyeceği konusunda kararlıdır. Daha krizin sözünün edilmeye başlanmasıyla birlikte bütün sermaye gruplarının gözlerini işçilerin kıdem tazminatına ve işsizlik sigortası fonuna dikmiş olmaları kabul edilemez. Çalışanlar sayesinde üretimi ve geliri sürekli artan işletmeler, krizi fırsat bilerek esnek üretim, istihdam daralması ve ücretlerin baskı altına alınması gibi politikalar izlememelidirler.” dendi.

Sürekli fedakârlık istenen kesimin işçi sınıfı ve emeğiyle geçinenlerin olmaması gerektiğini deklare eden sonuç bildirisinde, Türk-İş’e bu kriz döneminde aktif bir tutum alması çağrısında bulunularak emekçilere şöyle seslenildi:

“Örgütlenme özgürlüğü konusunda bizleri dinlemeyenler, demokrasiyi güçlendirmeyenler, emekçilere uygun bir anayasa çağrısına kulak tıkayanlar, ekonomideki ilk sallantıda bütün faturayı işçilerin sırtına yıkmaya çalışıyorlar. Petrol-İş olarak kamu yararını ve emekçi halkın çıkarını merkeze almayan, ülke kaynaklarının ve gelirlerin adil bölüşümünü esas almayan, emekçilerin yaşamını kolaylaştırmayı hedeflemeyen hiçbir politikayı kabul etmeyeceğimizi belirtiyoruz.”



● Kadınlardan Krize Karşı Ortak Mücadele Çağrısı Sayı 29, Aralık 2008

 

Petrol-İş’te krizi konuştuk: Kadınlardan krize karşı ortak mücadele çağrısı

 

15 Kasım 2008 Cumartesi Petrol-İş Sendikası Genel Merkez Toplantı Salonu’nda sendikacı, akademisyen, kadın örgütleri temsilcisi kadınlar bir araya gelerek krizin kadın boyutunu tartıştılar.

Hava-İş Sendikası, Petrol-İş Sendikası, Tekgıda-İş Sendikası, Toplumsal Araştırma ve Eğitim Merkezi’nin (TAREM) çağrısı ile bir araya gelen kadınlar 15 Kasım 2008 Cumartesi günü Petrol-İş’te gerçekleştirilen bir sempozyumla krizi tartıştı. Çağrıcı kurumlar tarafından krize karşı kadın dayanışması hattı oluşturmak için atılan bir adım olarak tanımlanan sempozyum “Kriz ve Kadınlar Üzerine Etkileri” ve “Krize Karşı Kadın Dayanışma Hattının Örülmesi” başlıklı iki oturumu içerdi.

Sempozyuma kadın hareketinde yer alan kadınların yanı sıra, akademisyen, sendikacı ve Kent Gıda işçisi kadınlar ile Deri-İş’te örgütlendiği için işten çıkartılan ve 136 gündür direnişini sürdüren Desa işçisi Emine Arslan da katıldı.

TAREM Kadın Çalışmaları Koordinatörü Boran Başak Koç’un kolaylaştırıcılığını yaptığı ilk bölümde krizin iktisadi temellerini kadınlarla paylaşan Dr. Yelda Yücel, ev kredileriyle tetiklenen sürecin tüm dünyaya yayıldığına değinerek ileride neler yaşanacağını anlattı. Verilen ev kredilerinin sonucunda ev fiyatları arttıkça borçlanmaları da artan Amerikalı yoksulların borçlarını ödeyemediğini anlatan Yücel, “En az iki yıl sürecek bir gerileme dönemine giriyoruz” dedi. Amerika ve Avrupa’da Keynesyen yöntemler kullanılarak krize çare aranıldığını sözlerine ekledi.

Aynı oturumda kriz dönemlerinde kadınların işgücüne katılım oranının daha da azaldığını belirten Prof. Dr. Nurcan Özkaplan ise ücretli-ücretsiz proleterleşme sürecinin yaşanacağını belirtti. Kadın düşmanlığının bir istihdam politikası olarak görüldüğünü sözlerine ekleyen Özkaplan, kadınların işsizlik pratiğinin erkeklerden daha fazla olduğunu söyledi. Beyaz yakalı çalışanların da krizden etkilendiklerini belirten Özkaplan, işçileşme süreci yaşayan bu kesimin mavi yakalı işçilerle kader birliği yaşayacağını ifade etti.

Kapitalizmin kendisinin eşitsizlik üzerine kurulu bir sistem olduğunu söyleyerek sözlerine başlayan Doç. Dr. Şemsa Özar, “Biz nasıl yaşamak istiyorsak onu konuşmamız lâzım.” dedi. Özar, haftada ortalama 55 saat çalışmanın kamu sektöründe 45 saat, ama özel sektörde 75 saat çalışmak demek olduğunun da altını çizdi.


Git evine yemeğini yap

Tartışmanın ikinci bölümü öğleden sonra Desa Deri direnişçisi Emine Arslan’ın konuşması ile başladı. Deri-İş Sendikası’nda örgütlendiği için işten atılan Emine Arslan direnişinin 136. gününe geldiğini belirterek maruz kaldığı baskıları anlattı. Fabrika önünde bekleyişinin çevik kuvvet ve Desa patronu tarafından engellenmeye çalışıldığını anlatan Arslan, fabrikada çalışan işçilerin de sürekli gözetim altında olduğunu, kendisiyle görüştürülmediklerini sözlerine ekledi. Arslan, patronun kendisini sendika aleyhine dava açmaya zorlaması ve direnişi bırakıp göç etmesi karşılığında para teklif etmesini kabul etmediğini belirterek direncini kıramayacaklarını ifade etti. Arslan sözlerini şöyle noktaladı: “Git, evinde yemeğini yap, bulaşığını yıka diyor, ben de dedim ki yemek yapacak param mı var. İşçilerin emekçilerin birlik olması lâzım.”

Deri-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Nuran Gülenç ise sendika olarak Emine Arslan’ın hep yanında olduklarını belirterek şöyle konuştu: ‘Biz, tek kadınla direniş mi olur, demedik. Açalım davasını yeter, diyebilirdik. Ama o zaman Emine abla, Emine abla olmazdı. Biz bu direnişi sahiplendik.'

‘Krizin en çok etkileyeceği kesimlerden biri de şüphesiz ev eksenli kadınlardır. Ev eksenli çalışma üzerine Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Doç. Dr. Asuman Türkün bir sunuşyaptı. Türkün, ev eksenli çalışanların işçi olarak görülmesi gerektiği vurgusu ile konuşmaya başladı. Daha sonra kayıt dışı firmaların sayısının çokluğunun ev eksenli çalışmanın da çokluğuna işaret ettiğini belirten Türkün, sendikaların yüzlerini sınıfın bu kısmına dönmesi gerektiğini söyledi. Kriz dönemlerinde ev eksenli çalışmanın birçok ailede tek geçim kaynağı olduğunu belirten Türkün, kentsel dönüşüme de değindiği konuşmasında ev eksenli üretimin daha çok İstanbul’un dönüşüme uğratılan gecekondu kesimlerinde yapıldığını, ama üretimin bu fason bağlantılarıyla birlikte kentin dışına çıkarılamayacağını belirtti.

Kocaeli Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Betül Urhan ise sendikaların krizine vurgu yaptığı konuşmasına ‘Ekonomik krize, krizde olan sendikalar çözüm üretebilecek mi?” sorusuyla başladı. Sendikaların üye kaybettiğini söyleyen Urhan, geleneksel yöntemlerle krize çözüm üretilemeyeceğini belirtti. Urhan, kadınların anne veya eş olmaktan kaynaklı sendikal faaliyetlere katılamadıklarını belirterek, işin ve ev işinin yanında sendikal faaliyette bulunmanın kadına üçüncü yük olarak bindiğinin altını çizdi. “Sendikaların katı ve hiyerarşik yapıları, kadınların bu yapılara girmesine engel oluyor” diye konuşan Urhan, kadınların örgütlenmesi meselesinin sendikaların ilgi alanlarına girmediğini ifade etti. Kadın örgütlerinin sendikalara neden mesafeli olduğunu soran Urhan, sendikaların da kadınları örgütlemeye yönelik olarak kadın örgütleriyle ortak stratejiler geliştirmesi gerektiğini kaydetti.

 

Krize karşı kadın dayanışması

Daha sonra söz alan Hava-İş Genel Başkan Yardımcısı Eylem Ateş ise sendikaların 12 Eylül sonrası ve günümüzde devam eden saldırılara karşı ayakta durmalarının zorluğundan bahsetti. Önümüzdeki kriz döneminin bunu daha zorlaştıracağına dikkat çeken Ateş, krize karşı mücadele programlarına da değinerek kadın vurgusunun eksikliğinden şikâyet etti. Ateş, krize karşı kadın dayanışma hattının kurulması gerektiğini de sözlerine ekledi.

 

TİS’ler en büyük kozumuz

Tekgıda-İş Dış İlişkiler Uzmanı Burcu Ayan kurduğu otomasyon sistemiyle tutulan istatistiklere göre üyelerinin dörtte birinin kadın olduğunu, ama bu kadın üyelerinin yarısının mevsimlik çalıştığını belirtti. Tekel fabrikasının özelleştirme sürecine değinen Ayan, kalan fabrikaların da özelleştirilmesiyle ailelerin göçe zorlanacağını ve bundan kadınların etkileneceğini belirtti. Ayan “TİS’ler elimizdeki en önemli kozlar. Emzirme izinleri, kreşler, kadın çalışan zorunluluğu, eşit işe eşit ücret uygulaması, kadınların kariyer imkânları buralarda güvence altına alınmalıdır” diye konuştu.

 

Kadınlar yok

Petrol-İş Kadın Dergisi’nden Necla Akgökçe ise sendikaların da kadınların da krizi konuşmakta geç kalmadığını belirterek başladığı konuşmasında Avrupa’daki sendikaların kriz programları ile Türkiye’deki sendikaların kriz programlarını karşılaştırarak Avrupa’daki sendikaların metinleriyle Türkiye’de geçtiğimiz günlerde konfederasyonların kriz ile ilgili yaptıkları açıklamaların hemen hemen örtüştüğünü ifade etti. Almanya, Avusturya ve İsviçre’deki sendikaların programlarında da, Türkiye’deki konfederasyonların programlarında da krizde kadın çalışanlar konusuna değinilmediğini dile getirdi. Türkiye’de kadınların krize karşı ortak program oluşturması gerektiğine dikkat çeken Akgökçe, bunun bağımsız kadın hareketi ile birlikte yürütülmesinin zorunluluğuna da dikkat çekti.

Sempozyumun ikinci bölümünden sonra yapılan forumda söz alan kadınlar ise krize karşı ortak bir mücadelenin ve kadın hareketinin nasıl daha güçlü örüleceği konusunda konuştular.

 

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)



● Türkiye’nin krizden etkilenmeyeceği külliyen yalan Sayı 29, Aralık 2008

 

Türkiye'nin Krizden Etkilenmeyeceği Külliyen Yalan

 

ABD’de başlayan finansal kriz, batının kapitalist ülkelerinde eş zamanlı olarak yaşandı. Kriz tüm ekonomik faaliyet alanlarına sirayet etmeye başladı. Devlet baba aracılığıyla, zenginlerin yangınını yoksullar söndürmeye çalışıyor. “Türkiye’ye bir şey olmaz” diyenler, laflarını çevirdiler. Ne olup bittiğini bir kadın iktisatçıya soralım istedik. Bilgi Üniversitesi Öğretim üyelerinden Dr. Yelda Yücel’le krizi konuştuk...

 

ABD’de başlayan altüst oluş, Avrupa ülkelerine yayıldı, herkes panik içinde... Kriz, finansal kriz diye tanımlanıyor, bu tespit doğru mu, ne anlama geliyor ve nasıl bu noktaya gelindi?

Bugün yaşadıklarımıza ilişkin sorunlar 2006’dan beri konuşuluyor. Ama bunun evveliyatı var.

2001 yılının 11 Eylül’ü Amerikan siyasetinin de ekonomi politikalarının da değişmesi açısından aslında bir dönüm noktasıydı. Bugünü anlamak için bizim 2001 Eylül’ünden sonrasına dönüp bakmamız gerekiyor. Çünkü 11 Eylül’le birlikte Amerika Birleşik Devletleri hem dış politikada, hem de ekonomi politikalarında bir farklılaşmaya gitti. ABD’de büyümeyi destekleyen para politikası uygulanmaya başladı. Sadece ABD’deki gelişmelere değil, kapitalist sistemin bütününe baktığımız zaman, 2001-2006 yılları arasında sorunların birikmeye başladığını görüyoruz. Neydi o sorunlar: Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Çin ve Hindistan gibi Uzakdoğu ülkelerinde, emeğin baskı ve sömürüsüyle ucuz malların üretilmesi, kapitalizmin bu dönemine özgü bir gelişme sayabileceğimiz şekilde bu ülkelerde döviz birikmesine yol açtı.

Bir tarafta gelişmekte olan ülkelerde döviz birikirken, ABD faizleri düşürüp ekonomisini canlandırmak için tüketimi artırmaya çalışıyordu.

Bu noktada gelişmekte olan ülkeler neredeyse ellerindeki tüm döviz rezervleri ile ABD’yi finanse etmeye başladılar. Bu şu demek: Örneğin, Çin hükümeti döviz rezervleri ile ABD’de yatırım yapıyor, ABD tahvilleri alıyor, bu yolla ABD’ye borç veriyordu. Böylece, Amerika’da tüketim ve aynı anda varlıkların değeri artıyor, bir mutluluk atmosferi yaşanıyordu. Sadece Çin ve Hindistan’da değil, petrol üreten ve ihraç eden gelişmekte olan ülkelerde de bu dönemde ciddi bir birikim oldu, çünkü petrol fiyatları da yine bu dönemde artmaya başlamıştı. Dünya topyekun büyüyor, bu sırada ortaya çıkan zenginlik tüketime ve her türlü yatırım aracına yönlendiriliyordu. İnsanlar finansal araçların dışında bulabildikleri her şeye, örneğin, altına, petrole, emtialara yatırım yapıyorlardı.

 

Nerede koptu saadet zinciri?

Gayrimenkul, tahvil vb. varlıkların değerinin sürekli artacağı beklentisi bu saadet zincirini büyütüyordu. Kapitalizmin temelinde sürekli kâr etme hırsı bulunur. ABD’ye geri dönecek olursak, saadet zinciri kredi piyasalarında koptu. Finans kesimi elindeki likiditeyi ve fonları orta ve üst sınıflardan sonra, denetimsiz bir biçimde alt sınıflara kredi olarak kullandırmaya başladı. Burada kredi genişlemesindeki denetimsizliğin altını çizmek istiyorum. Çünkü neredeyse bulabildikleri her insana kredi vermeye başladılar. Yoksullara, öğrencilere, ev kadınlarına hatta gelirini beyan edemeyen, deyim yerindeyse, sokaktan çevirdikleri insanlara bile krediler açıldı. İpotek piyasasında, geliri düşük, geri ödeme güçlüğü olabilecek insanlara verilen bu kredilere “sub-prime”, yani, eşik altı kredi deniyor ve riski nedeniyle bu kredilerin faizi yüksek oluyor. Finansal sistem, kârlılığını yoksul kesimler üzerinden sürdürmeye çalıştı. Bu saadet döneminde, insanlar neye ellerini atsa değer kazanıyordu. İpotek kredisi ile diyelim 100 bin dolarlık bir ev alan bir kişinin evinin değeri altı ay sonra 150 bin dolar olduğunda, bu evi borçla alan kişi 50 bin dolar daha zengin olmuş hissediyor, varlığındaki bu artışı teminat gösterip, bankalardan yine borç alabiliyor ve tüketimine devam edebiliyordu. Sistem bunu cesaretlendiriyordu çünkü kredisini ödeyemese bile, bu durumda bankalar evlere el koyacak, ve evlerin değeri nasılsa artmaya, bankalar da kârlılıklarını sürdürmeye devam edecekti.

Ama bir süre sonra gayrı-menkul piyasası doyma noktasına geldi ve ev fiyatlarındaki artış 2006’da durdu. Bir şeyin değerinin sürekli artması zaten başlı başına sürdürülemez bir durumdur. Ev fiyatları düştükçe özellikle yoksul kesimlerin borçlarına karşılık teminat gösterdikleri varlıklarının değeri düştü. Bankalar bu kez dönüp o insanlara “senin bana teminat olarak gösterdiğin evlerin değeri düştü, o halde, benden aldığın krediyi geri öde” demeye başladılar. İşte zincir tam bu noktada koptu, çünkü zaten gelir durumu riskli olan, yoksul insanlar kredileri geri ödeyememeye başladı.

Bu gelişme finansal çöküşü tetikleyen faktör oldu ama tek neden bu değil. Buna, dengesizlikler dünyasında krizi ortaya çıkaran buzdağının en üstteki kısmı diyebiliriz.

 

Tüm bunlar niçin Amerika’da oldu?

Bunların Amerika’da olmasının sebebi Amerikan kapitalizminin Avrupa kapitalizminden başka bir şey olmasıdır. Çünkü orada mümkün olan en yüksek derecede deregülasyon (düzensizleştirme) ve devletin işlevinin en aza inmesi yolunda bir dünya tahayyülü var. Avrupa öyle değil. Avrupa kurduğu denetim mekanizmasıyla savaş sonrası döneme ait bir kapitalizmi hâlâ idare etmeye çalışıyor. ABD’de Reagan ile birlikte devlet bütünüyle istenmeyen kişi ilan edildi, “onu bir kenara bırakalım, her türlü sosyal mesele dahil her işi piyasa çözsün”, dendi. Krizin bir nedeni, hatta en önemli nedeni, bu serbestleşmenin ve denetim dışılığın finansal sistemde ahlâki bir çöküntüye de eşlik etmiş olması.

Krizin altında yatan ahlâki çözülmeyi şu şekilde açıklayabiliriz. Bugün bankacılık sisteminde verilen krediler teminat olarak gösterilip, teknolojinin ve küresel sermaye hareketlerinin kolaylığının yardımıyla, bambaşka ürünler üretilebiliyor ve bunlar dünyanın her yanına satılıp yatırım aracı olarak pazarlanıyor. Örneğin, bir banka bir kredi açtığında bu varlığa karşılık yeni bir tahvil üretiyor. Son on yılda ipotek kredileri ya da eşikaltı (sorunlu) krediler gibi varlıklar, banka ve yatırım kuruluşlarında yeni enstrüman yaratmanın araçları oldular. Finans dünyasındaki pırıl pırıl zekalı profesyoneller öyle ürünler icat ettiler ki, bugün bile ne devletler ne ekonomistler bunları tam anlamıyla ölçüp etkisini görebilmiş değil. O sorunlu kredileri parçaladılar, böldüler, başka yatırım araçlarının içine bir nevi yamadılar. Yatırımcılar içeriğinin ne olduğunu bilmedikleri, içine bugün “zehirli varlıklar” dediğimiz sorunlu kredilerin yedirildiği araçlara yatırım yaptılar. Oysa, bildiğimiz en klasik yatırım aracı olan mevduat bu ürünlere göre çok basittir, hatta ilkeldir. Paranızı yatırırsınız, vade sonunda faiz oranı kadar paranın çoğalacağını bilirsiniz. Ama bugün bir yatırım bankasının pazarladığı türev ürünlerin çeşidini saymakla bitiremeyiz.

Bu parçalı ürünler küresel kapitalizmin olanaklarından yararlanarak elden ele satılmış ve dünyanın her yerine örümcek ağı gibi dağılmış durumda. İşte bu yüzden ABD’deki sorunlu kredilerle patlak veren kriz tüm dünyaya hızla yayıldı.

Peki, bunun olacağını kimse nasıl öngöremedi? Elbette sistemde bir balon oluştuğunun herkes farkındaydı. Bankalarda risk yönetimleri denilen mekanizmalar var, riski ölçen insanlar var, çok akıllı profesyoneller var. Bunları görüyorlar elbette. Ama bu sistem içinde o kadar büyük paralar kazanılıyordu ki, o gemideyken gidişata o insanların “dur” demesi çok kolay değildi.

İşte burada kapitalizmin bünyesinde bulunan ve bu krizde de çok büyük rol oynayan o ahlâksız taraf gün ışığına çıkıyor. Bugün pek çok kişi finans dünyasının dev kurumlarında çalışıp müthiş paralar kazanan bu insan grubuna bu nedenle öfkeyle bakıyor. O insanlar şirketlerine daha fazla kâr elde ettirmek için çalışırken, bir yandan da çok büyük paralar kazandılar. İlk batan ve devletin kurtardığı ilk yatırım bankalarından biri olan Golman&Sachs, çöküşünden önce sadece tek bir yılda çalışanlarına maaş dışında ortalama 650 bin dolar prim vermiş. Bu çok para kazanan profesyoneller bu şekilde sistemin zaaflarına göz yumuyor, ürettikleri ürünlerle finansal sistemin çatlaklarını daha da büyütüyorlardı. Madalyonun diğer yüzünde ise, her zaman olduğu gibi buna göz yuman devletler var. Gelişmiş dünyada ekonomiler büyür, tatlı paralar kazanılırken, hükümetler de zaafları halının altına süpürmeyi tercih ettiler.

Ve kriz: Kredi piyasası sorunları ve varlık fiyatlarının aynı anda düşmeye başlaması, bütün bu tuhaf, karmaşık, aynı zamanda da bir mühendislik harikası olan finans araçlarının değerinin de düşmesine neden oldu. Bu ürünleri elinde bulunduran tüm kuruluşlar çorap söküğü gibi döküldüler. Finans kesimi gelişmiş dünyada böylece aynı anda çöktü. Dünyanın 1929’dan sonraki en büyük bunalımı deniyor, bu doğru. Ama en karmaşık krizi de aynı zamanda. O zamanlar, küre bu kadar içiçe geçmiş, bu denli finans sermayesi tarafından çevrelenmiş değildi. Kapitalizm belki bu kadar karmaşık, bu kadar yaratıcı değildi. Bugün gelinen noktada krizin bu kadar derinleşmesinin nedeni de bu ağın karmaşıklığının anlaşılamamış olması. Reel ekonomi, yani, üretim ve tüketim artık finansal sisteme çok bağımlı. Bu nedenle, finansal sistemin çöküşü kredi kanallarının tıkanması, bu da ekonominin durması demek.

Başlangıçta krizin derinliğini öngöremeyen para otoriteleri kriz karşısında tutuk davrandılar ve tekil, bireysel çözümler ürettiler. Daha sonra işin boyutunun bununla sınırlı olmadığı, sözünü ettiğim türev ürünler yüzünden hastalığın bir virüs gibi dünyanın her tarafına bulaştığını ve sistemi çok ciddi anlamda tehdit ettiğini fark ettiler. Bunun üzerine önce Amerika ve daha sonra da Avrupa bütün finans sistemini devletleştirdi. ABD’de ve Avrupa’da ardarda kurtarma paketleri açıklanıyor. Dünyada çöküşün önünü kesmek için şimdiye kadar harcanan paranın neredeyse 3 triyon dolara ulaştığı söyleniyor.

 

Devletin küçülmesi gerektiğini savunuyorlardı değil mi?

Kapitalizmin refah umudu olarak sunulduğu dönemde, retorik devletin küçülmesiydi. Ama kapitalizm hiçbir zaman devleti dışlamaz. Ne zaman piyasa bir soruna yol açsa, bu son krizde, bizdeki 2001 krizinde, ya da serbest piyasanın çevre yıkımlarında olduğu gibi, devlet sahneye çağırılır ve o sorunu çözmek zorunda kalır. Devletin küçülmesi söylemdedir. Sistem sıkışınca sistemin devamı, devlet eliyle sağlanmaya çalışılır.

 

Bu paketler içinde krizden canı yanan yoksullara yönelik önlemler var mı?

Genel olarak finans kesimine yapılan uygulamalardan bahsettim. Krizden canı yanan kesimlere yönelik yapılan bir şey yok. Burada parantez açıp mutlaka altını çizmek istediğim bir nokta var: Ödeme güçlüğü çekmesi muhtemel insanlara verilen krediler kime verilmiş diye ayrıntılı baktığınızda bunların renkli insanlar, Amerika’da yaşayan İspanyol kökenliler ve daha çok kadınlar olduğunu görüyorsunuz. Kapitalizm bir noktadan sonra kâr edebilmek için bu kesimlere yüklenmiş. Dikkatle bakıldığında krizde de etnik ve cinsiyetçi ayrımcılık görülebilir. Zaten yoksul olanlar bugün borç yükü altında daha da ezilmekte.

Oysa, büyük finans kuruluşlarının kurtarılması için trilyon dolarlar harcanırken, borçlu insanlar için şimdiye kadar yapılan ya da bundan sonra yapılması düşünülen herhangi bir kurtarma planı yok. Amerika’da paket konusunda önemli tartışmalar yapıldı. Bu arada “konut kredisini geri ödeyemeyenleri de içine alacak bir şey yapalım” diyenler oldu, ama bu öneri arada kaynadı gitti. Yani sistemin ilk gözden çıkardığı kesimler yine en yoksullar oldu.

 

Bundan sonra ne olacak peki?

Çözüm paketi denen şey sadece finansal piyasalardaki paniği biraz dindirmiş görünüyor. Ama şimdilik paniğin geçmiş olması krizin kontrol altına alındığı anlamına gelmiyor. Finans kesimi ile üretim birbirine öyle karmaşık bir biçimde bağlı ki, finans kesimi tıkandığı anda üretime kredi açılmadığı için üretim de duracak. Şimdi yavaş yavaş asıl acıtan sonuçları görmeye başlayacağız. Dünyanın en az iki yıl sürecek resesyona girmesi bekleniyor. Ekonomik yavaşlama sinyalleri gelmeye başladı bile. Kredi kanalları tıkandı, insanlar tüketimlerini ertelemeye başladı, yatırımlar durdu ve daha bir süre insanlar kabuklarına çekilecekler. Türkiye’de de bunun sinyallerini güçlü bir şekilde görmeye başladık. Bir de bu kurtarma paketlerinin kim tarafından finanse edileceği konusu var; 3 trilyon dolar kimin cebinden çıkacak, vergiler yoluyla halkın cebinden, elbette. Vergi yoluyla bu işi finanse etmek demek, halkın daha da yoksullaşması demek. Ya da, para basarak karşılanacak bu açıklar. Kamunun bütçe açıkları artacak; eğitim, sosyal devlet daha çok tırpanlanacak. Önümüzdeki dönem çok büyük ihtimalle işsizliğin, yoksulluğun arttığı, devletin harcamalarını kısma adına sosyal devlet tarafının iyice zayıfladığı bir dönem olabilir.

 

Krizin sonuçları Türkiye’ye nasıl yansır sizce?

Orada ilginç bir durum var. Sevinerek söylüyorum: Eğer Türkiye beş yıl sonra bu krizle karşı karşıya kalsaydı, küresel kapitalizmle entegrasyonu çok daha ileride olmuş olacağından, biz de krizi gelişmiş ülkelerin yaşadığı şiddette yaşayacaktık. Biz nerede direkten döndük? İpotek Piyasası Kanunu denen kanun, hani, “ipotek yasası çıkacak, herkes ev sahibi olacak” denen kanundan söz ediyorum, bu yasa 2006’da çıktı, ama onun alt yapısı henüz oluşturulamadı. Dolayısıyla, Türkiye’de krize neden olan bu piyasa ve sözünü ettiğim o türev araçlar halihazırda yok. Türkiye küresel kapitalizme bu şekilde eklemlenemediği için krizden de aynı şekilde etkilenmeyecek. Bir de üzülerek Türkiye’nin bir nevi şansı diyeceğim, 2001 krizinin bu ülkede yaşanmış olması, bugünkü krize karşı eskiye oranla çok daha hazırlıklı olmamıza neden oldu. 2001 krizi Türkiye’yi öyle sarsmıştı ki ABD’de bugün daha yeni tartışılan finansal sistem üzerindeki denetimler, bankacılık sisteminin güçlendirilmesi gibi önlemler, 2001 krizinden sonra Türkiye’nin milli gelirinin dörtte biri bu alanlara harcanarak gerçekleştirilmişti. Bankacılık sistemi o dönemde temizlendi ve bu alana sıkı denetim getirildi. O yüzden bugünkü krizi Türkiye finansal sistem yoluyla ithal etmeyecek.

Ama Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “bize bir şey olmaz” cümlesiyle de açıklayamayız durumu. Bu külliyen yalan. Türkiye’nin bu krizden etkilenmemesi söz konusu değil. Dünyada ekonomik yavaşlamanın iki yıl devam etmesi Türkiye büyümesini ciddi sıkıntıya sokar. En büyük ihracat pazarı Avrupa’ya mal satılamazsa, üretim daha da yavaşlar. Zaten üretimde yavaşlamanın sinyallerini almaya başladık. 2007’den beri Türkiye ekonomisi yavaşlamaya başladı. 2007 öncesi dönemde Türkiye çok hızlı büyüme kaydederken bile istihdam yaratamıyordu. Bundan sonra bir de yavaşlayan bir ekonomiyi düşünün... Önümüzdeki dönem işsizliğin artacağını, istihdamın azalacağını, yoksulluğun şiddetleneceğini söyleyebilirim. Türkiye’de çarkların dönmeyeceği, insanların sıkıntı yaşayacağı çok aşikar. Ekonomik büyüklüklerin çok parlak olmayacağı bir döneme giriyoruz.

 

Bu süreçte işçilerin ve kadınların durumuna değinebilir miydiniz?

Genelde kapitalizm bu denli sıkıştığında ve krize girdiğinde, bunu takiben farklı şekillerde kendini uyarlayabiliyor. Biliyorsunuz 1929 Büyük Bunalım döneminden sonra 2. Dünya Savaşı çıktı. Benzer şekilde, bugün bu kadar büyük bir krizin arkasından başka politik sonuçlar ortaya çıkabilir mi, ABD İran’a saldırabilir mi biçiminde korkular da söz konusu. 1929 Büyük Bunalımı’ndan 2. Dünya Savaşı doğdu ama sonraki döneme baktığımızda kapitalizmin ödün verdiği, parlamenter demokrasilerin, sendikal hakların geliştiği, iyi kötü hak mücadelelerinin güçlendiği bir dönemin hakim atmosfer olduğunu da görüyorsunuz. Ben öyle düşünmek istiyorum. Bu tür kaos dönemlerinden sonra ilerici güçler ve muhalif güçler çok daha etkin olabilirler. Ekonomik kriz yüzünden hükümetlerin halka karşı kendilerini zayıf hissettikleri bir dönem olabilir. Kapitalist sistemi bugünden yarına ortadan kaldıramayacaksak, önümüzdeki dönemi kazanımların artabileceği bir döneme çevirmek için uğraşabiliriz.

 

Azgelişmiş ülkeler daha mı şanslı merkezdeki ülkelere göre?

Yeni dönemde gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet kapitalizminin, finansal sistem üzerindeki denetimin artacağı bir dönem yaşanacak. Bununla birlikte, insanlarda huzursuzluk arttıkça, hükümetlerin halkın taleplerine daha fazla kulak vereceği bir dönem olabilir. Türkiye’ye baktığımızda; önümüzde seçimler var, yavaşlayan bir ekonomi var, çok büyük de bir işsizlik var.

Bir şey ne kadar insanın canını yakıyorsa, onunla ilgili mücadele de o kadar güçlü olur diye düşünüyorum. En azından, bu kriz bir değişim potansiyelini içinde barındırıyor, bunu söylemek mümkün.

 

Ezilen kesimler örgütlü olursa bir şeyler olabilir, deniyor…

Benim aklıma şöyle bir şey geliyor. Bu krizin panik kısmı geçtikten sonra, belli bir sermaye kesimi güçlenecek, o sermaye kendine yatırım yapacak yerler arayacak. Krizden az etkilenmiş, görece kendini dünya sisteminin kitabına uydurmuş Türkiye, bu yabancı sermayeye cazip gelebilir. Dolayısıyla, krizin şiddetini Türkiye başka ülkeler gibi yaşamayabilir.

Bir yandan da önümüzde yerel seçimler var... Hükümetin bu dönemde, kendine oy potansiyeli olarak gördüğü kesimlerde cemaat ilişkileriyle, dayanışma kanallarını hareket geçirerek, örgütsüz kesimlere kaynak aktarma ihtimali de var. Bütün bunlar hak mücadelelerinin önünü tıkayan gelişmeler.

 

Bazı iktisatçılar Keynesyen iktisat politikalarıyla bu işin çözümlenebileceğini söylüyorlar, siz ne düşünüyorsunuz?

Zaten Keynesyen politikalara dönüldü.

 

Hayır finansal kesime devlet kanalı ile para aktarımından bahsetmiyorum, iç tüketimin artırılması, ulusal ekonomilere dönüş, nispeten yüksek ücretler, sendikal haklar tümüyle yani...

Gelişmiş dünyada finansal kesim için kurtarma paketlerinin ardından ekonomileri canlandırmak için mali kaynak aktarımlarından da söz edilmeye başlandı. Hatta, ABD bu konuda ilk adımları attı bile. Ekonomik durgunluğun şiddetine göre, devletler Keynesyen politikalara dönmek zorunda kalacaklar. Ama bir yandan şöyle bir beklenti de var: “Finansal kesime akıtılan paralar, bir süre sonra başka yerlere yönelecek. O paralar yine finans kesimi aracılığıyla ekonomiye aktarıldığı zaman çarklar işleyecek.” Bu beklentinin arkasında yine piyasanın kendi kendine işleyeceği varsayımı bulunuyor.

Henüz üretim tarafında finans sermayesi için tasarlanan tarzdaki gibi topyekun bir perspektiften söz edemeyiz. Devlet kapitalizmine geri dönülüyor ama bu gün biz başka bir noktada, başka bir dünyadayız. 1945 sonrası kapitalizmi sanayileşerek büyüyen, büyümenin motorunun sanayi olduğu bir dünya idi. Bugüne baktığımızda ise teknolojinin domine ettiği, finans sermayesinin başat olduğu bir dünya sistemi görüyoruz. Bugün kaptalizmin kendini uyarladığı model başka bir model olacak. Finans sermayesinin kontrolsüz hale geldiği eski model törpülenecek. Bence, finans sermayesinin denetim altına alındığı ama yine bu sistemin devamı olan bir düzene doğru bir gidiş olur.

 

Krizden etkilenecek kesimler için ne tür bir çözüm öngörülebilir, işsizlik ve yoksullukla mücadele açısından?

Devletlerin ekonomideki ağırlıklarının arttığı bir döneme giriyoruz. Bugüne kadar AKP Hükümeti’nin işleri olabildiğince piyasaya bırakma, Türkiye’deki yatırım ortamını piyasa güçleri için geliştirme ve finans sermayesinin isteklerini yerine getirme gibi bir ekonomi politikası vardı. Üretim ve sanayileşme politikası gibi konularda, devlet adına sorumluluk almama anlamında çok katı bir tutum içindeydiler. Taşın altına ellerini koymuyorlardı. Şimdi dünyadaki bu iklim sayesinde, ulus devletlerin öneminin arttığı, insanların artık “bu sistem de kötüymüş, biraz içimize mi dönsek, bu kadar da entegre olmasak mı?” biçimdeki soruları sorduğu bir döneme giriyoruz. Tam da bu dönemde hükümetlerden sanayi politikalarına ve emek piyasalarının düzenlenmesine yönelik bazı şeyler istenebilir. Türkiye’nin bugünün rekabetçi dünya sistemi içinde ürettiği malı satabilmesi için bir üretim modeli tasarısı, bir sanayileşme politikası olması lâzım. Bunu tamamen serbest piyasanın inisiyatifine bıraktığınız zaman sonuç bugünkü model oluyor. Ne yazık ki, iktidarların ömrünü aşan bir ekonomi politikasına ihtiyaç var. Yoksa, örneğin, emek deposu tekstil sektörü bitmek zorunda kalıyor. Kısa vadede krize karşı yapılacak çok fazla şey yokmuş gibi görünüyor. Ama ben hak mücadelelerinin, emek mücadelesinin arttığı bir döneme tanıklık edeceğiz diye ümit ediyorum.

 

Söyleşi: Necla Akgökçe

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)

 

● Sendikal Bilinç: Kriz ve Kadın Emeği / Yard. Doç. Dr. Betül Urhan Sayı 29, Aralık 2008

 

Kriz ve kadın emeği

 

Krizin yarattığı olumsuzluklar bütün bağımlı çalışanlar ve zayıf küçük işletmeler için geçerlidir. Ancak emek piyasasında zaten zayıf konumda olan kadınlar için krizin olumsuz etkilerinin daha büyük olacağını söylemek yanlış olmaz.

Bu gün dünya, finansal alanda başlayıp reel sektörü etkisi altına alan küresel krizi tartışıyor. Mutlu bir sistemin güvencesinin devletten kaynaklanan her türlü müdahalenin en aza indirilmesi tezi sorgulanıp, serbest piyasaya ve ilkelerine yönelik güvenin sarsıldığına dair düşünceler yükseliyor. Bu düşüncelere baktığımızda yaşanan krizin önceki krizlerden farklı bir kriz olduğu ifade edilse de, örtük veya doğrudan her ülkede krizin faturasının toplumların en zayıf ve en örgütsüz kesime kesileceğinin sinyallerini alıyoruz.

Nitekim kamu kaynaklarının sermayeye akıtılması, krizin etkisinin hissedilmeye başladığı reel kesimin daralması ve iflasların yaşanmasıyla işsizlik, açlık, yoksulluğun daha da derinleşmesi ve bu kesimler için faturanın ağırlaşması beklenen bir durumdur. Henüz krizin etkisinin yeni yeni hissedilmeye başlandığı bu gün bile otomotiv sektöründen diğer sektörlere yayılan daralma ile birlikte işten çıkartmalar, ücretsiz izin uygulaması, kriz bahanesi ile işverenlerin toplu pazarlıklarda düşük ücret artışı ısrarı bunun göstergesidir. Aslında 1980’lerden sonra krizlerin ve istikrarsızlıkların kısa aralıklarla meydana gelmesi, büyümeye rağmen görülen kitlesel işsizlik ve reel ücretlerdeki gerileme, işçi sınıfı açısından kriz ve istikrarsızlık sözcüğünün olağanüstü bir devreden çok olağan bir durumu yansıtır hale geldiğini göstermektedir.

Kuşkusuz krizin yarattığı olumsuzluklar bütün bağımlı çalışanlar ve zayıf küçük işletmeler için geçerlidir. Ancak emek piyasasında zaten zayıf konumda olan kadınlar için krizin olumsuz etkilerinin daha büyük olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Krizin mevcut işsizlik, yoksulluk, gelir güvencesizliği ve istikrarsızlığı derinleştirmesinin yanı sıra, emek yoğun sektörlerin yaşayacağı değişimin, kadınlar bakımından farklı sonuçlar ve eşitsizlikleri doğurması beklenmelidir. Yapılan araştırmalar, kadınların mevcut krizlerden ilk ve en olumsuz etkilenenlerden olduğunu ortaya koymuştur.

 

İstihdam alanları daralıyor

Bilindiği gibi kriz dönemlerinde işsizlik oranları yükselir. İşsizlik özellikle Türkiye için krizle gelen bir sorun olmayıp yapısal niteliktedir. Başka bir ifade ile sanayi istihdam yaratamamaktadır. Kriz dönemleri ise küçük ve orta ölçekli işletmelerin iflas ettiği ve genel olarak reel sektörün kendini korumak adına daraldığı bir dönemi oluşturur. Nitekim aylık sanayi üretimi, küresel mali krizin derinleşmeye ve reel ekonomiye yansımaya başladığı Ağustos ayında geçen yılın aynı ayına göre % 4 düşüş göstermiştir. İmalat sanayiinde % 5,7 oranında üretim düşüşü yaşanmıştır. İmalat sanayiinin neredeyse tüm alt sektörlerinde üretim gerilemiştir. Kadınların yoğun olarak istihdam edildiği tekstil sektöründe % 21,3 üretim düşüşü görülmüştür. Yine veriler yatırımların azaldığını ve 52 bin işletme, işyeri ve kooperatifin kapandığını veya tasfiye edildiğini göstermiştir. Bu durum zaten sınırlı olan istihdam alanlarının daha da daralması anlamına gelmektedir.

İşsizlik genel olarak bütün çalışanlar açısından ciddi bir risk oluştururken kadınları daha fazla ve birkaç yönden etkiler. Kadınların daha yoğun olarak istihdam edildiği, sermayesi ve teknolojik düzeyi zayıf olan işyerlerinin krizden diğerlerine göre daha olumsuz etkileneceği iddia edilebilir. Dolayısıyla da bu işyerlerinin kapanması veya iflas etmesi durumunda burada çalışan kadınların işten çıkartılması veya daha düşük ücretlerle çalıştırılması söz konusu olacaktır. Bilindiği gibi diğer zamanlarda olduğu gibi kriz dönemlerinde de işten çıkartmalarda kadınlara öncelik! verilir.

 

Ev kadınlarının sayısı artacak

Sosyal huzursuzlukların ve güvensizliklerin artması beklenen kriz dönemlerinde “eve asıl ekmek getirmesi gereken” erkeğin işten çıkarılmasındansa, “evde her türlü fedakârlığa katlanması” beklenen kadının işini kaybetmesi tercih edilir. Çünkü “yüksek erkek işsizliği” yerine işsizlerin çoğunun kadın olduğunu söylemek, halkın gözünde daha kabul edilebilir, dolayısıyla meşru olabilmektedir. Toplum kadınların işsizliğini toplumsal bir tehdit olarak algılamamaktadır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet bağlamında kadın gelirinin ikincil olma niteliği kriz dönemlerinde de devreye sokularak, kadınların gerektiğinde ucuz işgücü olarak istihdam edilmeleri, gerekmediğinde ise “ev hanımları” olarak ev içinde kalmaları sağlanır. Dolayısıyla kadınların ikincil konumu, yani nispeten güvenli işlerini kaybetmeleri ya da onlara daha zor ulaşmaları, giderek daha fazla kadını ev kadını statüsüne hapsedecektir. Özellikle mevcut kadın işsizliğine çözümler üretmenin çok uzağında olan Türkiye ve benzeri ülkelerde, kriz ortamında artan kadın işsizliğinin daha yüksek boyutlara ulaşacağı ve ev kadınlarının sayısının daha fazla artacağı beklenebilir.

Yapılan araştırmalar hane halkı gelirindeki değişkenlik ve istikrarsızlığın, kadınları krizler süresince işgücü piyasasına girmeye zorladığını ortaya koymuştur. Bu erkeklerin işsizliği ve gelirlerindeki dalgalanmalarla ilgili bir olgudur. Türkiye dahil dünyanın pek çok ülkesinde çoğu kadın ancak, eve gelir getirmesi beklenen erkek işsiz kaldığında ücretli olarak bir iş aramaya başlar. Nitekim krizler aile reisinin işgücü piyasasındaki durumunu etkilemekte, erkek işsizliğini yükseltmekte ve gerçek ücretleri düşürmektedir. Bu koşullar, erkeğe ödenen aile ücreti fikrini daha çok sorgulanır hale getirmekte ve erkeğin “evi geçindirme yeteneğine” ciddi bir zarar vermektedir. Aslında uzun bir süredir kitlesel işsizlik, güvencesizlik ve istikrarsız gelirler, erkeklerin hayatları boyunca bir “aile ücreti” sağlayıp sağlayamayacağı konusundaki şüpheleri artırmaktadır. Bu sorun kadınları, kendi öz yaşamını ve çocuklarının hayatta kalmasını garantiye almak için koşulları ne olursa olsun hem ücretli bir iş aramaya hem de evde ücretsiz çalışmasını artırmasına neden olmaktadır. Bir bakıma kadınlar ailelerin de krize girdiği bu dönemlerde kendilerine sunulan iş ne olursa olsun onu kabul etmeye zorlanmaktadırlar.

 

Tüm çalışanların ve kadınların örgütlenmesi

Çoğunlukla ikincil gelir sağlayan, çalışma karşılığında çok düşük ücret alan, kariyer beklentisi olmayan, pazarın dalgalanmalarına bağımlı olan, yasaların korunmasının söz konusu olmadığı, “gelir yaratıcı etkinlikler” kapsamında çalışmasına izin verilen kadınlar, bu statüye razı edilmiş oluyorlar. Aslında bu durum ekonomik kriz dönemlerinde ev içindeki yoksulluğu telafi etmek için işgücü piyasasındaki kadın nüfusunun önemli bir kısmının enformel sektörde yığışmasının nedenini de büyük ölçüde açıklar. Kadınların genel anlamda ücretli işlerdeki bu eğreti durumları, kriz dönemlerinde işgücü piyasasındaki güçsüzlüklerini derinleştiren bir etkiye dönüşmektedir.

Yeni eğilim kadınların ücretli işlerden el çektirilip eve geri yollanmaları ile sınırlı kalmayacaktır. Ev kadınlığına ilişkin rollerini sömürerek, kısa sürede işe alınabilir ve işten çıkarılabilir, dönemsel ve mevsimlik olarak dalgalanan emek taleplerini karşılamaya hazır kullanılıp atılabilir bir emek tipini yaratmaya dönük harcanan çabalar artacaktır.

Son söz: Toplumsal güç dengeleri ekonomi ve siyaseti belirler. Bu nedenle genelde bütün çalışanların özelde kadınların örgütlenmesi sağlanmadıkça ve krize karşı etkili bir strateji belirlemedikçe, krizin bu kesimler için bir sosyal felakete dönüşeceği açık.

 

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)


● Dünya Sendikalarından: Duyun Sesimizi! Sayı 29, Aralık 2008

 

Dünya Sendikalarından: Duyun Sesimizi!

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (İTUC) Avrupa Bölge Kadınlar Konferansı’ndan krize yönelik çağrı

 

31 Ekim 2008’de İtalya’nın Torino kentinde buluşan İTUC üyesi kadınlar Avrupa liderlerini, süregiden krizde toplumsal cinsiyet vurgusunun gözardı edilmesiyle meydana gelebilecek tehlikeler karşısında uyardılar.

Dünya Sendikalar Konfederasyonu Avrupa Bölgesel Meclisi’nin Kadınlar Kurulu’nu oluşturmak için Avrupa sendikalarının kadın öncüleri 31 Ekim 2008’de İtalya’nın Torino kentinde
buluştu. 43 ülkeden 89 sendikayı temsilen, 30 milyonun üstünde sendikalı kadın işçinin taleplerini dile getiren sendikacılar, küresel mali krizle başa çıkmak için önlemler alınırken kadınların içinde bulunduğu kötü koşulların dikkate alınmasını istedi.

Genel olarak içlerinde kadın komisyonları gibi kadın örgütlenmelerinin bulunduğu İTUC üyesi sendikalardan gelen kadınlar, Avrupa Bölgesi Kadınlar Komitesi’ni de seçtiler. Türkiye’den sendikacı kadınların da bulunduğu konferansta Türk-İş Avrupa Birliği uzmanı Pınar Alkan da başkan seçildi. Norveç ve Bulgaristan’dan gelen kadın sendikacılar da başkan yardımcılığı görevine getirildiler.

Konferans’ta “Kadınlar Yerelde Sendikalaşıyor, Küresel Çapta Örgütleniyor” bir sunum yapan İTUC Kadınlar Komisyonu Başkanı Diana Holland, çokuluslu şirketlerde, göçmen işçi olarak çalışma, işyerlerinin başka bir ülkeye transfer edilmesi, işyerinde dayanışmanın gerektiği yine sendikalaşmanın engellendiği insan haklarının ihlal edildiği kadınlara yönelik şiddetin, uygulandığı durumlarda küresel bir sendikal örgütlenmenin ve dayanışmanın çok gerekli olduğuna vurgu yaparak konuşmasına başladı. Dünya’da 1.2 milyar kadının işgücünde yer aldığını bunun dünya istihdamının yüzde 40’nı oluşturduğunu, ama kadınların aynı işi yapan erkeklerden yüzde 12-60 oranında daha az kazandığını sözlerine ekledi. 168 milyon işçiyi temsil eden İTUC’da kadın işçi oranının yüzde 40 olduğunu vurgulayan Holland daha İTUC Kadınlar Komisyonu ve Konferansının ilkelerini ele aldı. Kadın Komisyonu’nun atamayla değil, dünyanın dört bir yanında sendikalı kadınlar tarafından seçilen kadın temsilcilerden oluştuğunu özellikle vurgulayan Holland, İTUC Kadın Komisyonun tüm karar mekanizmalarında ve toplu iş sözleşmelerinde cinsiyet eşitliği (50: 50) uygulamasını savunduğunu söyledi.

Diana Holland İTUC Kadın Komisyonunun Çalışma Programının ana başlıklarını ise şu biçimde sıraladı: “ İşçi sendikalarında toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için İTUC eylem programı, çalışan kadınların sendikal hakları, cinsel istismara karşı el kitabı, BM Beijing Eylem Platformu, İLO Toplumsal Cinsiyet ve Ev hizmetlileri, Dünya Kadınlar Günü eylemleri,
Kadınlara saygın iş saygın hayat kampanyası” Holland konuşmasını Dünya Kadınlar Gününde tüm kadınları kardeşçe dayanışmaya çağırarak bitirdi.

Dünyayı sarsan ekonomik krizin de gündem maddelerinden birini oluşturduğu konferansta İTUC’lu kadınlar dünya liderlerine çağrı yaparak “duyun sesimizi” başlığı altında krize karşı kadınlar için yapılması gerekenleri de sıraladılar.

Duyun Sesimizi

İçinde bulunduğumuz küresel mali krizin toplumsal cinsiyet açısından bir fark yaratmayacağı varsayımını reddediyoruz. İTUC’lu kadınlar tarih bizlere bu gibi zamanlarda ilk kurbanların
kadınlar, göçmenler, çocuklar ve yaşlılar olduğunu göstermiştir. Bu gruplar incinmeye en başta ve kitlesel olarak maruz kalırlar.

Avrupa liderlerini, süregiden krizde toplumsal cinsiyet vurgusunun gözardı edilmesiyle meydana gelebilecek tehlikeler karşısında uyarıyoruz: Bu bağlamda, özellikle tırmanan yiyecek ve yakıt fiyatları ve sosyal hizmetlerden yoksun bırakılma karşısında pek çok kadın kaygı ve korkuya kapılacak ve yoksullukla yüz yüze gelecektir.

Duyun Sesimizi

Dünya Liderlerine ve Avrupa’daki Kuruluşlara Çağrı:

* Kadınların ve ailelerin daha ağır bir yoksulluğa maruz kalmaması için acil önlemler alınması;

* Uluslararası parasal ve mali sistemlerde geniş kapsamlı ve etkin reformlar yaparak, sağlıklı ekonomiler yaratacak stratejilerle, istihdamı artırmayı ve üretken bir işgücü yaratmayı hedef alan, haktan ve eşitlikten yana topluluklar oluşturmayı taahhüt etmek;

* Adalete aykırı ticaret kanunlarını değiştirmek; dünya işçilerinin, kadınların, işsizlerin ve yoksulların sağlam bir işte çalışabilmesi, sürdürülebilir kalkınma ve güçlendirilmesi için, ticari anlaşmaların bir araç olmasını sağlamak;

* İnsanların ve gezegenimizin kârdan daha değerli olduğunu öne çıkaran yeni bir model yaratma zamanının geldiğini vurgulamak;

* Uluslararası mali kuruluşların, özellikle borçlandırma ve kredi açma hususlarında, toplumsal ve çevresel meselelere el atmasını önlemek. Zira bu, ülkelerin emek pazarlarını düzenleyici şartların kaldırılmasına, kamu yararına harcamaların kısıtlanmasına, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine sebep oluyor; tırmanan mali kaosun reel ekonomi üzerindeki etkisi çok ağır; işsizlik hızla artıyor, bu da milyonlarca kadının “eve gönderilmesi” anlamına geliyor;

* Her kadının çalışma , elverişli çalışma koşulları, ücret eşitliği, temel ekonomik, sosyal ve ailevi ihtiyaçları için yeterli bir gelire sahip olma hakkı vardır - yaşamak için yeterli bir maaşın yanı sıra, annelikten kaynaklanan ihtiyaçları da dahil olmak üzere bu haklara en üst düzeyde sahip olmalıdır;

* İşçilerin, hiçbir tehdite maruz kalmadan, özgür iradeleriyle ve toplumsal cinsiyet ayrımına uğramaksızın sendika kurma ve sendikalara üye olma, toplu pazarlıkta bulunma hakkı vardır. Temsilde cinsiyet eşitliği gözetilmelidir;

* Toplumsal güvenlik ağını güçlendirmek ve geliştirmek için toplumsal güvenceye, emeklilik, işsizlik ödentisi, ana-çocuk sağlığı, herkese nitelikli sağlık hizmeti, ailenin, özel hayatın ve çalışma hayatının huzurunu sağlayacak kamu hizmetlerine erişebilme;

* İş hayatı ve çevresel standartlar da dahil olmak üzere, sağlam ve güvenilir bir çalışma ortamının gerçekleşmesi için ticari sözleşmelere bağlayıcı kurallar getirilmelidir.

 

Derleyen: Beril Eyüboğlu

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)


● Sendikaya Katılmamın En Büyük Nedeni Kadın Olmaktı Sayı 29, Aralık 2008

 

Düzce’de DESA’nın direnen kadınları ile konuştuk: Sendikaya katılmamın en büyük nedeni kadın olmaktı

 

DESA, dünya ölçüsünde büyük markalara üretim yapan bir fabrika. Büyük şehirlerde mağazaları var, çanta, ayakkabı, deri kemerler orada asgari ücretten daha yüksek bir fiyata satılıyor. Düzce Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan, kadınların ağırlıklı çalıştığı fabrikada sendikalaştıkları için 41 işçi işten çıkarıldı. İşçiler direnişlerini hâlâ sürdürüyorlar. Sürecin “elebaşısı” kadın arkadaşımızın eşi, sendikamız üyesi. Direnişteki kadınlarla Düzce’de Petrol-İş Sendikası salonunda görüştük.

 

Sizi tanıyalım önce, DESA’da ne zamandan beri çalışıyorsunuz, evlisiniz, kaç çocuğunuz var, kaç yaşında çalışmaya başladınız?

İsmim Dilek Aktürk 16 yaşında çalışmaya başladım, şu anda 24 yaşındayım. Tekstilde başladım, eşimle de tekstil firmasında tanıştım. Önce nişanlandık, sonra evlendik, eşimle hep birlikte çalıştık. Kadınlar bazı meseleleri aşmak zorundalar, evde oturarak bir şey olmuyor. Şu an hamileyim, çocuğumu doğurduktan sonra da çalışmak istiyorum.

 

DESA’ya ne zaman girdiniz, ücret düzeyiniz neydi?

Düzce’deki DESA’ya açılır açılmaz, yani iki sene önce girdim. Önce eşim, daha sonra da ben girdim. Gece gündüz, sürekli çalışıyordum. Kızıma orada çalışırken hamile kalmıştım, altı, yedi aylık hamileydim, gece saat 12’ye kadar çalışmak zorunda kalıyordum. Asgari ücret alıyorduk, hatta ilk girdiğmde asgari ücretten de düşüktü ücretim. Sendikalaşma çalışmaları nasıl başladı? Eşimle beraber DESA’da bir buçuk sene çalıştım. Eşim çalışıyor, ben çalışıyorum, yeni evliyiz. O dönemde kaynanamla birlikte oturuyorduk, başka gelirimiz yoktu, sadece bizim çalışmamızla ev geçiniyordu kimi zamanlar. İkimiz de asgari ücret alıyorduk ve hiçbir şeye yetmiyordu. Ben doğum iznine ayrılacaktım, eşimin aldığı bize yetmeyecekti. O arada eşim iş aramaya başladı, sendikalı işyerlerine başvurdu. Petrol-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Süperlas’a girdi. Eşim sendikalı bir işyerine girince ben de sendikalı olmanın ne olduğunu, avantajlarını öğrendim. Sonra düşündüm ‘niye biz de sendikalı olmayalım’ dedim. İşyerinde arkadaşlarıma da anlattım, şartlar zaten o kadar bunaltıyordu ki bizi, zorunlu mesailer, ciddi baskılar. Orada gerçekten de haklarımızı savunacak sendikaya ihtiyaç vardı. Bali kokluyorduk, öğleden sonraları başımız dönmeye başlıyordu. Sağlığımız tehdit altındaydı. Sıkıştıklarında “kapı orada” derlerdi insanlara. Eşime danıştım, gerekli kişilerle konuştuk Petrol-İş’ten doğru bağlantı kurduk ve Deri-İş Sendikası’nı bulduk. Bu arada ben sizin Petrol-İş Kadın Dergisi’ni de izliyorum, temsilci eşine destek olan bir erkek vardı, onu okudum mesela çok hoşuma gitti.

 

Kadın işçi sayısı ne kadardı ve içeride ne tür iş yapıyorlardı?

Kadın ağırlıklıydı. Örneğin 600 kişi varsa 450’si kadındı. Makinecisi, boyacısı, çantacısı var, erkeklerin yaptığı her işi biz de yapıyorduk.

 

Sizce kadınlar neden daha fazlaydı?

Kadınlar evine destek amaçlı çalışıyorlar, düşük ücrete razılar, mesela ‘asgari ücret bana yeter’ diyorlar. Ondan kadınları tercih ediyorlardı. Bir de kaanatkârlar, ayrıca 30 yaşın üstünde kadınları da işe alıyorlardı. Onlar ‘yaşım geçti, 400 de alsam yeter’ diyorlardı. İnsanlara sendikayı anlatmak çok zor oldu ilk başta. Ama anlayan, kafası yatan bize katıldı. Hep beraber yola koyulduk.

 

Siz ilk çekirdek örgütlenme içindesiniz yani?

Evet, ilk ben harekete geçtim, bana “elebaşı” diyorlardı. Çok şey yapmak istiyordum. Daha fazla katılmak, nöbet tutmak falan. Ama evde bir buçuk yaşında çocuğum var, aynı zamanda hamileyim, çok zorlanıyorum şu anda. Evde bile zorlanıyorum.

 

Bir buçuk yaşındaki çocukla uğraşmak da zordur, değil mi?

Çocuğumla birlikte fabrikanın önüne defalarca gittim. Sendikanın ne olduğunu insanlar bilmiyor, büyüklerimiz, babalarımız, annelerimiz, amcalarımız da bilmedikleri için gelecek neslin de önünü kesiyorlar. ‘Önünüze ne gelirse şükredin’ diyorlar. Biz insanlara sendikayı anlatalım, onları bilinçlendirelim istedik. Düzce’de bu bir öncülüktü.

 

Hak mücadelesini, karınızdaki bebeğe veya bir buçuk yaşındaki kızınızın sırtına yüklemek istemediniz yani?

Evet, onlar da ileride benim gibi çalışmak isteyecekler belki. Gelecekte onların da benim gibi sürünmesini istemiyorum. Bilinçlensinler, ezilmesinler, sendikanın ne olduğunu bilsinler istiyorum. Gerçekten de gördüm ben, sendikalı olmanın çok avantajları var. Sendikanın girmesiyle birçok şeyi öğrendik ve öğrendiğimiz için de kapı dışarı konulduk.

 

Ne gerekçe ileri sürüyorlar ve size nasıl bildirdiler?

DESA’nın Halkla İlişkiler Müdürü, Hamdi Paramyok’la bir konuşmam oldu. Bana huzursuzluk yarattığımı söyledi. “Çok iyi çalışıyorum, herkes beni sever, ustamla da aram çok iyi” dedim. “Huzursuzlukla alakası yok, ben niçin çağrıldığımı biliyorum” dedim. “Peki neden böyle bir şeye gerek duydun?” diye sordu. “Eşimle birlikte gece gündüz çalıştım, ama bir aile geçindiremedik, ayrıca bizim çocuğumuz da var, onun pek çok ihtiyacı var. İki kişi de olsak yetiştiremiyoruz. Bunları aşmak için sendikaya başvurdum, pişman da değilim” dedim. “Öyleyse size çıkış, tazminat vs. bir şey vermemize gerek yok, gerekli yerlere başvurursunuz herhalde” diye cevap verdi. “Evet” dedim. Karşısına bilinçli ve ne istediğini söyleyen biri çıkınca o da şaşırdı. Sadece ücret değil, pek çok şikayetimiz vardı, o nedenle sendikaya başvurmuştuk zaten.

 

Kadın olarak özel baskı hissettiniz mi peki?

İşimi çok güzel yapıyordum, ama asgari ücret alıyordum. Müdürüme “ücretim yükselsin” diyordum dinlemiyorlardı. “Doğum iznine ayrılacaksın, döndükten sonra arttırırız ücretini” demişlerdi bana. Fabrikada makine bölümü açıldığında ilk makineci olarak ben geçmiştim oraya, bana “bir numaralı elemanımız sensin” diyorlardı. O kadar iyi olduğum halde neden en düşük maaşla çalışıyordum? İzinden döndüğümde mesailere kalmak istemiyordum, çocuğum dört aylıktı çok küçüktü, beni sorunlu bir işçi olarak görmeye başladılar. Çocuğu olanlar dörtte filan çıkıyorlar ya, ben altı buçukta çıkamıyordum, 8’de çıkamıyordum, gece 10 ya da 11’de işten çıkıyor, 12’de evde oluyordum…

“Mesaiye kalmamayım ben, çocuğum var” deyince bir gün, “Dilek, kapı orada işine gelirse” dediler. Bir numaralı işçiydim güya, bana “kapıdan giren yeni herhangi bir insan seninle aynı durumda” dedi. Çok gücüme gitti. Oysa haklarım vardı, biliyordum. Birçok arkadaşımla konuştum, kadınlar eziliyorlar. Hepsi asgari ücret alıyordu.

 

Kadınlarla nasıl örgütlendiniz başta onu öğrenmek isterdim?

Size izin verdiklerinde mesai paraları da izin yerine kullanılmış oluyordu. Mesailerimizde denkleştirme olayı vardı. Günlük mesailerle gece 12’ye kadar kaldığımız mesailer oluyordu, hafta sonları mesailer oluyordu. Mesaiye kalmak istemeyen insanlar vardı, o nedenle bu denkleştirmeden hoşlanmadılar, istemediler. Normalde bu karşılıklı oluyor, ama onlar kendi isteklerine göre yaptılar, kendi isteklerine göre yapınca 8-9 kişilik bir grup buna karşı geldiler, mesaiye kalmadılar ve akşam 6.30’da işten çıktılar.

 

Kadın mıydı bunlar?

Evet, hepsi kadındı. Onlar aklıma geldi, ilk haksızlığa uğrayanlar onlardı. Dilek’le görüştüm adaşım olan, Emel vardı, Zehra vardı. Zehra da o ayın elamanı seçilmişti. O da dik kafalı biriydi, bazı şeylere karşı gelmeye başlayınca ona da kapı gösterildi. Ayın elemanı iken performans düşüklüğü nedeniyle işten çıkarıldı. Haksızlığa uğrayan arkadaşlarıma sendikayı anlattım, burada Petrol-İş’in salonunda, Deri-İş’le bir görüşme yaptık. Nuran Hanım gelmişti. İlk başta kadın-erkek karışık, 15 kişi toplandık. Sonra dağıldık, fabrikada zaten başka başka yerlerde çalışıyorduk. Mesela ben çanta bölümündeydim, başka bir arkadaş konfeksiyon bölümündeydi, bir başkası boyadaydı, herkes başka bölümlerde sendikayı anlatmaya başladı. Böylece örgütlendik.

 

Sizi tanıyalım?

Adım Atike Akçay, DESA’da 6 ay çalıştım. Daha önce koltuk fabrikalarında işçi olarak çalıştım. Nerede hakkımı aramaya başladım, orada kapıyı gösterdiler. O nedenle fabrika fabrika dolaştım. En son geldiğim fabrika DESA’ydı. DESA’da sendikaya üye olduk, fabrikada sendika için terör örgütü dediler. Buna çok sinirlendim, makine başında ayağa kalktım. “Herkes hakkını arıyor, herkes ekmeğinin peşinde, herkes 400 milyona geçinemiyor, ay başını getiremiyoruz” dedim. Sendikada bir ağabeyimiz “ben sekiz saat uyurum, sekiz saat çalışırım, sekiz saat de hayatımı yaşarım, sizin de böyle bir hakkınız var” demişti. Düşündüm, “niye olmasın” dedim. DESA’da çalışırken eşimin yüzünü bile göremiyordum, ona nasılsın bile diyemiyordum. Balilerin içinde çalışıyorduk zaten öğleden sonra kafa bulanıyor, insan sarhoş oluyordu. Eve gittiğimde ilk yaptığım şey uyumaktı, televizyon bile seyredemiyordum.

 

Niçin üye oldunuz sendikaya?

Sendikaya üye olmamın en büyük sebebi kadın olmaktı. Çünkü açıksan, alımlıysan, makyaj yapıyorsan kullanılacak mal olarak görülüyordunuz ustalar tarafından. Buna şiddetle karşı çıkıyordum. ‘Kadın konuşmaz’ anlayışı da beni çok rahatsız ediyordu. DESA’da bir kadın olarak yalnızca makinede iş görmüyordum, boş kaldığım zaman yapıştırma yapıyordum, temizlikçiler olduğu halde temizlik yaptırılıyordu. Kadınız diye temizlik işleri de bize kalıyordu. Özellikle bize veriyorlardı. Tuvalet temizliğini biz yapıyorduk.

 

Başka ne türden baskılara maruz kaldınız, arkadaşlarınız ve siz?

Kapalı arkadaşlarımıza da ‘köylü kezban’ diyorlar, onlarla alay ediyorlardı. Bu da gücüme gidiyordu. Ben Atatürk kadınıyım ama benim annem var, onun da başı kapalı. Mesela kadın olduğun zaman işyerinde konuşumazsın. İçeride kocalarının bakısıyla sendikaya üye olamayan kadınlar da var. Ben hep anlatıyorum, “kadın olarak bu tür baskılara ‘hayır’ deyin, sendikalı olmak en doğal hakkınız” diye. Yemek sırasına girdiğinizde taciz edenler oluyordu, laf atanlar oluyordu, rahatsız oluyorduk ve bulduğumuzla da yetinmek istemiyorduk. Haklarımızı aramak istiyorduk. Mesela makyaj yaptığım zaman “tamam, bu aranıyor” deniliyordu, oysa makyaj benim en doğal hakkım, makyaj kendime güvenim arttıyordu. Kendimi iyi ve güzel hissettiğimde işime daha iyi adapte olabiliyordum. “Neden etek giyiyorsun?” diyorlardı. Niye giymeyeyim... Kapalılara ‘köylü kezban’, açıklara ‘aranıyor’, oysa ben burada herkes gibi işimi yapıyordum, tüm bunlar kadın olarak moralimi bozuyordu. Makyaj yapanlara patron da kötü gözle bakıyordu, o ustalara “bakın makyaj yapmak kadınların hakkı” deseydi usta başları böyle davranabilirler miydi?

 

Sendika hakkında daha önce bir bilginiz var mıydı?

Evet, sendikadan eşim dolayısıyla haberdardım, ama sendikalı olmak için bu kadar büyük bir savaş verildiğini bilmiyordum, işin içine girince anlıyor her şeyi insan. Biz kapının önünde dururken o kadar kötü taciz mesajları geliyordu. Yanımdaki arkadaşım benim ‘emek arkadaşım’, onunla birlikte mücadele veriyorum... Ben depremde rahatsızlık geçiren bir insandım, bayılıyordum, iki sene buna karşı savaş verdim. Bir işe gireyim, iyi olur diye düşündüm. Şu anda yine bayılmaya başladım. Ben içeriye giremeyeceğimi biliyorum. Ama içeri giremesem bile benden sonra gelecek olan nesil rahat etsin istiyorum. Artık bir noktadan sonra sizin mücadeleniz olmaktan çıkıyor mücadeleniz.

 

“Ne kazandırdı sendika bana?” diyor musunuz?

Ben sendikaya girdikten sonra çok güçlendim. Başlangıçta bayılma korkusu vardı, bayılırsam başıma bir şeyler gelir korkusu çok vardı bende.

Aştım bunu, ‘ben bu savaşta varım’ dedim. Ramazan ayında tüm Kuran okuma toplantılarına gittim, günde beş toplantıya gittiğim oluyordu. Kuran okunuyor, sohbetlerde hemen konuşmaya başlıyordum. Beni kınayan çok oldu. Bana “Atike sen evde otur, kocan sana baksın” diyorlardı. Kocamın eline niye bakayım? Benim kazanacağım 5 Kuruş da olsa, kocamın bana vereceği 50 Kuruş’u yine de istemem. İş hayatından çıkmak istemiyorum. Benim niye bir maaşım olmasın, niye ben bir erkek gibi özgür olmayayım, istediğim yere niye gitmeyeyim?

Yani bu süreçte bizi Askeriye’ye kapattılar, çok kötü olduk. Dilek hamile, gururumuza dokundu, 40 kişiyi götürdüler.

Dilek: Bu işten vazgeçmemiz için Alay’a götürdüler bizi. Karakola sürekli gidiyorduk ama Alay’a gitmemiştik, oraya bile götürüldük. Küçücük bir odaya kapatıldık.

Atike: Bütün gece ağladım. Düzce’de dolaşırken, “sen ne yüzle dolaşıyorsun” diyorlar. “Ben bir şey yapmıyorum, benim yaptığım ekmek savaşı. Hırsızlık, yolsuzluk yapmadım, emek savaşı yaptım, bu savaş artık benim savaşım olmaktan da çıktı” diyorum. İçeridekiler de “bize garanti verin, sendika girerse biz imza atarız” diyorlar. Diyorum ki “hiç mi Allah korkunuz yok, hiç mi akıl mantığınız yok, bu insanlar dışarıda bekliyorlar, mantık olarak düşünün” diyorum. Kadınların çoğu “kocam izin vermiyor” diyor.

Benim eşim tedavi görüyor, hastanede yatıyordu, ben ustabaşından izin istemeye gidiyorum, “İstanbul’da tedavi görüyor” diyorum, adam bana “eşinin boşluğunu biz giderelim” diyor. Bu düpedüz taciz. Biz sendikada üç aylık işçi iken fabrikayı tanıtmaya çalışıyorlar, ben o toplantıda “madem bu kadar modern fabrika açmışsınız, çalıştırdığınız insanların çoğu kadın, bu kadınların çocukları var, niye kreş açmıyorsunuz?” diye sordum.

Düşündüler ettiler, bir ay sonra başka bir toplantı yapıldı. Kabul etmediklerini söylediler. İşçiyi 13 saat çalıştırıyorsun, kimse çocuklarını göremiyor. Ben sendikayı duyduğum zaman “tamam, bu tam bana göre” dedim.

 

Sizi tanıyalım?

Gülhan Akyüz: Ben de başlangıçtan itibaren arkadaşlarla birlikteydim. Beraber atıldık sendikal nedenlerle. Yaklaşık iki yıldır DESA’da çalışıyordum, bekârım.

 

Sendikal mücadele hakkında bilginiz var mıydı?

Tam olarak yoktu, ama önceki işyerimde sendika vardı ve sendikalı olmanın nimetlerini biliyordum. Daha önce Fisko-Birlik’te çalışıyordum, özelleştirilince işsiz kaldık. Orada şartlar çok iyiydi. Üç ayda bir ikramiyemiz vardı, maaşımız asgari ücretin üzerindeydi, iş olmadığı zaman izin yaptırsalar bile ücretimiz ödeniyordu. Kışı sen düşünmüyordun, yakacak yardımı vardı. Ay başlarında dışarıda yemeğe gidebiliyorduk. Orayı evimiz gibi biliyorduk, hem daha zevkli çalışıyorduk, hem de aldığımız para bizi memnun ettiği için evimizi bile aramıyorduk.

 

Kaç yaşından beri çalışıyorsunuz?

Lise mezunuyum ben, 20 yaşında çalışmaya başladım. Ailem biraz tutucu olduğu için liseyi inatlaşarak okudum, daha fazla okula göndermediler. Fisko-Birlik’e girdim daha sonra. Yedi yıl orada çalıştım ve çok rahattım, ailemin durumu pek iyi değildi, kendim için bir şeyler yapamadım ama ailem için çok şeyler yaptım, öne çıktım. Babam herhalde beni okutmadığına pişman olmuştur. Fisko-Birlik özelleştirme nedeniyle işçi çıkartmaya başladı, asgari ücretle yeni işçiler aldılar bizim yerimize. Sonra başka bir yerde çalıştım. Düzenli para alamıyorduk, izin kullandırıyor izin paralarını vermiyorlardı... Daha sonra DESA’ya girdim. Çanta bölümünde son kontrol olarak çalışıyordum. Burada da asgari ücreti kabul ettim. Ama çalışma saatleri çok uzundu, mesai doğal bir şeydi... İnsanın hem fiziğini, hem de psikolojisini zorluyordu, gece 10-11’e kadar çalışıyorsunuz. Sabah işe geliyorsun, ne zaman çıkacağını bilmiyorsun. İki gün tatil diye girdik biz işe, hiçbir zaman iki gün tatil yapamadık.

 

İlk temas nasıl sağlandı sendikalaşma konusunda?

Aynı bölümde çalıştığımız için birbirimizi zaten görüyorduk ve güvenimiz de vardı. Kimse kimseyi zorlamadı, herkes kendi isteğiyle sendikaya üye oldu, birbirmize tutunduk ve hâlâ devam ediyoruz.

 

Bundan sonra nasıl gider?

Devam etmek istiyoruz, kazanacağımıza inanıyoruz. Ama bu zaman zarfında bir gelirimiz yok, sendikanın desteğiyle geçiniyoruz, sendikamızın da durumu belli zaten. Dayanmaya çalışıyoruz. İşverene karşı hırsımız var, o hırs bizi ayakta tutuyor, onunla da devam edeceğiz görünüyor. Davaları kazanıp işe girdiğimiz gün en mutlu günümüz olacak. Paradan ziyade onurumuzun peşindeyiz biz...

Nuray Öztürk benim adım, 22 yaşındayım, iki yıldır evliyim. Evlendikten sonra DESA’ya girdim, eşim yaklaşık iki senedir Desa’da çalışıyor. Sendikaya üye olduk. Önce beni, sonra eşimi attılar. Kiradayız, elimizden geldiğince katılıyoruz eyleme...

 

Siz burada direniştesiniz, İstanbul’da bazı kadınlar sizleri desteklemek için eylem yapıyorlar, bildiri dağıtıyorlar, bu konuda neler düşünüyorsunuz, neler hissediyorsunuz?

Hep birlikte: Destek geldikçe bizim moralimiz yükseliyor, birkaç gün devam ediyoruz, moralli bir biçimde.

 

Arkadaşlarınız zor koşullardan bahsetti, sizi zorlayan bir şey var mıydı?

Ücretler dışında mesela namaz kılmaya gidiyorsun, ustandan izin alsan bile namaz kılmak yasaktı. Tuvaletlerimiz pisti ve kıblemiz tuvalete bakıyordu ve namaz kılmaya yerimiz yoktu. Beş kişi bir arada ancak namaz kılabiliyordu, bize vakit yetmiyordu. İçtiğimiz sular tuvalletten akan sulardan dolduruluyordu. Yemeklerden her şey çıkıyordu. Sendikanın ne olduğunu öğrenir öğrenmez şartlar düzelsin diye üye olduk. Hakkımızı alabilelim diye. Sonra jandarma baskısı oldu, üç gün üstüste gözaltına alındık. Bir kadının jandarma tarafından gözaltına alınması, Düzce’de çok tuhaf karşılandı. Ben bunu anneme söylediğimde, “kızım ne diyorsun sen” diye çığlık attı. Sonra anladılar elbette.

 

Eşiniz de grevde, moral durumunuz nasıl?

Manevi yönden çok iyiyiz esasında, ama ikimiz de çalışmadığımız için maddi yönden sorunlar oluyor. Fakat hakkımızı arıyoruz, doğru bir şey yapıyoruz.

Esra Karabulut: Ben de 22 yaşındayım. Evli değilim. Direnişe her zaman gelemiyorum, ailem izin vermiyor, babamdan ağabeyimden kaçıp geliyorum. Onlar evden çıkıyorlar, ben de hemen arkalarından.

 

Siz sendikalaşma sürecine nasıl katıldınız?

Arkadaşım Emel söyledi bana. Ben de hemen “tamam” dedim. Geldim, üye oldum. Mesaiye çok kalıyorduk, mecburiydi, izin filan yoktu. Bıkmıştık zaten...

Canan Çelik: Ben de 22 yaşındayım. Şartlarımız gerçekten de çok ağırdı. Örneğin tuvaletleri kilitliyorlardı bir dönem. Sabah saat onda kapılar kapalı oluyor, tuvaletini saat 12’deki öğle yemeğine kadar tutmak zorunda kalıyordunuz. Hamile kadınlar tuvalete çok gittikleri için onları tuvalete göndermemek için yapmışlar. Böyle bir şey olabilir mi?

 

Sendikayla siz nasıl tanıştınız?

Bir senedir çalışıyorum. Köyümden, uzaktan bir akrabam vardı, o anlattı bana sendikayı, “üye olursak şartlarımız daha iyi olur” dedi. Bir de çok fazla mesai vardı, “usta hastayım” diyordum, “ben de hastayım” diyordu. “Usta yerimde duramıyorum” diyordum, “ben de duramıyorum” diye cevap veriyordu. “Bankaya gitmem lâzım” diyordum, “ben vereyim harçlık” diyordu. Sendikaya üye olduk, aileme de sormadım. Beni odaya çağırdılar, “istifa edeceksin” dediler... “Yok” dedim. Odadan çıktık ve o gün atıldık işten. O günden beri kapıda bekliyoruz. Okula gidiyorum, aidat yatırmam gerekiyordu. Çalışmak zorundaydım. Üniversite sınavına girecektim. Erzincan Üniversitesi’ni kazandım, ama param olmadığı için oraya da gidemedim.

 

Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

Hiçbir pişmanlığım yok. Yine olsa, yine girerdim. Annemler merak ediyorlar, biraz da çevre baskısı var, kız olduğum için, “bu sabah çıkıp akşam geliyor, ne yapıyor dışarılarda” diyorlarmış. Abim birkaç kere geldi yanıma, “oturacaksınız ne olacak” diyor. Burası devam ettikçe direnişe katılacağım. Sona erdirdiklerinde ise bir yere girip çalışmak istiyorum. Amacımız sendikalı olarak işe dönmek. Sendika fabrikaya girdiği zaman bütün Düzce ayağa kalkacak. Yan tarafta çalışanlar var bazen konuşuyoruz. “Ne olacak” diyorlar, “kazanacağız” diyoruz, “biz de girmek istiyoruz” diyorlar. Onlar da bizi bekliyorlar. Bayramdan sonra epey bir işçi alındı. 150’ye yakın işçi alınmış, hepsi kadın, aynı miktarda işçiyi atarlar herhalde, kimsenin garantisi yok.

 

Siz en genç direnişçisiniz galiba?

Evet. İsmim Meltem Sine, 19 yaşındayım. 14 aydır çalışıyordum. Burası benim ilk işyerim. Sendika hakkında bilgim vardı, çünkü babam sendikalı bir işyerinde çalışıyordu. Ben de dışarı çıktığımızda en çok mesajlardan rahatsız oldum, arkadaşlarımıza ‘sapık’ dediler. Sendika başkanına kötü laflar söylediler.

 

Sizce nasıl devam eder, direniş?

Atike: Eşim “tepkisiz toplum olduğumuz sürece sefil yaşamaya alışacağız” diyordu. Aldığımız 400 Lira, bu paraya her yerde iş bulurum, sesimizi yükseltmemiz lâzım. Savaşmadan kazanmak yok... Moralimiz çok yüksek. Yaşamak değil, insani şartlarda yaşamak, önemli. Direnmeye devam diyoruz.

Söyleşi: Necla Akgökçe

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)



● Sendikayı DESA'ya koyana kadar devam: DESA direnişçilerinden Emine Aslan Sayı 29, Aralık 2008

 

DESA direnişçilerinden Emine Aslan: SENDİKAYI DESA'YA KOYANA KADAR DEVAM

 

Emine Aslan’nın hikâyesini gazetelerden okumuşsunuzdur. Sendikaya üye olduğu için işten çıkarılan Emine Aslan, çocukları ve eşi ile birlikte uzun süredir fabrika önünde direniyor… Sendikalar, demokratik kitle örgütleri, onunla dayanışma içindeler. Kadın örgütleri ise ona destek için bir dayanışma platformu kurarak, her hafta, şehirdeki muhtelif DESA mağazaları önünde eylem yapıyorlar. Petrol-İş Sendikası’nın da eski bir üyesi olan Emine Hanım bize hikâyesini anlattı…

 

Kendinizi tanıtabilir misiniz, kaç yıldır işçisiniz, kaç çocuğunuz var, eşiniz çalışıyor mu, daha önce sendikalı bir işyerinde çalıştınız mı?

İsmim Emine Aslan, 1985 yılından beri çalışıyorum, arada boşluklarım da var doğumlardan dolayı. Dört çocuk annesiyim. 86 ile 88 yılları arasında Korozo Plastik fabrikasında çalıştım. Biz orada örgütlenme mücadelesi vererek Petrol-İş Sendikası’nda örgütlendik. Üç sene sonunda adam işyerini taşıdı, sendikayı düşürdü, biz peşine gidemedik, başka işlere girdik. 2000 yılında DESA’ya girdim. İşe başladığım günden beri koşullar çok kötüydü, sürekli mesai yapıyorduk, insanlar devamlı aşağılanıyordu, bağırmalar çağırmalar...

 

Kaç yaşından beri çalışıyorsunuz, küçük çocuklarınız kaç yaşında?

20 yaşından beri çalışıyorum. İlk başladığım işyeri bana sigorta yapmıştı. Bu DESA’ya başlasaydım, yanmıştım demek ki ilk olarak. 9 ay sigorta yapmadılar, bizim ve sigortacıların baskısıyla bizi zorla sigorta yaptılar. Kızım 12 yaşında, oğlum 15 yaşında...

 

Ne iş yapıyordunuz?

Astar kontrolcüsüydüm, ara kontrolcu. İlk başlarda dokuz ay bizim sigortamız yapılmadı, sigortacılar geldiğinde bizi çatılara saklıyorlardı. Üzerimizde çatı da yoktu. Şubat ayının soğuğunda ayaza betona çıkıyorduk. Bazen arka kapıdan dışarıya mahalleye atıyorlardı bizi.

50-60 kişi birden dışarıda bekleşiyorduk. Eşyalarımızı ise çorba gibi iş arabalarına atıyorlardı. Biz dışarıdan alıp öyle giyiniyorduk., soğukta karda.

 

Kaç kişi çalışıyordu?

500 kişi vardı. Düzce’deki fabrika daha önce Beylikdüzü’ndeydi o zaman. Çalışan sayısı 800’ün üzerindeydi. Şimdi 600’e yakın işçi var. Bizim fabrika erkek ağırlıklı.

 

Örgütlenmek, sendikalaşmak nasıl aklınıza geldi, anlatabilir misiniz?

Ben daha önce sendikalı çalıştığım için sendikalı bir yerde çalışmanın avantajlarını biliyorum. Bir komşumuzun tavsiyesi ile Deri-İş Sendikası ile görüştük. Önce kendim üye oldum, daha sonra arkadaşlarımı eve davet ederek, Nuran Hanım ve Musa Bey’le görüştürdüm, onları da üye yaptık. Üye olacağım deyip, üye olmayan bir arkadaşımız bizi ispiyon edince, olan oldu. Tekstili ben DESA’da öğrenmedim, bir numaralı elemandım içeride. Dışarıdan yeni eleman geldiğinde hep bana verirlerdi, “Emine Abla işi göster” diye. Sendikalı olduğumu öğrenince “işte hata yapıyor” diye ihtar üzerine ihtar vererek çıkardılar. Aynı gün içinde iki ihtar verdiler. Akşama kadar da o ihtarları bana imzalatmaya çalıştılar. İmzalamadım. “Bu hataları ben yapmadım, kabul etmiyorum” dedim. Bunun üzerine üstüne karşı geldi diye de eklemişler ihtarlara.

 

Tazminat almadan filan öyle mi?

Evet, müdür bana “bu şekilde seninle çalışamayacağız” dedi. “Ya benim sekiz senem ne olacak, 144 saat mesaim, 2 senelik yıllık iznim ne olacak ?” dedim.

“DESA’da tazminat verildiği görülmüş mü?” dedi... Beni 25/2’den işe zarar verdiğim ve üstüme karşı geldiğim için atmışlar... Bu maddeye tutturmuşlar. Eve gidince sendikayı aradım, “yarın sabah geleceğiz” dediler, geldiler. Fabrikanın önüne gittik. Görevliye “Emine Abla’yı işten çıkarmışlar gerekçe ne?” diye sordu Nuran Hanım, içeri girmek istedi, onu içeri almadılar beni aldılar. Bana yine kağıtları imzalatmaya çalıştılar. Ben “imzalamıyorum, bu suçlamaları kabul etmiyorum, bana iş verin ben çalışmak istiyorum” dedim. “Yok” dediler.

“Paramı veriyor musunuz?” diye sordum tekrar. “Veremiyoruz” dediler. “O zaman ben de işe alınana kadar sendikamla birlikte işin önünden ayrılmıyorum” dedim. Dışarı çıktım, beş dakika sonra beni tekrar aradılar. Akşam bana iş bitti dedi, sabah geldim iş istedim işimi vermedi, para istedim paramı vermedi, şimdi beni niye çağrıyor. “Nuran Hanım’la birlikte girerim içeri, git söyle” dedim görevliye. Gidiş o gidiş, bir daha kimse gelmedi. Biz burada akşama kadar bekledik, ertesi gün yine akşama kadar bekledik. İnönü Mahallesi’nde oturuyorum ben, fabrikanın hemen bir alt sokağında. Nuran Hanım gidince evime döndüm. Telefon üzerine telefon ediyorlar, ‘gelin anlaşalım’ diye. Eşim, ben, kızım, üçümüz gittik. “Anlaşalım abla al şu parayı git” dediler. 8 milyar veriyor, maaşımı da veriyor, senelik iznimi de veriyor, “altını sen söyle” diyor bir de. “Burada perişan olacaksın, rezil olacaksın abla” diyor bana.

Ben de “ne gerekiyorsa yapacağım” dedim. İki gün önce akşam bana “sen şimdi git, yarın ötekilerle de görüşeceğim dediniz, sendikaya üye yaptığım arkadaşları aynı bana yaptığınız gibi beş kuruşsuz kapıya koyacaktınız, şimdi ne oldu?” dedim. İçeride çalıştığım halde doğalgazım kesikti, adam dolarlarına dolar katarken bana verdiği 486 YTL. Mart’ta zam yapıldı, onu da üç ay aldım. Dört ay almak nasip olmadı. Hâlâ alamadım.

 

Ücret zaten çok düşükmüş…

Çalıştığım halde doğalgazım kesiliyor, faturalarımı ödeyemiyorum, onun döviz üzerine döviz koyması bizim sayemizde oluyor. Kapıya çıkınca, “sendikan açtırır artık doğalgazını, faturalarını da o yatırır” dediler. İçeride çalışırken ezmeyi biliyorlar. İşte böylece kapıya çıktım, orada beklerken bizi gözaltına aldılar. Sefaköy Karakolu’na gittik, bizi ziyarete gelen sendikadan iki arkadaş da vardı. Bize kaldırımı işgal cezası kestiler, dört kişiye ayrı ayrı 62 Lira. Cuma günleri işçileri namaza götürmek için altı otobüs çevik kuvvet, biz iki kadın oturuyoruz orada. Devletin çevik kuvvetinin aldığı paralar kimden çıkıyor, yine bizden çıkıyor. Biz vergi veriyoruz, bize gözdağı verilmek üzere dönüyor paramız bize. Ben bunları hak etmedim. Bu bir Anayasal hak, milletvekilleri, başbakan, cumhurbaşkanı imzalamış mecliste bunları, yasaksa imzalamasalardı. Ama sendikalaşma hakkı kağıt üzerinde kalıyor. Ben bunun kağıt üzerinde kalmasını istemiyorum, bugün ben kullanayım, yarın benim çocuğum kullansın, başka çocuklar kullansın, işçi sınıfından başka arkadaşlarım kullansın. Direniyorum, direnmeye de devam edeceğim. 101 gündür oradayım. Dördüncü ayı yarılıyorum. Kışın da duracağız. Sendika bize bir araba verdi. Eşim de, çocuklarım da yanımda, eşim, sendikam ve bana destek olan duyarlı insanlarla bekliyoruz fabrika önünde. Dışarıda ne kadar güzel insanlar varmış. Biz içerideki işçiler bunların hiçbirini bilmiyoruz. Biz işçiler haklarımızı bilsek, beraber olsak, el ele versek, her yerde çatır çatır haklarımızı alırız.

 

Haklı olmak, direnmek, saygı duygusu uyandırıyor insanlarda değil mi?

Evet, geliyorlar, bana güç veriyorlar. Ama altı araç çevik kuvvet geliyorsa, bu patronun bize gözdağı vermek istediğini gösterirken, diğer yandan da korktuğunu gösteriyor. Şimdi bana, “firma adına özür diliyoruz, ver elini öpeyim” diyorlar. Bekleyeceğim, çünkü sekiz senemi vermişim ben, sabah 8.30’da giriyorum işe, çıkış belli değil. Durmadan mesai yapıyorduk, sorarsın, bazen 10 derler, hadi 11 olur çıkamazsın, gece 12 olur çıkamazsın, hadi sabahlarsın. Sabah olur yine gidemezsin, ertesi gün akşam gidersin. Bir saat mola verirler, uzanacak yer yok, altına eski karton parçası alırsın, onun üzerinde uyursun. Televizyona çıkmış, “bu sene 80 milyon Dolar ciro yaptım” diyor, hani benim cirolar nerede? Doğalgaz kesik, elektriğim kesik. Sen bana çok para verdin de ben onu eğlencelerde, şuralarda buralarda mı yedim? Sekiz sene çalışıyorsa bir insan onun maaşı ihtiyaçlarını karşılamalı en azından, emeğinin karşılığını almalı.

 

Sizinle dayanışan bir grup kadın var, o konuda neler diyorsunuz?

Destek veren herkese çok teşekkür ediyorum, onlar olmazsa, maddi, manevi destekleri olmazsa ben orada bekleyemezdim. İçeride üretim var, tırlar gelip yükleme yapıyor. Bir kadın orada oturuyor, kimin umurunda. Dışarıdan duyarlı insanlar Emine Abla’ya destek için gelip basın açıklaması yapmasa, kalabalık oluşmasa, patron bizi hiçe sayacak. Pek çok sendikacı da geldi, diğer sendikalardan da insanlar geldi destekledi. Zeytinburnu’ndan, Halkalı’dan gelenler var. “Abla burada sizin başarınız bizim de başarımız” diyenler var. MHP ile AKP harici siyasi partilerden insanlar da geldiler.

 

Ne zamana kadar devam diyorsunuz?

‘Başarıya ulaşana kadar devam’ diyorum. ‘Sendikayı DESA’ya koyana kadar devam’. Yıllardır insanlar ezilmiş. dokuz-on sene çalışıp tazminatını almadan gidenler var. Bütün bunların düzelmesi için... Belki ben yararlanamayacağım, ama bizden sonra gelecek olanlar, benim çocuğum, diğerlerinin çocukları, yeter ki bir yerlerde bir şeyler olsun. Gurur, onur meselesi oldu benim için. Umarım iyi sonuç alırım. Biz içeride kafesteki kuş gibiyiz. Kafesteki kuş ne bilir? Doğada hangi dere, hangi ağaç var? Biz de öyleyiz. Dışarıya çıkınca hiç tanımadığım insanlar geliyor, destekliyor.

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)

 


● Kadın Taleplerinin Sendikal Politikalara Katılması Gerekiyor Sayı 29, Aralık 2008

 

Deri-İş Örgütlenme Uzmanı Nuran Gülenç:

KADIN TALEPLERİNİN SENDİKAL POLİTİKALARA KATILMASI GEREKİYOR

 

Nuran Gülenç Deri-İş Sendikası’nda örğütlenme uzmanı olarak görev yapıyor. Emine Aslan’la başlangıçtan beri beraberler... İki kadın, hakarete de uğramışlar, karakola da düşmüşler... Nuran Gülenç’ten DESA Direnişi’ndeki sendikal süreçleri öğrenmek istedik.

Sizi tanıyalım, süreç nasıl başladı biraz onu anlatır mısınız?

İsmim Nuran Gülenç, 10 yıldır Deri-İş Sendikası’nda eğitim ve örgütlenme uzmanı olarak görev yapıyorum. DESA süreci Mart ayında Düzce’de başladı. DESA, 1200 işçi çalıştıran bir firma. Türkiye’nin en büyük deri firmalarından biri. Çorlu’da tabakhanesi, Düzce ve Sefaköy’de konfekiyonu var. Üretiminin yüzde 80’nini yurtdışına ihraç ediyor. Çanta, giysilik, kemer, cüzdan üretimi yapılıyor. Uluslararası markalara üretim yapıyor olması, sosyal davranış kurallarını benimsediğini ilan eden bir firma olması, sendika olarak bizim örgütlenme faaliyeti yürütmemize neden oldu.

 

Düzce’de ne zaman örgütlenmeye başladınız?

Düzce’de Nisan 2006’da fabrikayı açtılar, esasında iki sene kadar bekledik otursun biraz, ne yapacakları belli olsun, diye. Daha sonra arayışa girdik. Sefaköy’de de rahatsızlık vardı, ilişkilerimiz olan insanlar vardı, ama ete kemiğe bürünmemişti çalışmalarımız henüz. Düzce’de ise 600’ün üzerinde insan çalışıyordu. Bazı olumsuzluklar yaşanmış. Orada işçilerle yaptığımız bir toplantıdan sonra sendika çalışması yapmaya karar verdik. O arkadaşımızın çalışmasıyla üyelikler başladı. İşverenler anında duydu. 29 Nisan’da 5 üyemizi işten çıkardılar, Düzce’ye gittik. Ertesi gün 5 kişiyle direnişi başlattık. 5 Mayıs’a kadar peyder pey işçi çıkarıldı ve çıkarılan işçi sayısı 41’e ulaştı.

 

Kadın erkek sayısı ne kadar DESA’da?

Sefaköy’de 500 kişi çalışıyor. 150 kadar kadın işçi var, erkek ağırlıklı. Düzce kadın ağırlıklı, Sefaköy erkek, burada 150 kadın işçi var. Çorlu’da ise tabakhane olduğu için kadın sayısı az, 50 civarında .

 

Kadın erkek oranı ne çıkartılan işçiler arasında?

Şu anda 13 kadın var. Düzce’nin özelliğinden kaynaklanan bazı sorunlar yaşıyoruz. Organize Sanayi Bölgesi yeni kuruldu. Sendikal mücadeleye, direnişlere pek alışık değiller, işçilik bilinci henüz oturmamış. 2005 yılında kurulmuş Organize Sanayi Bölgesi. Normalde evden çıkamayan kadınların direnişe gelmesi oldukça zor esasında, ama orada ete kemiğe bürünmüş bir direniş var. Devam ediyor. Sendikalar çok destekledi. Düzce Emek Platformu, siyasi partiler de destekledi.

 

İşverenler niye böyle bir tavır takınıyorlar, örgütlenme süreçlerinde?

Ne kadar yasal hak denilse de, bir yerlerde yazsa da Türkiye’de işverenlerin sendikalara karşı korkunç bir tahammülsüzlüğü var. Düzce’de işverenlerin çok ciddi bir biçimde yerel yöneticilerle birlikte hareket ettiklerini gördük, orada bir validen randevu almamız sorun oldu, alamadık. Belediye başkanı ile randevu almamız sorun oldu, alamadık. Organize’ye sokulmadık, Savcılık’tan karar çıkardılar, küçük yerlerde işverenlerin etkileri daha fazla oluyor. İki gün içeri almadılar. Daha sonra Jandarma’yı şikayet ettik, yazışmalar yapıldı, soruşturma açıldı, bir şey çıkmadı, ama onların biraz geri çekilmesine neden oldu. Sürekli mesajlar atarak bizi rahatsız ettiler. İşçiler oradan gitsin diye belli periyodlarla sular sıkıldı, insanlar ıslatıldı. Mahkeme sürecinde bu sefer işveren sendikaya da kara çalmaya başladı. Biz DESA patronu ile ‘bu kadar da olur mu’ diyebileceğimiz gayri ahlâkî çok şey yaşadık.

En büyük dayanaklarımızdan biri DESA patronunun uluslararası markalara çalışıyor olmasıydı. Mark&Spencer’i harekete geçirdik. Düzce, ağırlıklı olarak İtalyan marka Prada’ya üretiyor. 2008 sonuna kadar anlaşmaları var. İtalya’da sendika var, onu da harekete geçirmek istiyoruz. Uluslararası sendikal dayanışmayı da harekete geçirmek istiyoruz.

 

Bu süreçte sendikal dayanışma nasıldı?

Türkiye’de Türk-İş bünyesinde dayanışmaya olumlu bakan sendikaları, duyarlılık gösteren sendikaları, Şubeler Platformu’nu hep yanımızda bulduk. Petrol-İş Sendikası başlangıçtan itibaren bizi destekledi, basın açıklamalarına katıldılar, maddi manevi yardım yaptılar, gıda yardımı yaptılar. Genel Başkanınız Mustafa Öztaşkın ziyaretimize geldi. Tek-Gıda İş’ten, Tümtis’ten, DİSK’ten, Basın-İş’ten, pek çok sendikadan dayanışma amacıyla Düzce’ye geldiler.

 

Ne umuyorsunuz?

Örgütlenmede başarı ister bir sendika tabii. Ama her örgütlenme deneyimi başka bir deneyim. DESA’da da başarılı olmak için her yolu deniyoruz. Her örgütlenmenin başarısızlık boyutu da var. Başarısızlık yaşamamak için emek ve çaba harcıyoruz. Markaların kendi içinde kabul ettikleri sosyal sorumluluk çerçevesindeki davranış kurallarını DESA’ya da uygulatması gerekiyor. Markaları harekete geçirmemiz şart. Bu sendikalar için önemli bir kazanım olacak.

Marka baskılarını canlandırmak için dünyada tüketici boykotları da yapılıyor. Türkiye’de böyle bir deneyim yaşanmadı. Ama bu iş de artık gündeme getirilmeli. Neleri tükettikleri hakkında insanları bilgilendirmek, hak ihlalleri karşısında tüketicilere de bir şeyler yaptırmak gerekiyor. Yörsan’da yapıldı. Sendikal mücadele açısından bu önemli bir imkân.

 

DESA Direnişiyle Dayanışma Kadın Platformu nasıl oluştu?

DESA direnişiyle Dayanışma Kadın Platformu’nun oluşumu Emine Abla’nın dışarı çıkmasıyla başladı. Daha önce Novamed Grevi esnasında pratiği olan bu oluşum, tekrar bir araya gelerek direnişe destek oldu. Kadın dayanışması çok önemli. Kadınların toplumdaki duruşları, sistemin onların üzerine yükledikleri sorumluluklar gerçekten de fazla. Bunun öne çıkarılması, bir duyarlılık yaratılması önemli. Novamed Grevi ve orada oluşan kadın dayanışması benim takip ettiğim bir süreçti. Bunun DESA’da gündeme gelmesini olumlu ve anlamlı buluyorum. Sendikalarda kadın boyutunun öne çıkarılması kadın işçilerin yaşadıkları sorunlar hakkında da insanların kafa yormasıyla mümkün olacaktır. Kreşler, emzirme odaları artık unutuldu. İşyerindeki taciz, çok fazla dile getirilmiyor. Bunlar artık gündeme gelmeli. Kadına özgü her şey unutturulmaya çalışılıyor, o yüzden ‘kadın’ demek gerekiyor. Kadın olarak ezildiğimizi, özel taleplerimizi dile getirmek gerekiyor. Bu taleplerin sendikal politikalara da katılması gerekiyor. Sendikalarda kadınların üzerindeki yüklerin ortadan kaldırılması için bir şeyler yapılmalı artık.

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)



● Sendikalı Olarak İşe Dönene Kadar Devam Sayı 29, Aralık 2008

 

Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültesi’nden Taşeron Temizlik İşçileri

Sendikalı olarak işe dönene kadar devam...

 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültesi’nde taşeron temizlik şirketine bağlı olarak, asgari ücrete çalıştırılan, Belediye-İş Sendikası’na üye 84 işçi bireysel sözleşmeyi imzalamak istemedikleri için işten çıkarıldı. Üç ayı geçen direnişte başı çeken kadınlar, kadın işçi olmanın sorunlarını yaşıyorlar.

Türkiye’de her geçen gün sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin sayısı hızla artıyor. Özelleştirme, sendikasızlaştırma, sosyal güvenlik haklarının yok edilmesi gibi yollarla kapitalizm çalışanlara karşı ağır bir saldırı yapıyor. İşten atılan işçiler işyeri kapılarında yeniden sendikalı olarak işe alınana kadar direniyor. Yasalara göre sendikalaşmak hak, işçilerin sendikalaşmasına engel olmanın hapis cezası var. Sendikal faaliyet nedeniyle işten çıkarma yasak, fakat sendikaların açtığı işe iade davaları büyük ölçüde patronların lehine sonuçlanıyor. İşverenlerin çoğu zaman polisle işbirliği halinde yaptıkları baskılara rağmen direnişler, grevler artarak devam ediyor. Esnek ve güvencesiz çalışmaya, yoksullaştırmaya karşı hak arama mücadelesi içinde kadınların sayısı çok fazla. Sendikalaşmanın başını pek çok yerde kadınlar çekiyor. Çünkü erkek egemen kapitalizmin artan sömürüsü ve baskıları kadınların uğradığı şiddeti ve yoksulluğunu daha da arttırıyor. Görünmeyen ev işi ve bakım emeği tümüyle kadınların sırtındayken, dışarıda da çok düşük ücretlerle ve uzun saatler boyu çalıştırılma kadınların zaten eşitsiz olan durumunu daha da kötüleştiriyor. Geriye kendileri için yaşayacakları bir hayat kalmamış durumda.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültesi’nde temizlik işçileri, 15 yıldan beri taşerona bağlı olarak, asgari ücrete çalıştırılıyor. İşçiler, Belediye-İş Sendikası’nda örgütlendiler, daha sonra üniversite rektörlüğü ihaleyi taşeron Çağ Limitet Şirketi’ne verdi. Şirket işçileri sendikasızlaştırmak için çeşitli uygulamalar başlattı. Zorla imzalatılmaya çalışılan bireysel sözleşmeyi kabul etmeyen 84 işçi işten çıkarıldı. İşçiler yaklaşık 3 aydır işe sendikalı olarak geri alınmak için direniyor.

 

Başımız eşlerle de dertte

Direnişin başladığı 1 Temmuz 2008’den beri kapıda direnen Saniye Aydın daha önce de sendikalaşma faaliyeti nedeniyle 10 ay işten uzaklaştırılıp yeniden işe alınmış. Sendikalaşma nedenlerini şöyle anlatıyor:

“İşyerinde yemek verilmiyordu. Evden getirdiğimiz yemeği ya da simidi merdiven altlarında yiyorduk. Taşeron şirket başka yerlerden iş alıyordu ve tek tatil günümüz olan pazar günleri bile yol parası ve yemek verilmeksizin çalışıyorduk. Fazla mesai verilmiyordu. İstediğimiz zaman da işten atılmakla tehdit ediliyorduk. Bizim işkolunda ağırlıkla kadınlar çalışır. Kreş yok. Doğum yapan arkadaşlarımız doğum izni olmadığı için doğumdan sonraki süreç nedeniyle işten atılıyordu. Sağlık nedeniyle rapor aldığımız zaman işten atılıyorduk. Yıllık izinlerimizi kullanamıyorduk. Ya örgütlenecektik ya da bu düzene razı olacaktık. Boyun eğmedik, haklarımızı alana kadar da direneceğiz. Şimdi de kadın arkadaşlarımızdan bazıları sendikalaştığı ve işten atıldığı için eşlerinin baskısına uğruyor. Hatta geçenlerde bir arkadaşımız bu nedenle kocasının dayağına maruz kaldı ve şimdi sığınma evinde. İşveren 55 yaşın üstündeki işçileri yaş nedeniyle işten çıkardı ama yeni işe alınanlar arasında 55 yaşın üstünde olanlar var. Bu baskıların nedeni biz sendikalı işçilerin yerine sendikasız işçi almak. Sendikalı olarak işe dönene kadar sizlerden de bizleri yalnız bırakmamanızı istiyoruz.”

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 29, Aralık 2008)



● Çözüm "Rantiye Ekonomisine Son" Demekten Geçiyor Sayı 30, Nisan 2009

 

Çözüm “rantiye ekonomisine son” demekten geçiyor

Kriz dosyamız devam ediyor. Her sayımızda akademisyen kadın arkadaşlarımızla görüşüyoruz. Bu sayımızın konuğu, Marmara Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Şule Daldal. Hocamız krize karşı mücadelede Keynesyen iktisadın etkili çözüm önerileri geliştirdiğini söylüyor. Baştan alarak onunla önce Keynes'i, krizi, küresel ve ulusal çözümleri konuştuk.

 

Kriz döneminde somut politikalar üretmek açısından Keynesyen iktisadın elverişli olduğunu söylüyorsunuz, Keynesyen iktisadın temel önermeleri neler, önce bunlara değinebilir misiniz?

Kapitalist ekonomilerin nasıl gelişeceğine dair iki temel teori var; bunlardan biri liberal iktisat teorisi, diğeri Keynesyen iktisat teorisi.

Liberal iktisat, 'her şeyin fiyatı serbest piyasada belirlendiği takdirde, arz-talep dengesi otomatikman oluşur, sermaye birikim süreçleri sağlanır ve kapitalist toplum da işler ve gelişir' diyor. Keynesyen iktisatsa, her şeyin fiyatının piyasa mekanizmalarına terk edilmesi durumunda sistemin krize gireceğini iddia ediyor. Bu teoriye göre; kapitalist sistemin işleyiş mekanizmalarının önünü açabilmek için bir takım müdahalelere ihtiyaç vardır, her şey serbest piyasada belirlenmemelidir.

Keynes’in serbest piyasada belirlenmemesini istediği iki önemli fiyat var: Emek gücünün fiyatı, paranın fiyatı...


Emek gücü fiyatının belirlenmesi konusunda ne öneriyor?

'Emek gücünün fiyatı, emek piyasasında belirlenmesin' diyor. Ona göre bu fiyat emek piyasasında belirlendiğinde, yeterli alım gücü oluşturacak bir ücret düzeyi ortaya çıkmaz ve kapitalizm bu anlamda talep yetersizliği krizine girer. Kapitalist sistemin kendi karşıtıyla birlikte var olabilmesi için belirli bir dengeye ihtiyacı var. Litz’in bir lafı var: “Sadece kraliçeler için üretim yapılmaz”. Kapitalist sistemin yaşayabilmesi ve kendini geliştirebilmesi için belirli bir tüketici kitlesinin mevcut arzı (yani üretilen mal ve hizmetlerin tümünü) karşılaması gerekir. Bunu karşılayacak, satın alacak birilerinin oluşması lâzım ki kapitalist sistem kendini yeniden üretebilsin. Bunlar kim; biz işçiler, memurlar, ev kadınları, tüm tüketiciler... Ücretlerin serbest piyasa koşullarına bırakılmaması, Keynesyen teoriye işçilerin yararına bir teori intibaını veriyor ama esasında sistemin yaşaması için üretilmiş bir teori. Bu, bilimsel olarak da kanıtlanmış. Keynes, alım gücünün yükseltilmesinin devlet müdahalesi ile gerçekleştirilmek zorunda olduğunu söylüyor. Devlet böyle bir müdahalede bulunmazsa, sistem batar, krize girer, diyor.


Gelelim ikinci fiyata, paranın fiyatı serbest piyasada belirlenince ne olur?

Keynes, paradan para kazanılması yasaklanmalıdır, paranın fiyatının serbest piyasada belirlenmesini önerirsek, kapitalizm yine krize girer, diyor. Paranın fiyatını serbest piyasaya bıraktığımızda, ciddi bir spekülatif para hareketi ortaya çıkar, bu da kumarhane ekonomisini doğurur, diyor... Paranın fiyatı dünya çapında dalgalanmaya bırakıldığında ise tüm dünyada çok ciddi bir kumarhane ekonomisi oluşur, diyor; aynı bugün olduğu gibi.

Dünyada ne oldu bugün? Birikmiş sermayesi olan, reel kesimden birikim sağlamış sermayedarlar, elindeki parayı yeni bir üretim alanı açmak yerine para olarak değerlendiriyorlar ve paradan para kazanmaya çalışıyorlar. Bu da kapitalist sistemin köklerini, işleyiş mekanizmalarını tahrip eden bir sonuç doğruyor. Bu gün ortaya çıkan sonucu sizinle paylaşayım; Dünyada üretime yatırılan paralar 1 dolarken, bunun 25 katı para olarak, para sermaye (finans kapital) olarak dolaşıyor. Bu kapitalizmin yanlış gelişmesidir.

Her şeyin özü emektir, para da sonuçta birikmiş emektir. Dünyada inanılmaz miktarda birikmiş bir emek var, ama o üretime dönmüyor, hizmetlere dönmüyor, ne oluyor? Finans kapital olarak dünyada dolaşıyor, niçin yapılıyor bu? Birileri daha fazla para kazansın, diye yapılıyor.

Keynes, 'bu durum kapitalizmin tahribatına yol açar, sistemi işlemez kılar ve bozar, paranın fiyatına müdahale edilmesi gerekir' diyor.


Devlet müdahalesi mi?

Şöyle; ulusal politikalarla bir takım düzenlemeler yapılır, ama paranın dolaşımı tabii ki uluslararası bir süreçtir. Keynes’in önerileri tam olmasa bile belli düzeyde dünyada da bir dönem uygulandı.


Bretton Woods’a geliyoruz herhalde...

Tabii. İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1944’te bütün dünya ülkeleri toplandılar ve Bretton Woods Anlaşması diye bir anlaşma imzaladılar. Paranın fiyatı belirlendi. 35 ons altın 1 Dolara sabitlendi. Böylece paradan para kazanılması süreçlerinin önünü tıkadılar. Dünyanın iktisadi elitleri diyebileceğimiz merkez ülkeleri, yaptıkları ve dünyaya dikte ettikleri bir anlaşma ile bunu başardılar. 1944’te bu başarıldı. Daha sonra 1971 yılında Amerika kendi ülkesinin çıkarları nedeniyle Bretton Woods’u tek taraflı olarak iptal etti. Parayı serbest dolaşıma bıraktı, ondan sonra da, kapitalizmin en tahripkâr, en vahşi işleyiş biçimi gündeme geldi: Neoliberalizm.


Kapitalizmin bu aşamasında Keynesyen politikalar etkili olabilir mi sizce?

Evet, Keynesyen iktisat, bugünden yarına uygulanması mümkün olan bir iktisattır. İnsanların farklı toplumsal projeleri olabilir. Ben de nihai olarak kulun kula kulluk etmediği, insanların sömürülmediği bir dünya istiyorum. Ama şu aşamada böyle bir dünyayı kuracak insan potansiyelini oluşturacak en temel mekanizmalar bile işlemiyor. Sömürünün ortadan kalktığı bir dünyanın kurulması için işçi sınıfının gelişmesi lâzım. Ama neoliberal politikalar, işçi sınıfının gelişimini de engelliyor. Neoliberal politikalar, üretimi, sanayinin ve reel sektörün gelişimini yavaşlatıyor, tıkıyor. İşsizler, yoksullar ve çaresizler ordusu yaratıyor. Önce en azından reel sektöre yatırım yapan, kamu sektörünü geliştiren politikalara ihtiyaç var; Keynesyen politikalar bunu öneriyor. Her alana yatırım yapılmasının gerekçesi kâr olmayabilir. 'Kapitalist sistem içerisinde öyle alanlar vardır ki, buraya kârlı olmadığı için özel sektör yatırım yapmaz, o alanlara kamunun çıkarları açısından yatırımlar yapılmalıdır' diyor Keynes.


Nedir bu alanlar?

Sağlık ve eğitim, Keynesyen iktisatta hak düzeyinde tanımlanan şeyler. 'Herkes doğuştan parasız ve nitelikli eğitim ve sağlık hakkına sahiptir' deniyor. Bu haklar listesi toplu taşımacılığa, toplu konutlara, kreşlere, kamu hizmeti anlamında aklınıza gelebilecek her şeye yayılabilir. Keynesyen iktisada göre bütün bunlar yapıldığında kapitalist sistemin işlemesinin yolu açılır.
Bu nasıl oluyor, biraz açabilir misiniz?

Keynesyen iktisatta bir yap-boz oyunu gibi bazı parçalar var. Bu parçaları tanımlarsak; Birincisi emek gücünün fiyatının devlet müdahalesi ile yükseltilmesi gerekir; ikincisi bunun grevli toplu sözleşmeli sendikal haklarla desteklenmesi gerekir; üçüncüsü paranın fiyatının serbest piyasada belirlenmesinin yasaklanması gerekir; dördüncüsü vergi adaleti gerekir. Vergi adaleti, kapitalist sistemin işlemesinin önünü açacak bir uygulama olarak sunuluyor. Şu anda dolaylı vergiler aracılığıyla en fakirden de, en zenginden de neredeyse eşit oranda vergi toplanıyor. Bunun ortadan kaldırılması gerekiyor öncelikle. Bu anlamda reel ekonominin önünü açacak, finans kapital üzerinden para kazanma süreçlerinin önünü tıkayacak müdahalelere ihtiyaç var. Bu müdahaleler de devlet tarafından yapılmak zorunda...


Şu andaki kriz, merkezde sizin para üzerinden para kazananlar olarak tanımladığınız finans sermayesi alanında patladı, ama hızla üretim alanına yansıdı. Bu krizle mücadele konusunda ne tür Keynesyen çözümler öneriliyor?

Kapitalist sistem sonuçta küresel bir sistem, son dönemlerde uygulanan liberal politikalarla da ülkelerinin birbirlerine entegre olmaları çok hızlandı. Bu durumda düzenlemeler tabii ki küresel çapta olmalıdır. Yukarıda bahsettiğim Bretton Woods anlaşması da zaten uluslararası bir anlaşmaydı. Avrupa’da bu çözümün arkasına düşmüş siyasi partiler ve muhalif gruplar var. Bir yandan bunlar, diğer yandan emekçiler, sosyal demokratlar, sosyalistler sistemi zorluyorlar... Ama biz bugün Türkiye’de de bir şeyler yapabiliriz. Uzun vadede bir uluslararası düzenlemenin beklenmesi bizim derdimize çare olmayacak. O anlamda bugünden yarına çözüm üretmemiz gerekiyor.
Bu çözümü üretmek için bir takım uzlaşmalara ihtiyaç var. Konfeksiyon sektörü Türkiye’nin çok önemli bir ihracat kalemi; bu şekilde 3 milyon işçi istihdam ediliyor. Sektör çok ciddi bir tıkanıklık yaşıyor. İhracata dayalı bu kesimde 2005’ten sonra Çin’in uluslararası pazara girmesiyle ihracat ciddi bir biçimde azaldı. Hükümet hiçbir önlem almadı. İhracattan Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen, ihracatçılar meclisini toplayıp, konfeksiyon fabrikası kurmak için Mısır'a gitti. Yani Türkiye’deki yatırımcıları da Mısır’a angaje etmeye çalıştı. Türkiye’de kayıt dışı da olsa işçilik günlük 15 dolarken, Mısır'da işçilik günlük 0.8 dolar.


Emek piyasalarındaki rekabet...

Evet, dünyanın yoksul uluslarını, dünyanın işçi sınıfını birbirine kırdıran acımasız bir yarış var: Bunun adına neoliberal küreselleşme diyoruz. Türkiye’deki işçi sınıfını, Çin’deki Mısır’daki işçi sınıfı ile yarıştırmaya imkân yok. Bu mantık dışı. O zaman ne olacak; bizim ülkemizdeki yatırımcılar diğer ülkelere gidecekler, oralarda yatırım yapacaklar. Bizim ülkemizdeki işçi sınıfı ne yapacak. Biz nereye gideceğiz?

Uluslararasılaşma süreçlerini, ulusların birbirleriyle ticaretini destekliyoruz, ama bunun adil bir biçimde yapılmasını ve düzenleyici mekanizmalar dahilinde yapılmasını öneriyoruz. Bunun uluslararası literatürdeki adı, 'küreselleşmenin sınırları ile birlikte var edilmesi’dir. Küreselleşmenin sınırları var: Siz 0.8 dolarlık işçiyle 15 dolarlık işçiyi birbirine kırdıramazsınız, bu bir vahşettir. Fason Üreticileri Derneği Tüzmen’e “Siz nasıl bu kadar insan işsizken, istihdam alanları problemliyken gidip orada yatırım yaparsınız?” diye soruyor. Kürşat Tüzmen “Sermayenin yurtdışı yatırımlarına nasıl denetleme getirebilirsiniz?” diye cevap veriyor.

Ben, sermayenin yurtdışı yatırımlarına bu anlamda denetleme getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sermaye bu ülkenin olanaklarından, emek gücünden, benim ödediğim vergilerden bir sürü kazanç elde ediyorsa, tabii ki buradakilerin faydalanması lâzım. Sermaye ülke içinde mi, yoksa uluslararası çapta mı dolaşacak, buna bu ülkenin sermayedarları ve hükümetleri oturup karar vermek zorundalar.


Ulusal düzeyde ne tür çözümler olabilir?

Biz Türkiye’de iktisadi ve siyasi çözüm üreteceksek, bunun taraflarının bir araya gelip çözüm üretmesi lâzımdır.

Burada tek bir sermaye grubunun veya fabrikanın tavrı belirleyici değildir. Sermayedar bu ülkeye sorumluluk duymayabilir. Ama bu hükümetin, bu devletin Türkiye’de yaşayanlara karşı bir sorumluluğu vardır. Ya bu sorumluluğu yerine getirecek ya da getirmeyecek. Ulusal düzeyde bir çözüm bulmak zorundayız, o anlamda da oturup bu ülkede gerçekten çözüm üretmek için elini taşın altına koyuyor mu birileri, koymuyor mu, bunu anlamamız lâzım. Gerçek bir program çerçevesinde politik ve iktisadi hedefleri belirlemek lâzımdır. Yani, "Ben sermayeyim, istediğim yere giderim." diyorsa birileri, o zaman bu adaletsiz ve vahşi düzende bütün sınırları açsınlar, bütün dünyanın işçi sınıfı istediği yere gitsin. İşçi sınıfını ulusal baza hapsedeceksiniz, sermaye uluslararası bazda dolaşacak ve siz bunu bir özgürlük olarak lanse edeceksiniz. Böyle bir şey olmaz, bu bir vahşettir.

Türkiye’de o kadar vahim ve büyük hatalar yapıldı ki onları birer birer düzelttiğinizde zaten sistem düzelir. Faiz ve kur politikalarıyla ithalat sürekli teşvik edildi, ülkede bir ithalat patlaması oldu. İthalat patlaması olunca Çin’den veya emeğin ucuz olduğu yerlerde üretilmiş ürünler Türkiye’ye geliyor, bunların üzerinde az çok işlem yapılarak yurtdışına satılıyor. İhracat gelişmiş gibi görünüyor, ama esasında bu, ithalata dayalı bir ihracat. Böylece istihdam yaratan bir ekonomi oluşmuyor, reel ekonomi gelişmiyor. İkincisi 2001 sonrasında büyük oranda uluslararası sıcak paranın gelişine bağlı bir büyüme izlendi. Dış kaynaklara, sıcak paraya bağlı bir büyüme gerçekleştirirseniz, ulusal bazda ekonomik ve siyasi karar alma özgürlüğünüz kısıtlanır.

Şu anda ekonomimiz bir takım uluslararası para spekülatörlerinin eline terk edilmiş durumda. Bunların ülkeyi batırmaya veya çıkarmaya güçlerinin yettiği bir ortam yaratıldı. Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayan bir politik zemin oluşturuldu. Buradan çıkmak lâzım, bu hükümet buradan çıkamaz.


Türkiye açısından önerdiğiniz ekonomik ve politik alternatifler neler?

'Serbest piyasanın kendisi her şeyi düzenler' muhteşem teorisi artık çökmüştür. Bunu bir kenara koymak lâzımdır. Hiçbir şey düzenlemiyor serbest piyasa. İnsanların sefalet ve yoksulluğunu doğuruyor, kapitalist sistemin işleyişini tıkıyor, ekolojik dengeleri alt üst ediyor... Bunu tespit ettikten sonra neler yapacağız: Paradan para kazanılması mekanizmalarını terk edecek bir ekonomik yapılanmanın önünü açacağız. Serbest piyasanın yerine ne geçecek? Serbest piyasanın yerine bir ortak akıl geçecek. Bu, içinde pek çok tarafın yer aldığı demokratik bir ortak akıl olacak. Demokratik bir biçimde oluşturulacak bu ortak aklı hayata geçirecek politikacıların iş başına geçmesi lâzım. Partilerin birçoğunun programında rantiye ekonomisinin sona ermesine dair tespitler okudum. Bu siyasi partiler samimiyseler, rantiye ekonomisine karşı olan siyasi partilerin bir araya geldiği bir ittifak oluşturabilirler. Bunu açıkça ifade etmemiz lâzım, "Biz reel ekonominin geliştirilmesini ve rantiye ekonomisine son verilmesini talep ediyoruz." demeliyiz...


Krizle birlikte ulusal ekonomilerden, bölgesel işbirliklerinden bahsedilmeye başlandı, bu konuda siz ne diyorsunuz?

Dünya kendi kendine yeten ekonomilere doğru gidiyor. Bu bölgesel düzeyde de olacak. Yani artık belirli bir biçimde birbirine yakın ülkelerin ticaretinin yükseldiği bir sisteme doğru gidiyoruz.

Artık ekolojik dengeler açısından da bu gerekli. Mesela Türkiye’deki granitlerin, mermerlerin Çin’e taşınıp Çin’de bir takım işlemler görüp tekrar Türkiye’ye dönmesi gibi saçmalıklar yaşıyoruz. Türkiye’de bu kadar işsiz varken düşünebiliyor musunuz? Ülkelerin işçi sınıfını birbirine kırdıran bu ekonomik politikar değişmek zorunda.

Biz tarımımızla, ürettiklerimizle, kaynaklarımızla kendi kendine yeten bir ekonomiydik zaten. Yeniden kendi kendine yeten bir ekonomi haline gelmemiz gerekir. Üç kuruş ucuz diye Amerika’dan buğday alıp kendi buğday üreticimizi ortadan kaldırmamalıyız artık. Biz kendi buğdayını üreten ve tüketen bir ülke olmak zorundayız. Bunu düzenleyici devlet politikalarıyla, iktisat politikalarıyla yapacağız.


Sendikalar sizce neler yapmalılar?

Sendikalar özellikle bu rantiye ekonomisinin son bulmasının peşine düşmek zorundalar. Bunun sözünü veren siyasi koalisyonları, siyasi yapıları desteklemek zorundalar. Neoliberal politikaları savunanların artık iş başına gelmemesi gerekiyor. Yoksa sendikaların da yaşama şansı kalmayacak. Çünkü neoliberal politikalar, 'emek gücünün fiyatına müdahale edilmesi sistemi bozar' diyorlar, sendikalar da bu fiyatın belirlenmesine müdahale eden kurumlar zaten. Onun için neoliberal iktisat baştan zaten sendikaya karşı. Keynes ise tam tersini söylüyor. 'Sendikalar işleyişi düzenlerler, alım gücünü yükseltirler' diyor. Keynesyen iktisat uygulandığında sendikaların önü açılacak, örgütlü bir toplum yaratılacak, her şeyden önce istihdam yaratılacak, diyorum. Yedek sanayi ordusunun ortadan kaldırılması gerekiyor. İşsizlik ortadan kalkmadan bu ülkede sendikacılık yapılmaz. İşsizlik tehditini sürekli üzerinizde hissederek sendikacılığı geliştiremezsiniz.

Bu dönemde sosyal devletin, sendikaların gelişiminin ve işsizliğin ortadan kaldırılmasının, krizin de tam da bu yolla aşılmasının mümkün olduğunu bilimsel anlamda önerip dile getirecek insanlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir şeyin önce bilgisi ve inancı gelişir, daha sonra kendisi hayata geçer. Buna inanmamız lâzım önce. Bu krizin çözümü var; bu krizin çözümü sendikasızlıktan geçmiyor; sendikaların gelişiminden geçiyor. Reel ekonominin gelişiminden, yatırımların ortak bir akılla teşvik ve organize edilmesinden geçiyor.


Neoliberal iktisatta da, Keynesyen iktisatta da özne yok, ama hayata baktığımızda gizli öznenin erkekler olduğunu görüyoruz çoğu zaman. Keynesyen iktisatta kadına yönelik neler var, önce teoride sorayım, krizden en fazla etkilenenin kadınlar olduğunu biliyoruz, kadın istihdamı açısından bir önerisi olabilir mi?

Neoliberal politikalar, ucuz emek arayışı eğilimi, en çok kadınların ve çocukların tahrip olmasına yol açtı. 'Yoksulluğun kadınlaşması' dediğimiz bir süreç yaşandı, kadın istihdamında bir artış göründü. Ama bu vahşi bir emek sömürüsüne yol açan bir kadın istihdamı. Sigortalı, sendikalı, sosyal hakları olan bir kadın istihdamının gelişmesinden bahsedemiyoruz. Kadın bu toplumda cinsiyeti nedeniyle de baskı görüyor, eziliyor. Toplumda yaratılan tahribatların en büyük bedelini kadınlar ödüyor. İki misli ödüyor. Bir toplumda işsizlik, yoksulluk arttığında kadınların üzerindeki şiddetin de arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kadınların kurtuluşunun alt yapısını oluşturulması için sosyal hakların gelişmesi lâzım. İşsizliğin olduğu toplumda, kadın haklarının da gelişmesinden bahsedemiyoruz maalesef. İşsizliğin bittiği, istihdam olanaklarının geliştiği ve kadınların da rahatlıkla örgütlü, kurallı işler bulabildikleri bir toplumsal yapıda kadın haklarının gelişmesinden bahsedebiliriz ancak. Ekonomik özgürlüklerini elde edememiş kadınlar iki misli ezilmeye mahkûm oluyorlar. Keynesyen iktisadın bu kurallı kapitalist yapısı, kadınlar açısından büyük olanaklar sunabilecek diyebiliriz. İşsizliğin ortadan kalktığı, sendikaların güçlendiği, grevli toplu sözleşmeli sendikal hakların olduğu, ücretlerin yükseldiği, çalışma saatlerinin kısaldığı, kreşlerin ve çocuk yuvalarının olduğu, eğitim ve sağlık hizmetlerinin parasız olduğu bir toplumsal yapıda, kadınlar da gözünü açabilecekler. O zaman kadın hakları da yerli yerine oturacak. Sosyal devlet dolayımında sağlanacak bir düzen, kadın hareketinin gelişiminin de önünü açar diye düşünüyorum. Kadınlara ait bir hukukun da gelişmesi, kadın haklarının da önünün açılması için sosyal devlet çok önemlidir.


Keynesyen iktisat her derde çare gibi oldu; nihai çözüm olarak görüyor musunuz onu?

Tabii ki görmüyorum. Keynesyen iktisat, insanların özgürleştiği, sömürünün tam olarak ortadan kalktığı toplumların bir geçiş aşaması olarak tarif edilebilir...

Ben, sömürünün tam anlamıyla ortadan kalktığı, kulun kula kulluk etmediği bir düzeni arzuluyorum, herkesin bütünüyle özgürleştiği bir sistemi arzuluyorum. Bu sistemin önünü açacak, alt yapıyı oluşturacak yol Keynesyen iktisattan geçiyor. Yani sosyal devletle, reel ekonominin gelişmesiyle, istihdamın artmasıyla bir proletarya yaratılacak, bu proletarya özellikle de fabrikaların içerisinde gerçek özneler haline gelecek. İşçilerin üretimin öznesi olması engellendi. İşçi sınıfı vasıfsızlaştırılarak, baskı altında tutularak üretimde de nesne haline getirildi. Bu süreçlerin tersine çevrilmesi lâzım aslında, gerçek anlamda üretimi bilen, kontrol eden, üretimin entelektüel anlamda da bilgisine sahip işçiler olmalıdır. Makro ve mikro düzeyde yapılan düzenlemelerle biz kapitalizmi aşacağız. İşsizlerin, yoksulların üzerinden kapitalizm aşılmaz. Günde üç dört saat kadar çalışan, üretimden bir mühendis kadar anlayan işçilerin yarattığı toplumsal yapı ile aşılır kapitalizm...


---------------------------------
John Maynard Keynes: 1883- 1946 yılları arasında yaşayan İngiltere’de bulunan Cambridge Üniversitesi'nde ekonomi profesörlüğü yapmış, kendi adıyla anılan iktisat teorisi bulunan iktisatçı.
 

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 30, Nisan 2009)


● Sabah ve atv önünde grev önlüklü üç kadın Sayı 30, Nisan 2009

 

Sabah ve atv önünde grev önlüklü üç kadın

Aktüel’de, Sabah’ta onları görmediniz, hatta ihale çıkarları söz konusu olduğunda birbirine giren anaakım medyanın diğer gazetelerinde de. 29 yıldır basında ilk defa bir grev oluyor... 10 grevci adı geçen gazetenin önünde, yağmurda, soğukta direniyorlar. Vazgeçmemenin onurunu gösteriyorlar; düşmanlarına da, “gönlü onlardan yana” olup bedeni pek nazik dostlarına da.

 

Kendinizi tanıtır mısınız, grev nedeniyle çıkarılmadan önce hangi kurumda çalışıyordunuz?

İsmim Özsel Tortop, beş yıldır Aktüel Dergisi’ndeydim ve editör olarak çalışıyordum. Ondan önce yedi yıl televizyon geçmişim var. Bekârım, ailem İstanbul’da ama sekiz yıldır tek başıma yaşıyorum, kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum.


Sendikal örgütlenme ne zaman başladı?

İki yıl önce, TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) döneminde başladı. O süreçte sendikalı olduk. İnsanları çok heyecanlandıran bir durumdu, güle oynaya gittik üye olmaya. Çünkü yıllardır basında böyle birşey olmamıştı. Bu bir ilkti. Ama daha sonra Sabah Gazetesi’nde ve atv’de üç arkadaşımız “elebaşı” diye işten çıkarıldı. Onların hukuki süreçleri devam ediyor.

Biliyorsunuz Çalık Grubu’na satıldı gazete ve bizim dergiler. Yaz sonu gibi genel müdür yayın yönetmenlerini toplamış, “Çalışanlarınıza söyleyin, sendikadan çıksınlar.” demiş. Daha sonra editörleri topladılar; son toplantıya denk geldim, beş kişiydik. “Sendikadan çıkın.” denildi bize... Ben “Neden sendika istenmiyor?” diye sordum. “Bilmiyorum, ama bu şirketin geleneğinde ikramiye vermek var, sendikalı olduğunuzdan daha iyi şartlarda çalışacaksınız.” denildi. Birilerinin size, 'sendikadan çıkacaksınız', demeleri hiç de hoş değil. Şöyle demiştim zaten o toplantıda: “Bana annem çık dese çıkmam.” Biri bana, şunu şöyle yap, dediğinde inadına yapmam. Bu gurur kırıcı bir şey. Daha sonra tehditler başladı: “Bakın yaka kartınız yok, geliş gidişleriniz çok düzensiz.” gibi.


Gazeteci memur gibi çalışır mı?

Evet, biz gazeteciyiz, masa başı gazetecilik yapan insan zaten iyi bir gazeteci değildir. Haber sokaktadır, haber dışarıdadır. İçeriden haber çıkar mı? Esasında “Sendikadan çıkmazsan ben seni çıkarmasını bilirim.” demeye getiriyorlar. Toplantıda kimse ikna olmadı. “Kesinlikle çıkmayız.” dedik.

Daha sonra sendikayı çağırdık, ne yapmamız gerektiği konusunda bize fikir versin istedik. Başkan geldi, ama o toplantı ne beni, ne de diğer arkadaşlarımı tatmin etti. İnsanlar sendikadan ayrılmaya başladılar. Ben de ayrıldım. Yaşadığım sıkıntılar nedeniyle sağlığım ve psikolojim bozuldu, ciddi bir hastalık geçiriyordum. ‘Fazla zorlamayayım, kafam rahatlar hiç olmazsa’ dedim, çıktım. Ama sonra pişman oldum. Birkaç arkadaşım çıkmadı. Greve çıkılmadan bir hafta önce sendikaya tekrar girdim. ‘Biz gazeteciyiz, tehdit etmek de ne demek, bu kadar korkak olmamalıyım’ diye düşündüm. Tehdit ne demek, rüşvet vermek ne demek...

Grevin olacağı günden bir gün önce genel yayın yönetmenimiz “Sabah herkes gelecek imza atacak, gelmezse veya hasta raporu alırsa greve çıkmış kabul edilecek.” diye gözdağı verdi. “Greve çıkan niçin saklasın ki kendini?” dedim. Ama o toplantıdan sonra beş kişi daha vazgeçti greve çıkmaktan. Biz Aktüel’den iki kişi çıktık greve.


İçeridekilerin tavrı nasıl size karşı?

Sabah’ı pek bilmiyorum, nöbet yerimiz burası değil, Sabah’ta çalışan arkadaşlar iyi olduğunu söylüyorlar. Ama ben Sefaköy için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Çünkü nedense gazeteciler kendilerini işçi olarak görmüyorlar. Bazı arkadaşlarımız bizi destekliyor, duygularını da yazdılar deftere, utananlar, ‘ben sizin kadar cesur değilim’ diyenler de var. Ama bir yandan da, 'grev önlüğü giymiş, ne yapıyor bu deli' diye bakanlar da var. Sendikayı hâlâ terör örgütü sananlar var.


Bilinç düzeyi o kadar düşük yani...

Evet, bu insanlar gazeteciler ve hakları hakkında en ufak bir bilgileri yok. Holywood’daki senaristlerden ders almaları gerekir. Onlar greve çıktılar, Altın Küre ödül töreni iptal edildi. Dünyayı kasıp kavuran Lost dizisinin üçüncü sezon bölümleri geç yayınlandı.


Haber yapılmazsa, editör olmasa o gazete çıkmaz. Grevin bu kadar etkili olabileceği bir işkolunda, insanların bu kadar ürkek olması akıl alır gibi değil...

"Grev var, yarın işe gitmiyorum." diye sevinen bir genel yayın yönetmenimiz vardı. Yani solcuyum demekle solcu olunmuyor elbette.


Diğer dergilerde ve gazetelerde çalışan gazetecilerin tutumu ne peki?

Yeteri kadar destek yok... Haberi de yapılmıyor grevin. Grevden bir hafta sonra Umur Talu yazdı, bir de Radikal’den Pınar Öğünç... Gazetecilerin grevi görmek istememesi çok ürkütücü. 29 yıl sonra Türkiye’de bir basın kuruluşunda ilk defa bir grev oluyor. Neden yazmıyorsunuz? Yazın bir bakalım, geri çevrilsin yukarıdan... Onu görün; Ne kadar aciz bir durumda olduğunuzu, ne kadar zor durumda olduğunuzu bir görün bakalım. Yazmaya teşebbüs edip de sansürlenen bir gazeteci var mı, ben çok merak ediyorum esasında...


Anaakım medya görmüyor, ama görenler var. Bu süreç nasıl evrilir sizce?

Bugüne kadar adını duymadığımız televizyon kanallarına konuk oluyoruz. Geçen gün canlı yayındaydık. Yurtdışından çok arayan oldu. Orada bir izleyiciye, "Siz Sabah atv’de grev olduğunu biliyor muydunuz?" diye sordum. “Hayır, bilmiyorum." dedi. Otobüsle eve dönüyordum, yanımda bankacı bir kadın oturuyordu. Ne iş yapıyorsunuz, diye sordu, "Gazeteciyim, ama şu anda grevdeyiz." dedim. "Ne grevi?" dedi. Anlattım elbette. Bilmiyor kimse... Bizim amacımız bunu duyurmak. O yüzden İstanbul’un göbeğinde her Cumartesi akşam meşaleli yürüyüş yapıyoruz. Sayımız her hafta ikiye katlanıyor. Kimseye haber de vermiyoruz ama insanlar geliyorlar. Ben başaracağımıza inanıyorum.


Grevin gazetecilik açısından önemi ne sizce?

Editöryal bağımsızlık. Benim sendikaya yeniden girmemin nedeni, editöryal bağımsızlıktı. Eski AKP’li bir kadın milletvekilini rahatsız eden bir haber yazmıştım. Milletvekilinden tehdit aldım, umursamadım. Çünkü her şeyi belgeleriyle anlatmıştım. Cumartesi-Pazar girdi araya. Pazartesi sayfası yapılacaktı haberin, ben sayfaları sordum. Yayın yönetmenimiz "Kadın senden sonra beni de aradı, ben senin haberini haber değeri yok diye çıkardım." dedi. "Nasıl yani, nasıl çıkartıyorsunuz?". Çok büyük ahlaksızlıktı yapılan. "Haber değeri yok demeyin, korktunuz." dedim. "Evet, korkuyorum." dedi. Benim kırılma noktam budur esasında. O şekilde gazetecilik yapmaktansa, başka bir iş yaparım... Yayın yönetmeni koltuğundan endişelendiği için kendisi sansür uyguluyordu...


Medya’da kadın olmak nasıl bir şey?

Kadın olduğum için özel bir baskı görmedim... Çünkü dergilerdeydim, dergiler genellikle kadın ağırlıklıdır.

Gazetecilik mankenlik gibi esasında. Güzel, genç kızlar habere çıkıyor. Çekici olmayanın pek de şansı yok. İstediği kadar güzel röportaj yapsın, vitrine çıkarılmıyor...


Sizi tanıyalım, siz nasıl yaşadınız süreci?

İsmim Arzu Gündüz, dergi grubunda üç yıldır fotoğraf servisinde çalışıyordum.

TSMF el koyunca biz oradaki boşluktan yararlanarak sendikalı olduk. Sendika yetki aldı. Bu arada gazete Çalık grubuna satıldı. Toplu sözleşme görüşmeleri başlamıştı. Patron boş durmuyordu, karşı taktikler geliştirdi, tehdit de etti, rüşvet de teklif etti. Pek çok kişi sendikadan çıktı. Hukuki olarak da satış sürecindeki karışıklıkları kullandı, üç parçalı şirketler grubu vardı. Yetki birinde alınmıştı, diğerinde alınmak üzereydi, mahkemeler devam ediyordu. Ama satın aldığında şirketleri tek çatı altında toplamıştı, kanuna göre bir şirkette yetki varsa, diğerine de geçiyor yetki, hepsini kapsıyor. Aktüel'de yetki alınmadı diyorlardı. Bunun üzerinden hâlâ devam eden mahkemeler var. Bizim bulunduğumuz işyerinde toplam sendikalı 100 kişi vardı sanıyorum. 30 kişi sınırına düştük. Greve 10 kişi çıktık, dördüncü gün bizi işten attı.


Siz neden istifa etmediniz?

Ben, ne olursa olsun istifa etmeyeceğim, demiştim. O dönem çok kötüydü, korkuyordu insanlar. Herkes birbirine, "Sen istifa ettin mi, edecek misin?" diye soruyordu. Biri edince de diğeri sayının azaldığını görüp korkmaya başlıyordu. Sorduklarında, "Hayır, ben etmiyorum." demem, alacakları kararı etkileyecekti. Çünkü bizim orada Sefaköy’de dergi grubu dışarı açık bir yer değil. Çok iç içeyiz. Birbirimizden çok etkileniyoruz. Benim bir de şöyle bir şansım vardı. Biz fotoğraf havuzu olarak çalıştığımız ve tek bir yere bağlı olmadığımız için bir iktidar boşluğu oluştu. 'İstifa edin' baskılarında dergileri tek tek çağırdıklarında, biz hep dışarıda kalıyorduk. Bizi grup olarak hiçbir zaman bir araya toplayıp o toplantılara çağıramadılar. Gerçi yüz yüze kalsaydık, 'istifa et' deselerdi yine etmeyecektim, ama grubun tümü açısından bu durum bir avantaj oluşturdu.


Grev yeri nasıl, çalışanların tutumu nasıl?

Eylem olarak bir şey yapmıyorlar, ama içeridekilerin gönlü bizden yana. Kriz kullanılıyor, işsizlik korkusu var. Diğer arkadaşlarım bu durumu anlayışla karşılıyor ama benim kişisel fikrimi sorarsanız hepsine çok kızgınım, anlayışla karşılayamıyorum. "Çoluğum çocuğum var", "borcum var" gibi gerekçeler ikna edici gelmiyor. Çocuğun varsa tam da bu nedenle burada olman gerekiyor, belki o da yarın gazeteci olacak, sen çocuğuna doğru düzgün bir dünya bırakmak istiyorsan, ucundan tutman lâzım şu işin. Eğer o gün, dergiler grubunda 100 kişi greve katılsaydı, biz şu anda bu kadar süredir grevde olmazdık. Sözleşme imzalanmış olurdu. Basın sektöründe bu sözleşmenin imzalanması çok önemli, burası diğer sektörler gibi değil. Mesele bizim üç kuruş maaşımızın düzelmesi meselesi değil, çok büyük bir kazanım olacaktı. Bunu herkes biliyor. İş güvencesinin verdiği güvenle editöryal bağımsızlık da savunabilecektik. Çarpıtılan haberler var, basılmayan, yapılamayan haberler var. Ve biz ikinci sözleşmeyi imzalarken daha bağımsız bir basın için yola çıkacaktık. Bunu bile bile insanların kılını kıpırdatmamasına ben çok kızgınım, anlamak da istemiyorum açıkçası. Gazetecinin bilgiye ulaşmayı bilmesi gerekir. Çok ağır şartlarda düşük ücretle çalışan kadınlar olur, evde koca baskısı vardır, hayatında kendine ayıracak bir zamanı yoktur, onların bilinçsizliğini anlarım. Gazeteciyim diye ortaya çıkan insanın bu bilinçsizliğini ben anlayamıyorum. Bu mesleğin sosyal bir sorumluluğu var.

Küçük de olsa anaakım medyada haberler çıkmaya başladı. Büyük haber yapılamıyor... Pundunu bulup yapan arkadaşlarımız var. Ama basın bu grevi kendi içinde konuşuyor. Diğer gazetelerde ve gruplarda da sendikalaşma eğilimi artmış gibi gözüküyor. Biz sözleşmeyi imzalatamadık, ama çok yol katettik.

 

Grevdesiniz, neler hissediyorsunuz?

Çalıştığım iki buçuk senedir hissettiğim o iç huzursuzluğundan, bir türlü o durumu kabul edememe halinden kurtuldum. Kendimi huzurlu ve rahat hissediyorum. On arkadaşıma kendi dışımdan baktığımda gerçekten de saygı duyuyorum. Çok büyük bir şeyi göze aldık, kariyerimizi gözden çıkardık. Medya kuruluşlarının aralarında imzaladıkları bir centilmenlik anlaşmaları var. Bir şirketten örgütlenme yüzünden atılan bir işçiyi, diğeri almıyor. Sektörde kendi mesleğimizi icra etmemiz zor olacak, belki başka meslekler yapacağız. Medyada bir şeylerin değişmesi pek çok alanda bir şeylerin değişmesi anlamına gelecek. İsteğimiz büyük olduğu için patronlar istemiyorlar burada örgütlenmeyi... Zor bir mücadele ama sonuna kadar gideceğiz, neler yapabiliriz, sürekli düşünüyor fikir üretiyoruz. Vazgeçmeyeceğiz, işin sırrı burada; mücadelede. Vazgeçtiği zaman kaybediyor insan. Önemli olan devam etmek... Biz isteklerimizi elde edemesek bile başkalarına örnek olacak bu davranış.


Kadın gazeteci olarak özel bir baskı hissettiniz mi bu süreçte?

Gazetecilik dışında Türkiye’de kadın olmanın verdiği bir baskı var. Kadınlığınızı ifade ederek sokakta bile yürüyemiyorsunuz. Ben kadınım, diye hatırlarsanız bir an bu size pahalıya mal olabilir. Dergi grubu kadın ağırlıklı bir yer olduğu için ben kişisel olarak bir baskı hissetmedim meslekte. Kozmetik dergileri, kadın dergileri var oralara hep kadınları istiyorlar. Apolitik, ailevi durumu iyi, etliye, sütlüye karışmayan, tüketim çarkı içinde olan ve o tüketimi destekleyen kadınları istiyorlar. Kadınların kadınlığından faydalanıp sistemdeki tüketime olan yakınlığından kurulan bir yayın alanı var. Kadınların bir meta olarak kullanılması beni rahatsız ediyor. Grevde kadın olmak ile erkek olmak arasında bir fark yok. Biz zaten birbirimizi tanıyan okumuş, yazmış insanlarız. Gerçekten zor koşullarda çalışan, aile kurumunda baskı gören kadınlara göre daha şanslı durumdayız, şikâyet edersem onlara haksızlık olur.


Sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Perihan Özcan, Aktüel’de editör olarak çalışıyordum.


O süreci siz nasıl yaşadınız?

Geçen Ramazan bayramından önce dergi grubu genel müdürü Levent Tayla ve yayın yönetmenleriyle bir toplantı yaptık, "Ekiplerinizi toplayın, bu şirkette sendikalı insan kalmayacak, patron sendikalılarla çalışmak istemiyor." dedi. Aktüel’in Yayın Yönetimi bize baskı yapmadı. Daha sonra bu toplantı ekiplerle yapılmaya başlandı. Orada söylediği şuydu: "Anadolu Ajansı’ndan sonra ikinci sendikalı olarak çalışılan yer burası olmayacak, bu çok net, bunu istemiyoruz. Patron zaten sendikanın vermek istediklerini bize vermeye hazır, vermezse o zaman hep beraber üye oluruz."

Ben de istifa etmedim. Neden edeyim ki; bu bir hak. Türkiye’nin demokratik olduğu söyleniyor. Sendikaya üye olmak, demokratik bir hak. Ben demokratik hakkımı kullanıyorum. İşyerindeki düzeni bozmamışım, benden memnun olduklarını söylüyorlar, sendikalı olmamın belki bana bire bir faydası da yoktu, ama işverene de bir zararı yoktu. Ama ben toplu sözleşmeli çalışmaktan yanayım. Bu çok zorbaca bir yöntem. Patron istemiyor diye neden çıkayım? Bu makul bir neden değil, bu nedenle sendikadan çıkılmaz ki. İstifa etmeyeceğimi söyledim. "Bununla ilgili yapmanız gereken bir şey varsa, patronunuzun uygulanmasını istediği bir prosedür varsa uygulayın." dedim. Daha sonra grev sürecine girildi. İstifa etmeyeceğim kesindi. Şimdi de bu grevi bırakmayacağım kesin.

Ben tazminatımı alıp bir şey yapmak istemiyorum. Şu anda burada bir grev var, onlar beni işten attıklarını düşünüyorlar, grevde işçi işten atılamaz, bunu bütün hukuk kurallarını çiğneyerek yaptılar, biz kimseyi düşman olarak görmedik. Burada açık bir anlaşma var, onun sermayesi var, bir işyeri kurmuş, bizim sermayemiz yok, sermayesi olanın yanında çalışmaya girmişiz, bunun belli kuralları olsun, diyoruz. Kuralları konuşmayı niye kabul etmiyorlar ki? Bu konuşma olmazsa greve çıkılır. Medyanın namusu bu iş, grevin sonucunda bizim işe iade edilmemiz yetmez, bizim toplu sözleşme yapmamız gerekir.


İçerideki arkadaşlarınız hakkında siz ne düşünüyorsunuz, onlar niye burada değiller?

Bize antipati ile bakan yok. Bir grup, sendikadan istifa ettiği için mahcubiyet ve suçluluk duyuyor, yanımıza geliyorlar zaten... Onları tehdit eden bir genel müdürün olduğu yerde, biz sarılıp öpüşüyoruz. Bir de kendinden utanan grup var. Yanımızdan geçip gidiyor, konuşmuyorlar. Sendikaya bulaşmamış küçük bir grup da var. Onlarla biz iletişim içinde değiliz zaten.

 

Kendi haklarına bu kadar sahip çıkmayan bir gruba rağmen greve çıktınız, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ülkede yaşıyor olmakla ilgili bir şey. Baktığınızda apolitik denilen kuşağa denk geliyoruz. 12 Eylül'ü yaşamadık. En büyüğümüz o zaman ergen, aramızda eski solcu yok yani. Dolayısıyla bir dönem birilerinin 20 yaşlarında yaptığı şeyleri biz 30’larımızda yapıyoruz. Ne yaptığımızın farkındayız, bizim de kafamıza vuruldu, vurula vurula büyüdük, artık sabrımız taştı. Bir yerden sonra insanın vicdanı susmasına engel oluyor. Bize kahraman muamelesi yapıyorlar, biz hiç öyle hissetmiyoruz. Geldiğim noktada bunu yapmam gerekiyordu, diye bakıyorum ben. Düşünüyorum da, Desa işçisi Emine Aslan'ı ziyarete gitmedim, Coca Cola işçileri direnişteyken servisle yanlarından geçtik, dolayısıyla buradayım diye şimdi övünemem. Ama her şeyin bir sınırı var.


Sizce ne olursa bu grev kazanılmış olur?

İşe iade davasını kazanacağız, greve devam edilip toplu sözleşme imzalanırsa istenilen olmuş olur. Ama şu anda da kazanılmış bir şeyler var. Yandaş medya denilen yere, 'bu işyerinde grev vardır' pankartının asılması çok büyük bir başarı... Pankart, geçenlere bir şeyler anlatıyor. Buradan geçenler, görüyorsunuz, bizi kornayla selamlıyorlar. Çünkü eylemimizi hükümete karşı yapılmış bir eylem olarak da görüyorlar. Diyelim ki bizim istediğimiz olmadı, ama eminiz başka bir yerde olacak bundan sonra. Gerçekten bir deprem oldu, bunu görmek zorundalar. Bir şeyler oluyor, siz yokmuş gibi davrandığınızda bu onun olmadığı anlamına gelmez. Burada grev var; demek ki burada haksızlık var. Bu solcu olduğunu söyleyenlerle liberallerin, demokratların kendi vicdanlarıyla sınav verdiği bir dönem bence.

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 30, Nisan 2009)



● Evde de Direndim, Kazandım Sayı 30, Nisan 2009

 

“Evde de direndim, kazandım”

Necla Öztürk 23 yaşında Sinter’in kadın direnişçilerinden, Elif Sinirlioğlu sendika uzmanı. Son dönemlerde direnişçi kadınlarla sendikacı kadınlar ayrılmaz ikililer oluşturdular. Onlar da Sinter'in ikilisi... Direnişte kadın olmayı, paylaşmayı, dayanışmayı, mücadeleyi onların ağzından dinliyoruz.

 

Merhaba kolay gelsin, direniştesiniz uzun süredir, sizi tanıyalım, isminiz, ne kadar süredir çalışıyordunuz?

İsmim Necla Öztürk, 23 yaşına yeni girdim, lise mezunuyum Sinter Metal’de 11 aydır çalışıyorum.


Direnişte kaç kadın arkadaş var, içeride nasıl bir iş yapıyordunuz?

Direnişte 20 kadın arkadaşımız var. Bizler içeride ürünlere göz kontrolü yapıyor, sonra kutulara paketliyor, kaşelerimizi basıyor ve sevk etmeleri için ambar bölümüne veriyorduk.


Çalışma şartları nasıldı; kaç saat çalışıyordunuz, ne kadar ücret alıyordunuz?

Biz sabah 8’de işbaşı yapıyorduk, 18.00’de çıkıyorduk. Mesaiye kaldığımız zaman gece sekizi, onu buluyordu çıkışımız.

Eskiden istediğimiz zaman çok sık mesaiye kalabiliyorduk. Sonradan, biz istediğimiz zaman kalacaksınız, denildi. Arkasından da mesailer kaldırıldı. Benim net maaşım 458 YTL idi. Mesailerle 550-600’ü buluyordu. Hepimiz göz kontrolü yapıyorduk, ama aynı işi yapan erkekler de vardı aramızda. Parçalar bize kasa ile geliyordu, biz yanımıza alıp kontrollerini yapıyorduk. Floresan ışığı altında büyüteçle bakıyorduk. Kırık, çatlak olmasın diye.


Göz sağlığını zorlayan bir çalışma değil mi?

Tabii. Biz oraya sabah uykulu uykulu gelip, hemen lambalarımızı yakıp işbaşı yapıyoruz. 15-20 dakika sonra gözlerimizde kaşınmalar oluyordu. Çünkü ışık doğrudan gözüne vuruyor; yani sen bütünsün o ışıkla. Lavaboya gitmek istiyorduk. Eskiden çok rahatlıkla gidebiliyorduk, sonra 'lavaboya giderken şefinden izin alacaksın' diye kural getirdiler. "Sürekli gitmeyeceksin, gideceksen molanda gideceksin." diyorlardı. Önceleri müzik dinleyebiliyorduk, işi engelleyen bir şey değildir, ama bize onu da yasakladılar son zamanlarda... Yanımdaki arkadaşıma bir soru soracağım mesela soramıyordum, o da yasaklanmıştı. Konuşmak bile yasaktı. Resmen köle gibiydik. Arkadaşlarımız içeride araştırıyorlardı zaten sendikalaşmak için daha sonra hepimiz toplandık, karar aldık sendikaya gideceğiz, diye. İlk grup işten atıldı. Patronlar çok güzel bir şey yaptılar, 38 kişiyi kapının önüne koymakla, herkesi ateşlediler.


İçeride üretim devam ediyor mu?

Bir taşeronla anlaşmışlar şu anda içeride bizim tanımadığımız insanlar çalışıyorlar.


Çocukları olan kadınlar sorun yaşıyor muydu işyerinde?

Biz vardiyalı çalışıyorduk, önceleri kadınlara üç haftada bir gece vardiyası veriyorlardı. Bizim bir arkadaşımız vardı, çocuğu küçüktü üç dört yaşlarındaydı, konulan sınır üç yaştı. Ona yok olmaz geleceksin, dediler, eli mahkumdu... Çocuğu kaynanasına bırakıyordu. Bunu dile getirdi ama dinlemediler. O arkadaşımız çok zorluk yaşadı.

 

Siz nasıl üye oldunuz sendikaya?

Bizim bölümde bir abi vardı, bana “sendikaya üye olacağız” dedi. Aileme danışmadan hiçbir şey yapmazdım, ama sendikanın ne olduğunu anlattıklarında, “tamam benim adımı da yazdırın” dedim. Yeniydim ama bazı şeyler insanı yıpratıyordu, hele bir gün hastalandım tam 9’dan 12’ye kadar kıvrandım, ağrıdan öleceğim, beni öyle çalıştırmak istediler. Ayrıca gelip böyle bir teklifte bulunduklarına göre arkadaşlarım bana güveniyordu. Onları yarı yolda bırakamam, diye düşündüm. Cuma günü imza atmaya gideceğimiz zaman lavaboda iki kadın arkadaşımı gördüm, ağlıyorlardı, birinin eşi işten atılan 38 kişi arasındaydı. Bana sordular geliyor musun, diye, “geliyorum, üzülme bu yolda ölünecekse ölünecek” dedim. Arkadaşım çok sevindi... Herkes senin gibi düşünse keşke dedi. Bizim bölümde bazıları döner, diye düşünüyorduk ama hiç kimse bizi yarı yolda bırakmadı. Bir bütün olduk.


Hergün nöbete geliyorsunuz, küçük çocuklu kadınlar ne yapıyor, dayanışıyor musunuz?

Çocuğu olan arkadaşlarımız tabii ki sık sık gelmiyor. Ama haftada bir kere mutlaka geliyorlar. Kadın arkadaşlar arasındaki diyalog çok sağlam; yeri geliyor dertleşiyoruz, yeri geliyor sendika üzerine konuşuyoruz. Böylece birbirimize daha da bağlandık. Ben biliyorum ki bana bir şey olduğu zaman direnişteki kadın arkadaşlarımın hepsi koşacak, onlara güveniyorum, onlar da bana güveniyorlar.


Direnişten önceki Necla ile direnişten sonraki Necla arasında nasıl bir fark var, onu anlatabilir miydiniz?

Çok fark var. Direnişten önce dışarı çıkarken ailemden izin alırdım. İzin vermedikleri zaman gitmezdim. Direnişe çıktıktan sonra bazı şeyleri daha net görüyorsun artık. Sadece burada değil evde de direniyorsun. Ankara’ya meclisin önüne gidecektik, arkadaşlar benim adımı yazdırmışlardı. Eve gittim, ağabeyimle tartıştık, “gidemezsin” dedi, “giderim” dedim, “gidemezsin” dedi, “giderim” dedim. "İzin almıyorum, gideceğim yeri söylüyorum." dedim, ve çıktım gittim. Türkiye’de hemen hemen her ailede kız çocuğu hizmet eder. Abin su ister getirirsin, çay koyarsın, kalkıp kendisi almaz ama şimdi benden bir şey istemiyor. Çok ciddi bir dönüşüm yaşadım. Eski Necla hiçbir şeye karışmazdı. Maaşlar geç yatırıldığında, arkadaşlarımız bağırırdı mesela, ben oturur dinlerdim, sesimi çıkarmazdım. Çok az konuşurdum. Burada düşüncelerimi paylaşabiliyorum artık. Elif'le olsun, başka arkadaşımla olsun. Fabrika ortamında erkek arkadaşlarla pek konuşamıyordum. Ben bekârım, bir erkekle konuştuğunda hemen laf olabiliyordu. Şimdi herkes direnişte. O kadar arkadaşça ilişki kurduk ki bu süreçte, artık nereye gitsek beraber gidiyoruz.


Annenizle aranızdaki ilişki nasıl?

Akşam bana “gitme” diyor mesela, ben kesin ve net bir biçimde “gideceğim” diyorum. Sabah beni uyandırıyor "Kalk kızım geç kaldın” diye. İşe gider gibi beni kaldırıyor. Yani evde de direndim, kazandım, umarım diğerleri de kazanırlar.

Benim idolüm Emine Aslan. Yaşça benden büyük, annem yaşımda. Kaç aydır direniyor. Beni çok tetikledi. Onu her dinlediğimde coşuyorum. Destek ziyaretine gideceğiz. Gittiğimizde sırf kadınlar olsun istiyorum. Ben nasıl gördüm etkilendim, onlar da görsünler. Verdiğimiz mücadele çok ortak. O yapıyorsa ben de yaparım diyor insan.

 

 

Sizi tanıyalım, direniş hakkında bilgi verir misiniz?

Elif Sinirlioğlu: Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde çalışıyorum. Sinter’deki mücadelemiz 18 Aralık’ta başladı. Bu tarihten dört beş ay öncesine kadar fabrikada örgütlenme çalışması sürdürülüyordu. 38 arkadaşımız, performansları düşük olduğu iddia edilerek işten çıkarıldı. Hepsi sendikalıydı. Onların ardından içerideki arkadaşlarımız da sendikaya üye olmaya başladılar. Hafta sonu sendikaya üye olanların sayısı iyice arttı. Arkadaşlarımız Cuma günü işten çıkarılmıştı. Pazartesi olduğunda toplam 380 kişi, yani yüzde 90’a yakın bir çoğunluk, sendika üyesi olmuştu artık.

Pazartesi sabah işe geldiklerinde, hoperlörlerle iş akitlerinin feshedildiği bildirildi. O gün 357 kişi işten çıkarıldı. Bu kez sebep olarak kriz gösterildi. Cuma günü performans düşüklüğünü öne sürüp “üretimimizin hızına yetişemedikleri için işten çıkarıyoruz” demişlerdi. Pazartesi günü geldiğinde ise "kriz var" dediler. Kendileriyle çelişiyorlardı. Duyuru arkadaşlarımıza sözle yapıldığından, tebligatlarımızı almak için içeriye girdik ve iki gün içeride kaldık. Bu arada Çalışma Bakanlığı’ndan müfettiş geldi ve tespit yaptı. İçeride üretim düzeyinin, makinelerin durumunun gayet iyi olduğu, hiçbir biçimde kriz bulgusuna rastlanmadığı, bir raporla belirlendi. O arada işten çıkarıldığımıza dair belgeler verildi. İkinci günün sonunda direnişi kapıda sürdürmeye karar verdik. Şu anda iki ayı geçiyor direniş, soğuk hava koşulları, bizi kırmak için sürdürülen bir sürü oyuna rağmen direniş iyi gidiyor. Herkes çok dirençli çıktı.


Sinter’de ne üretiliyor?

Temel olarak şanzıman dişlisi, ama onun dışında havalandırma parçaları, araba parçaları da üretiliyor. Üretimin yüzde 80’i yurt dışına, Copeland’a gidiyor. Bu, Emerson Klima Teknolojileri'nin parçası olan bir şirket. Onun dışında Getrak’a da üretiyor.


Kökenleri neresi bu şirketlerin?

Copeland Amerikan, ama ürettiklerimiz Almanya ve Belçika’ya gidiyor. Getrak ise Alman. Copeland şanzıman kutusu üretiyor. Buradan şanzıman dişlisini alıp o kutuya koyup, Mercedes’e, Ford’a, Fiat’a satıyor.

Şöyle bir ayrıntı var. Patron dokuz şirkete bölmüştü çeşitli bölümleri. O dokuz şirketten sadece Sinter Metal’dekileri atmadı. O 50 kişiyi korudu, kendi bünyesinde çalışanları işten çıkarmadılar. İçlerinde sendikalı arkadaşlarımız da vardı. Bir süre sonra onların görev yerini değiştirmeye kalktılar, bunu kabul etmediklerinden onları da çıkarttılar. Şu anda paketlemeyi ve taşlamayı taşerona verdiler... Onun üzerinden üretimi sürdürmeye çalışıyorlar. Ama biz kapının önündeyiz, çok ciddi bir giriş olamadı.


Bir üretim zincirinden bahsetmek mümkün gibi görünüyor?

Çok sağlam bir üretim zinciri var, evet. Biz de uluslararası ilişkileri örgütlemeye çalışırken bu üretim ağı üzerinden dayanışmayı örmeye çalıştık. Mercedes’in ve Fiat’ın çerçeve sözleşmeleri var. Bu sözleşmelerde, 'örgütlenmek bir haktır ve sadece ana şirkette değil, tedarikçilerde de haktır' biçiminde bir ibare var. Bu şirketler sözleşmenin altına imza atmışlar. Normal koşullarda Sinter’de yapılana bu protokol gereğince karşı çıkmaları gerekirdi. Almanya’da İG Metal'le ilişki kurduk BMW'yi, Mercedes'i sıkıştırırlar diye, EMF ve İMF bizim üst örgütlerimiz, hem bize dayanışma mektupları, hem de şirkete uyarı mektupları yolladılar. İtalya’da üç sendika bir araya gelerek Fiat’ı ciddi bir biçimde eleştiren bir mektup hazırladı. Tavırlarını sürdürürlerse İtalya’da da bir tepki verebileceklerini gösteren bir mektuptu. Bu süreçler devam ediyor. Ama kriz ne yazık ki tüm dünyayı sarsmış durumda, ateş oralara da düştüğü için, oralarda da sendikacı arkadaşlarımız bir şeyleri toparlamaya çalıştıkları için, uluslararası planda bir yaptırım uygulanamadı.


Sendikada kadınlarla ilgili özel bir çalışmanız var mı?

Biz direnişteki kadın arkadaşlarla bir toplantı yaptık. Kadın-erkek birlikte mücadele ediyoruz, ama kadınların ayrı problemleri de var tabii. Eşi izin vermediği için buraya gelemeyen kadın arkadaşlarımız var mesela. Annesi "eline bir şey geçmeyecek, artık yeter" diyen, aile baskısına karşı gelemediği için buraya gelemeyen kadın arkadaşlar var. Bunları da konuşalım, istiyoruz. Bu toplantılar hem sınıfsal sorunlarımızı konuşmak, hem de kadın işçiler neler yaşıyor, onları konuşmak açısından iyi oluyor. O yüzden devam etmeyi planlıyoruz...

Eşi bırakmadığı için gelememek, çocuğunu evde bırakamadığı için gelememek, evde de bir direniş ve kazanmayı, örgütlenmeyi görmek benim açımdan anlamlı oldu. Necla hem burada hem aile içinde mücadele verdi, aileyi de kazandı esasında...

 

Söyleşi: Necla Akgökçe

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 30, Nisan 2009)



● Eşitlik İstiyoruz, Haklarımızı İstiyoruz Sayı 30, Nisan 2009

 

Eczacıbaşı E-Kart'ta direniş devam ediyor

“Eşitlik istiyoruz, haklarımızı istiyoruz”

 

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Eczacıbaşı’na bağlı E-kart işyerinde uzun bir süredir grev var. İşverenin amacı; sendikalaşmayı engellemek. Grev sürerken fabrika içindeki sendikalı işçiler de işten çıkarılmaya devam ediliyor... Şubat ayı içinde işten çıkarılan E-Kart çalışanı üç kadın ve sendika uzmanı arkadaşımızla, e-kartta olan biteni konuştuk...

 

E-Kart’ta neler oluyor, anlatabilir misiniz?

Ben Yıldız Ekiz, Basın-İş Sendikası’nda uzmanım. E-Kart işyeri Gebze Organize Sanayi Bölgesi'nde bulunuyor ve burada Eczacıbaşı’na bağlı banka kartı, akıllı kart üretiliyor. Ezacıbaşı E-Kart’taki örgütlenme süreci 2006’da başladı. Üye kayıtları yapıldı. 17 Ağustos 2006’da çoğunluk tespiti için Çalışma Bakanlığı’na başvuruldu. Patronlar önce çoğunluğa, sonra işkoluna itiraz etti; o ara öncülük yapan işçi arkadaşları işten çıkarttı. Üç kişiydiler. İki yıl sonunda davalar bitti. Biz kazandık, ama o sürede içeride uygulanan baskılar neticesinde çoğu insan istifa etmişti. İki yıl sonunda yetkiyi alabildiğimizde içeride çok az üyemiz kalmıştı. Tekrar bir örgütlenme hamlesi başlattık, belirli sayıda üyeye ulaştıktan sonra işverene toplu sözleşme masasına gelmesi için çağrı yaptık. Gelmedi, tekrar yaptık, yine gelmedi. Bu uyuşmazlık değildi, sendikayı hiçbir biçimde tanımıyorlardı.


Greve ne zaman çıktınız, şu andaki durum ne?

16 Haziran 2008’de greve çıkıldı. Greve çıkan 15 arkadaşımız işten çıkartıldı. Bazı arkadaşlarımız içeride kaldılar, onlar çalışmalarını sürdürdüler. Sonra biz yine işe iade davası açtık, dört arkadaşımız davayı kazandılar. Şu ana kadar açılan bütün davaları sendika kazandı, hâlâ yetkimiz sürüyor ve işveren hâlâ bizimle masaya oturmuyor. Son olarak da 10 Şubat günü dört kadın arkadaşımızı işten çıkarttılar.

Eczacıbaşı’na ait bütün işyerlerinde sendika var, o nedenle biz başlangıçta çok rahat örgütleniriz diye düşünüyorduk. Ama “Burada kesinlikle sendikalı çalıştırtmayız.” dediler.

Bugün durum şu: E-kart yönetimi Anayasa’yı ihlâl ediyor, İLO sözleşmelerini ihlâl ediyor. 2006 yılının Mayıs ayında bizim örgütlenmeye başladığımız süreçte Eczacıbaşı küresel sözleşme imzalamıştı -orda da sendikalaşma hakkına saygı göstermek var- bunu da ihlâl ediyor. Yeterli kamuoyu desteğimiz yok. Eczacıbaşı olunca zaten büyük medyada haberiniz çıkmıyor. Ne televizyonlarda, ne gazetelerde...


Sizi tanıyalım, ne zamandan beri E-Kart'ta çalışıyorsunuz, neler oldu, içerideki süreci anlatabilir misiniz?

İsmim Serap Çelik. İki buçuk senedir E-Kart'ta çalışıyorum. Arkadaşlar greve çıktıktan 15 gün sonra sendikaya üye olduk. İki ay kadar sendikaya üye olduğumuzu öğrenemediler. Sonra listeler müdürün eline geçmiş. Bu olaydan sonra her şey değişti, iş koşulları ağırlaştı, sendikalıları bir vardiyaya topladılar. Biz Kalite Kontrol'de göz kontrolü yapıyorduk. Bizi işten çıkarma gerekçeleri lise mezunu olmamızdı. Makinenin başına yüksekokul mezunu gerekiyormuş... Biz oradayken aldılar makineyi, iki ay denediler, makine hâlâ doğru dürüst üretim veremiyormuş. Diğer bölümden arkadaşlar getirmişler, bizim yaptığımız göz kontrollerini onlara yaptırıyorlarmış. Yani asıl amaç başka.

 

Sendikalaşma sürecini anlatır mısınız?

Sendikalı olduktan sonra üretim müdürü beni yanına çağırdı, “Ülkü’yü görevden alacağız, yerine senin gelmeni istiyoruz.” dedi. Ülkü benim en yakın arkadaşım, bunu biliyorlardı. Bizi birbirimize düşürmek istediler. Ben göreve başladım. Bekledikleri olmadı, birbirimize düşmedik, arkadaşlığımız devam ediyordu. Bu tutmadı. Bir gün sabah vardiyasında üretim müdürü tekrar yanıma geldi ve “Buraya sendikayı sokmayacağım.” diye tehdit etti beni.


Kaç kadın çalışıyor, ücret düzeyi?

Kadınların sayısı 18’di. Ben, 700 YTL ücret alıyordum. İki buçuk-üç senedir çalışıyorum, bir kere zam aldım. E- Kart'ta ücretleri birbirine söylemek yasaktı. O nedenle pek bilmiyorduk, ama ücretler arasında dengesizlikler vardı. Bizi lise mezunusunuz diye çıkarmışlardı ama süper maaş alan ilkokul mezunu amirler vardı. Hesap yapmasını bile bilmiyorlardı.


Niçin sendikalaşmak istediniz?

Ben daha önce çalıştığım yerlerde sendikalıydım, sendikanın getirdiği güzellikleri biliyorum. Bu işyeri hiçbir şey vermiyordu bize, bir kuru maaşı vardı. Zam ayları geldiğinde müdürün yanına gidip iki elimizi ovuşturup zam istiyorduk. Bu çok onursuz bir davranıştı. Ben sadece hakkım olanı istiyordum.


Size gelelim...

Benim adım Ülkü Kaderli, E-Kart'ta iki kere sendikalaşma hareketi oldu, ben ikisine de dahil oldum. 2005 yılında işe girdim. Kimse kimsenin ücretini bilmiyordu, ama bir süre sonra anladık ki ücretler arasında müthiş bir dengesizlik var. Yönetime yakınlar var, uzaklar var. Sizin en küçük hatanız ihtarname almakla sonuçlanıyor, yönetime yakın olanların hataları kapatılıyor. Bir sürü hak ihlâline karşı sendikaya girdik. Sonra tehditler başladı. Daha sonra Yıldız Hanım’ın bahsettiği süreç yaşandı.

Sonra sendikalaşma süreci yine başladı. Bana “Sendikaya bulaşmazsan seni istediğin bölümde, istediğin maaşla çalıştırırız.” dediler. Henüz üye olmamıştım, sesimi çıkarmadım.

O arada çok kötü hastalanmıştım. İşten hastaneye ambülansla götürdüler. Kıvranırken ambülans doktoru bana "Sendikalı mısınız?" diye sordu. Cevap verecek halim yoktu. Sonra Serap’a "Yönetimin talimatı var, sendikalı olsaydınız sizi götürmeyecektik." demiş... İnsanlık dışı bir şey. Bu bana çok ağır geldi.


Sizden niye şüpheleniyorlardı, daha önce sendikalıydınız diye mi?

Sendikadan ilk mektuplar geldiğinde ben elimde dolaştırdım mektubu, çünkü bize arada yemekler verirler, samimi ortam olur. Orada 'Eczacıbaşı kesinlikle sendikalaşmaya karşı değildir, bu sizin yasal hakkınız' deniyordu. Biz de Basın-İş’ten gelen mektupları, bana da ona da gelmiş diye dolaştırıyorduk ortalıkta. Oluşum hızlandı, insanlar işi ciddiye almaya başladılar, yönetimin tarzı değişti.

Yemekte bile sendikaya üye olmayan tek kişiyi bulup ona “afiyet olsun” diyorlar, bizi es geçiyorlardı. Psikolojik baskı yapıyorlardı yani. Üretimde de aynı şey geldi başıma. Üretim Müdürü çağırdı “Ben senle yola devam etmek istiyorum, ama sen ne yapacağını biliyorsun, senin yanlış yapmayacağına dair üstlerime teminat verdim.” dedi. Caydırmaya çalışıyordu. Üye olduğumu öğrendiğinde ise “Üretimi bilinçli olarak düşürmekten dolayı seni sorumluluktan alıyorum.” dedi. Ne zaman düşürmüşüm diye tarihleri istedim. İzinli olduğum tarihlerde beni üretimi düşürmekte suçluyorlardı. Bir senedir üretimi çıkarma açısından da, hatalı mal çıkmaması açısından da çok iyiydim. Sendikalı olduğumu söyledikten sonra tüm fikirleri değişti.


Siz de kalite kontrol bölümündeydiniz değil mi?

Evet, kredi kartlarına, GSM’lere yüzde yüz göz kontrolü yapıyoruz. İşten çıkarırken "Sizin yapacağınız işi makine yapacak." demişlerdi. Ama gördük ki bizim yaptığımız yüzde yüz görsel kontrol hâlâ devam ediyor, başka bölümden getirdikleri elamanlarla yaptırıyorlar işi; onlar da lise mezunu. Kredi kartının arkasındaki imza panelinin önünde de hologram vardır, makineler bu bölümleri görmüyorlarmış. Arkadaşlar makineden geçeni tekrar kontrol ediyorlarmış.

 

Özel bir baskı yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

Ben evliyim, iki çocuğum var. “Bu akşam mesai var, kalacaksınız.” diyorlardı. "Mesaiye kalır mısınız?" cümlesini biz hiç duymadık. Sindirmek için yapıyorlardı. Oğlum 9-10 yaşlarındaydı, mesaiden izin istemiştim, vermediler. Çocuk akşam 9’a kadar bekledi dışarıda. Bize mesailer 15 dakika önce söyleniyordu, kadınsın evinde bir sürü işin var. İş bitimine on dakika kala mesai bildiriliyordu. Bu yasal değildir, biliyorsunuz.


Sendikaya üye olmaya karar verdiniz, bu benim hakkım, dediniz... Peki işten atılırsam ne olur dediniz mi, zorladı mı bu soru sizi?

Eşim sigortasız çalışıyor, çocuklarım sağlık sigortasından yararlanıyorlar. İkimizin aldığı maaşla zor geçiniyoruz. Sendikalaşma süreci bende stres yaratmadı desem yalan söylemiş olurum. Biz daha önce Serap’la sendikalı olan bir yerden geldik. İşsiz kalmanın olduğunu da biliyordum bu süreç içinde, eşime de söyledim, "Ben her sene şu beyin bu beyin odasına gidip zam istemek istemiyorum, bu etik değil." dedim. Esasında durumumuz kötü değildi, üye sayımız gittikçe artıyordu. Kimleri gönderirsek bu iş sönümlenir diye düşündüler, onlara karşı gelebilecek insanları çıkardılar. Sendikayla birlikte işime dönmek istiyorum. Belki çok zam alamayacağız, ama herkes eşit olacak. Biz eşitlik istiyoruz, haklarımızın korunmasını istiyoruz. Onurumuzla çalışmak istiyoruz: Onurlu insan, onurlu işçi diyoruz.


Sizi tanıyalım, siz kendi açınızdan anlatabilir misiniz süreci?

İsmim Dilek Sarıgül, 2007’nin 25 Haziranı’nda girdim işe. İlk sendikalaşma dönemi yeni yeni bastırılmaya başlamıştı. Bir tanıdık vasıtasıyla girmiştim. Bana sendika olaylarından bahsetmediler. Büyük, kocaman, güzel, rahat bir işyeri, diye bahsettiler bana. Arkadaşların hepsi sıcakkanlıydı, hemen alıştık birbirimize. Sendika konusundan hiç bahsedilmedi. Bir önceki işyerimde de sendikalaşma faaliyetleri içinde yer almış, bu nedenle işten çıkarılmıştım.


Daha önce sendikal örgütlenme deneyiminiz vardı yani?

Evet vardı. Ondan önce de sendikalı işyerlerinde çalışmıştım, avantajlarını biliyordum. Dokuz ay sözleşmeli işe alınmıştım.

Sözleşmeli çalışmada iki ay deneme süresi var, dokuz ay da sözleşmeli olarak çalışıyorsunuz, bu süre bitince sizinle çalışmak istiyorlarsa, kadroya ayrılıyorsunuz. Arkadaşlarım bana örgütlenmeden bahsettiklerinde, sendika iyi bir şey, kadroya alınırsam ben de sendikaya girerim, demiştim. 16 Haziran'da greve çıkıldı, ben Nisan’da kadroya geçmiştim, yılım dolsun, sendikaya üye olayım, diyordum. Sendikalı arkadaşlardan bana gelenler oldu, "Grev var, sendikaya üye olun." dediler. Ben de üye oldum. İyi bir kız gibi göründüğüm için kadro zammımı da verdiler. İsimler ellerine geçtikten sonra şok olmuşlar tabii. Ama bu süreç çok karışık ve moral bozucuydu. Herkes birbirinden şüphe ediyordu.


Bir hamilelik meselesi varmış galiba, sizin arkadaşınız...

Evet, yukarıda bahsettiğim karışık süreçte iki kadın arkadaşımız hamile kalmıştı. Bizim bölümümüzde çalışan bir arkadaşımıza, "Sen kendini tut biraz, sonra düşünürsün hamileliği." dediler. Arkadaşım, bu işin hesabı kitabı olur mu, diye çok kızmıştı. Şu anda işten atılanlar içinde o da var ve beş buçuk aylık hamile. Morali çok bozuk olduğu için gelemedi, devamlı ağlıyor.

Esasında biz içeridekileri sendikaya üye yapmaya çalışan insanlardık. Aktiftik, diğerleri daha sakindi. Biz daha çok göze batıyorduk. Kameralarla 24 saat izliyorlardı bizi, zaten o nedenle bizi çıkardılar. Adım adım ilerlediler. Önce çay ocağını kaldırdılar... Orada toplanamaz hale geldik. Sonra mola saatlerimiz de bölündü, birbirimizden iyice kopardılar. Bir araya gelmemiz tehlikeliydi onlar için...


Evi siz geçindiriyormuşsunuz sanırım...

Evet, annemle birlikte yaşıyoruz ve evi geçindiren benim. Ayrıca kirada oturuyoruz. Bunu herkes biliyor. Annem bir önceki işyerinden sendikalaşma mücadelesi verdiğim için çıkarıldığımdan çok korkuyordu, "Yine çıkarılırsın." diyordu. Ben "Ya iyi olursa?" diyordum, çıkarıldım. Ama ben hâlâ iyi olacağına, kazanacağımıza inanıyorum...
Şu anda geçinmemiz zor, ama ben bunu zaten biliyordum. İçerideki arkadaşların bazıları benim için üzüldüklerini söylüyorlar, "Bir yardımımız olur mu?" diyorlar, sağolsunlar... Esasında hem benim haklarımı, hem de kendi haklarını korumak için yapmaları gereken tek şey sendikaya üye olmaktır.


Son olarak bir şey söylemek ister miydiniz?

Yıldız Ekiz: Şunu vurgulamak gerekiyor. E-Kart patronları greve çıkıldıktan sonra grevcilerin yerine yeni işçi aldılar, bu hukuka aykırı bir durum. İçerideki arkadaşlardan bazıları "Biz tarafsızız." diyorlar. Bu gün gelinen noktada artık tarafsızlık diye bir şey olmaz. E-Kart’ta işten çıkarmalar sürecek. Şu anda kriz var. Pek çok insan işten çıkarıldı, o nedenle pek çok yerde direniş var. Direnişlerin sürdüğü işyerlerine baktığımızda bunların hep sendikalı işyerleri olduğunu görüyoruz. Sendikasız yerlerde işçiler işten çıkarılıyorlar ve onlara sahip çıkan olmuyor. Bunlara karşı toplu tepki oluşturamazsak, hepimiz gitmek zorunda kalacağız. O nedenle kendi işyerimizde örgütlenmek, sendikayı hayata geçirmek ve aynı zamanda da diğer grevlerle ve direnişlerle ortaklaşmak zorundayız.

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 30, Nisan 2009)



● Krize Karşı Somut, Mütevazi Çözümler Üretmeliyiz Sayı 31, Haziran 2009

 

Krize karşı somut, mütevazi çözümler üretmeliyiz

Kriz devam ediyor, dolayısıyla kriz dosyamız da. Bu kez Işık Üniversitesi öğretim üyelerinden sendikalar üzerine yaptığı çalışmalardan da tanıdığımız, sosyalist-feminist iktisatçı Prof. Dr. Nurcan Özkaplan’la görüştük... Krize karşı suskunluktan çözüm önerisi olarak sunulan “pazara çıkmaya” kadar bir dizi durumu sorduk... İşte yanıtları...

 

Krizin patlak vermesinin ardından epey zaman geçti. Yoğun işten çıkarmalar oldu, insanlar işlerini kaybettiler, işsizlik rakamları korkunç, ama sokağa baktığımızda her şey eskisi gibi devam ediyor gibi. Ciddi bir suskunluk var, bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Belirsizlik çok fazla, kimse ne olacağını öngöremiyor. Kriz uzmanı değilim, ama anladığım kadarıyla bu kriz, 1929'daki büyük buhrandan sonra o ölçekte, o büyüklükte ikinci kriz. Yani yeni bir şey bu. Bunu vurgulayan çok az Ortodoks, liberal iktisatçı var... Geri kalanı politik kaygılarla kriz döneminin daha rahat geçeceğini, bir noktadan sonra genişlemenin başlayacağını, su yüzüne çıkacağımızı söylüyorlar. Oysa global bir kriz bu, bütün dünya sarsıldı. Türkiye de bu global zincirin içinde. Her ülke başka biçimde etkileniyor. Türkiye’ye baktığımızda dediğiniz gibi reel sektör etkilendi. Bunlar; ihracat yapan otomotiv, gıda, tekstil, cam ve bunlara girdi sağlayan yan sektörler.

İlk olarak cari açığı çok büyük olan bir ülkeyiz. Yani çok borçlu olan bir ekonomiyiz. Şu sırada tabii cari açığımız azaldı çünkü ithalat da azaldı, ihracat da azaldı. İhracat sektörünün çökmesi ve cari açıktaki geçici iyileşmenin iyimser bakmamızı gerektiren bir durum olmadığını düşünüyorum ben. İhracatı çok önemli olan Uzakdoğu ülkeleri, Latin Amerika ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri gibi biz de uzun dönemde daha da kötü etkileneceğiz. Çünkü hem ihracatımız hem sanayi üretimimiz girdi ve hammadde olarak ithalata çok bağlı. Yani ihracat yapabilmek için de ithal girdi ve hammadde kullanıyoruz. Şu anda ithal girdi azaldı. Krizle mücadele taktiği olarak talep artsın, genişletici politikalar uygulansın, yatırımlar artsın ki istihdam artsın, şu krizden kurtulalım, diyorlar. Ama yatırım yapabilmek için ithalat da yapmak zorundalar. Neyle ithalat yapılacak, kurlar da yükseldi zaten, ayrıca ihracat için de dış talep yok.

Bunun istihdam boyutuna gelince. Bahsettiğimiz sektörler toplam istihdamın bir bölümünü karşılayan sektörler. Kadın istihdamının yoğun olduğu gıda, tekstil gibi sektörlerde yaşanan daralma kadın işsizliğini de çok artırır. Ama ABD ve Avrupa’da olduğu gibi finans krizi yok, şu anda olumlu görünen nokta bu... Bankalarımız sağlam gibi görünüyor. Anladığım kadarıyla şimdilik aldıkları sendikasyon kredilerini ödeyebiliyorlar, ama temel bankacılık işlerini yapmıyorlar. Ticarete, sanayiye kredi vermiyorlar, çünkü dediğim o belirsizlik var. Devletin kağıtlarını alıp devlete borç veriyorlar. Bu çarkın bir yerlerde tıkanacağını düşünüyorum. İkinci ayak bu.

Üçüncü nokta da perakende ticaret, lokanta, otel, yemek-içmek gibi hizmet sektörü krizden etkilenmemiş görünüyor. Onun nedeni henüz gıda tüketimimizi kısmadık. İnsan belli yaşam standardını sürdürmeyi ister ya. Önce neyi kısacağımız sınıfsal olarak değişir ama ortalama olarak, eğlence, seyahat, giyimi kısarız önce, en son kısacağımız gıdadır. Biraz o gecikmenin etkisi var sanıyorum. Hizmette canlılık hâlâ devam ediyor. Krizin çok uzun süreceği ortaya çıkarsa, diğer bütün bağlantılarla birlikte insanlar daha çok işsiz kalıp fakirleşirse, gıda tüketimimizi de kısacağız. İstihdamın yüzde 60’ını sağlayan hizmet sektöründe de işten çıkarmalar başlayınca o zaman felâket olur diye düşünüyorum. Bu anlamda uzun dönemde karamsarım.


Ekonomiye para girdiğini, bununla idare ettiğimizi söyleyenler de var, siz ne düşünüyorsunuz, ayrıca kayıtdışının varlığı sizce süreci geciktirebilir mi?

Mutlaka, Türkiye’nin ortalama ekonomisinin yarısının kayıtdışı olduğunu düşünüyoruz, hem vergi ödememe anlamında, hem de sigortasız çalışma anlamında, zaten hizmet sektöründe de istihdamın büyük bir bölümü kayıtdışı. Sanıyorum çok büyük bir sermaye çıkışı olmadı. Sıcak para dediğimiz spekülatif sermayenin bir kısmı çıktı, ama çok büyük bir kısmı çıkmadı. Kurdaki yükselmeye bağlı olarak, faizler de ABD ve Avrupa’ya göre hâlâ yüksek. ABD’de faiz yüzde birlere indi, bizde yüzde 12’lerde ve yüksek sayılır. Ayrıca İMF’den gelecek olan para meselesi var, bu da insanlara güven veriyor. Çok büyük sermaye çıkışı olursa saydığımız uzun dönemli etkileri olmadan da biz zaten mahvoluruz. Kayıt dışı parasal enjeksiyonlar gelince onlar da vardır mutlaka.


Son dönemlerde krize karşı önlem diye tüketimin teşvik edilmesi girişimleri var. Bu, ideolojik olarak da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor, Türk-İş de üyelerine “pazara çıkın” çağrısı yaptı. Avrupa’da sosyal demokrat sendikaların bazıları bir kerelik 300-400 Euro’luk ödeme yapılmasından sonra bunu öneriyorlar, siz ne dersiniz?

Nakit önlem belki olabilir. Ama ben makro baktığımda ne dünyada ne de Türkiye’de Keynesyen politikaların uygulanabileceğini düşünmüyorum. Sermaye birikim sürecinin gelmiş olduğu aşama açısından bu mümkün değil. Bunun için ücretlerin arttırılması lâzım, geleceğe ilişkin belirsizliği ortadan kaldırması lazım. Çoğumuz bazı harcamaları kıstık, niye kıstık, çünkü ne olacağını bilmiyoruz. Ben devlet memuruyum, sanki garantiliyim gibi görünüyor ama ben de maaşımı alamayabilirim. Dolayısıyla geleceğe ilişkin kuşkunun ortadan kalkması pek mümkün gibi görünmüyor. İkincisi kamunun harcama yapması lâzım, kamu neyle harcama yapacak, zaten bankalardan borçlanıyor.


Kamu yatırımlarının artırılması deniyor...

Çok mümkün görünmüyor bana, o süreç bitti gibi. Özelleştirilmeyen bir-iki kamu kuruluşu kaldı. Kamu nereye, neyle yatırım yapacak? Çok borçluyuz. İşsizlikteki patlama bizim ifade ettiğimiz gibi gerçek rakamlara yakın bir biçimde telafuz edilmeye başlandı. Yüzde 25’e yakın işsizlik oranı veriliyor; yani beş-altı milyon kişi işsiz.

İşsizlik hem krizden dolayı hem de Türkiye’ye ilişkin yapısal nedenlerden dolayı yüksek, iki faktör var yani. Kriz nedeniyle işsizlikten bahsediyorlar ama yapısal nedeni hiç söylemiyorlar. En liberali, dürüstü bile söylemiyor. Hâlâ kamu yatırım yapsın, özel sektör teşvik edilsin yatırım yapsın, istihdam artar işsizlik düşer, diyorlar. Hayır yok öyle bir şey. Son beş-altı yıla bakın. 2002-2007 arası AKP’nin en parlak dönemi; Türkiye’nin büyüme hızı yüzde 6-7 oranında ama istihdam artmadı. Niye artmadı, çünkü büyük sermaye işçi yerine teknolojiyi ikame etti. Makine teçhizat yatırımı arttı. Bunu söylemiyorlar. O dönemdeki kur ilişkisinden, yani ithalatın ucuz olmasından dolayı makine ve teçhizat ucuzdu, ithal ettiler. Yeni eleman almadılar, teknolojiyi yenilediler. Ben ithalatın pahalanmasına rağmen bu eğilimin de devam edeceğini düşünüyorum. Hem dünyadaki hem Türkiye’deki sermaye birikiminin akışına bakmak lâzım, nereden çıkıyorlar? Sanayi üretiminden çıkıp onları gelişmekte olan ülkelere postalayıp, daha çok enerji ve komünikasyon alanına yatırım yapıyorlar. Türkiye’deki büyük sermaye de onu yapıyor. Sabancı, Koç hepsi daha çok enerji ve iletişime kaydırıyor yatırımı. Tekstil gibi sektörleri de bölgesel kalkınma, bölgesel asgari ücret tartışmaları çerçevesinde doğuya kaydırıyorlar. Orada da insanları köle ücretleriyle çalıştıracaklar ve kesinlikle istihdam artışı filan da sağlanmayacak. Sermayenin değersizleşmesini engelliyorlar bu yolla.


Ama artı-değer azalmıyor mu, kâr oranlarında bir düşüş ortaya çıkmaz mı?

Evet, kâr oranlarında belli bir düşüş olabilir, ama çok yüksek bir oran olacağını zannetmiyorum...

Dünya ticaretinin daralmasına bir çözüm bulmaları da lâzım. ABD daha rahat buluyor, o tek bir ülke. Hükümeti karar veriyor; Keynesyen politikaları uyguluyor. AB’ye göre rahat uygularlar. AB bunu yapamaz çünkü çok farklı çıkarlar var. Fransa'sı var, Almanya'sı var, güney ülkeleri var, tek hükümet, tek devlet değil. Dolayısıyla sektörel dağılımın coğrafi durumuna baktığınızda genel eğilim -ticaret de daraldığına göre- hizmet sektörlerini kapsayan diğer alanlara sermayeyi kaydırmak ve oradaki kâr oranlarını yükseltmek gibi geliyor bana.


Alternatif enerji önerileri de çok fazla yapılmaya başlandı şu sıralar...

Kesinlikle, bunun tarımla bağlantılarını pek bilmiyoruz. Türkiye’de de tarımda çok büyük dönüşümler yaşandı. Gübre Yasası, biyo yakıt, toprak yapısı, ürün bileşimi değişti. Tarım tamamen çok uluslu şirketlerin eline verilerek, o alanda da yapısal dönüşüm sağlandı. Dolayısıyla enerji deyince, tarım sektöründeki dönüşümü de işin içine katmak lâzım. En son tartışılan İsrail’in mayınları temizleyerek toprağı alma meselesi de böyle... Orada tarım yapacak adam. Dış ticaret engelini, biyo teknoloji, GDO’lu ürün ihracatıyla aşmayı düşünüyorlar, diye düşünüyorum. Alternatif enerji de bu noktada gündeme gelebilir. Sermayenin tahmin ettiğimizden fazla çevreci olacaklarını düşünüyorum. Zaten feminist oldular biliyorsunuz.


Krizin başlangıcında kadın istihdamı açısından iki eğilimden bahsediyordunuz. Yoğun kadın işsizliği de yaşanabilir, ama çok ihtimal vermemekle birlikte ikinci eğilim olarak da kadın istihdamı artabilir demiştiniz... Çalışma bakanı da, kadınların iş araması işsizliği arttırıyor demişti. Kadın istihdamında bir kıpırdama var mı, ikinci eğilim belirginleşiyor, diyebilir miyiz bu durumda yoksa başka bir şey mi var?

İkinci eğilim ağır basıyor diyemem. Kocası işsiz kaldığı için daha önce ev kadını olanlar iş aramaya başladı ve bir kısmı da bulacak tabii. Bu tamamen krizin ve yoksullaşmanın getirdiği bir çaba... Peki bu kadınlar nerede istihdam edilecekler? Yaşlarını, başka özelliklerini bilmiyoruz, orta gelirli de olabilirler, ama yoksul olduklarını varsayalım. Belli bir yaştan sonra kadınlara zaten çok kapalı olan işgücü piyasası, böyle bir kriz döneminde iyice kapalı bir hale gelir. Hangi işler olabilir? Öncelikle hizmet sektöründeki düşük ücretli, güvencesiz işler benim aklıma geliyor. İkinci olarak özellikle bankacılık, medya vs. gibi yerlerde bir tür yer değiştirme etkisi olur. Yüksek ücretli kıdemli kadınların yerini genç, eğitimli, daha düşük ücretli kadınlar alır. Pozisyonlar arasında ücret farklılıklarını iyice açacak bir şeyler yapmaları mümkün hale geliyor, bankacılık sektöründe de medyada da...

Daha güvencesiz kötü işler dediğimizde bir de ev eksenli çalışma aklıma geliyor; bu artabilir.

Ev eksenli çalışmanın daha çok tüketim mallarına yönelik ürünler üreten tipi artabilir. Sanayi de tıkandığı için üretim zincirlerine parça üreten kadınlar azalmış olabilir, diye düşünüyorum. Bu, tamamen tahmini elbette.

İş arayan kadın sayısının artması, doğrudan doğruya kriz nedeniyle gelir kaybını telafiye yönelik bir çaba. Ama belirgin hale gelmiştir demek çok zor. İşgücü piyasasının bir durumu var. Zaten çok az istihdam sağlıyor ve kadına kapalılığı çok yüksek düzeyde.

Ama şöyle bir şey de olabilir, ücret dışı maliyet de işveren açısından çok önemli. Bunu son istihdam tasarısında da gördük. Ulaşım, kreş, öğle yemeği, sağlık vs. gibi harcamaları hemen kıstı sermaye kesimi. Bu tür maliyetleri daha düşük olan emeği tercih edebilir.

Kadın işgücü istihdamı açısından farklı etkenler söz konusu. Elektronik sanayinde birkaç fabrikada bizzat gördüm; kablo işi var. Dünyada kadın işi olarak çok meşhurdur bu. Özellikle Uzakdoğu’da yaygın ama ben Türkiye’de de gördüm. Kadınlar büyük platformlara kablo yerleştiriyorlar. Şöyle bir süreçten geçerek kadın işi olmuş; bu iş önceleri erkek işiymiş, 10 yıl öncesine kadar onlar yapıyormuş kablo işini. Ama sonra görülmüş ki kablo işinde kariyer yapmanın önü çok tıkalı. En fazla o bölüm şefi oluyorsun. Müdür filan yok bu alanda. Buna düşük ücretleri de eklerseniz meslek okulu mezunu erkekler, o işi terk ederek daha yüksek ücretli, hiç olmazsa kariyer yolu açık başka işlere gitmişler. Onların yerini kadınlar almış. Dolayısıyla bizim imalat sanayiinde çok az kadın var, ama bu tür bir yer değiştirme etkisiyle erkeklerin terk ettiği sanayi işlerine kadınlar girebilir, diye düşünüyorum. Bu cam da olabilir mesela... Kadının görünmeyen emeği ile istihdamı arasında bir süreklilik var; patriyarka-kapitalizm işbirliği anlamında. Ama erkekler terk ettiyse ve sermayenin ihtiyacı varsa, ne kadar erkek işi olursa olsun, kadınları bazı alanlara alabilirler.


Genel anlamda krize karşı ülkede ne tür mücadele yürütülebilir, sendikalar, muhalif hareketler, kadınlar ne yapabilirler, aklınıza ilk gelenler neler?

Çok atıl kaldık, ideoloji olarak bunu sağlıyorlar. Orada ciddi bir kasıt var. Ne kadar radikal olursa olsun, bazı taleplerimizi bir araya gelip haykırmamız gerekiyor. Bütün örgütlerin, ama daha çok da bunu sendikaların yapması lâzım... Öncelikle çalışma saatlerinin azaltılması. Türkiye Romanya’dan sonra bu açıdan ikinci geliyor. Resmi AB istatistiklerine göre haftada 70 saat. Krize rağmen, 35 değil, 45 değil; 70 saat. Biz ona 80 diyelim. Hizmet sektöründe hatta bunu bile geçiyor. Dolayısıyla iş saatlerinin kısaltılması çok radikal bir talep.
İkincisi; kreş, doğum izni vs. konularındaki hak ihlallerine karşı çıkmak, yeni düzenlemeler istemek. Bu konularda da sesimizi yükseltmek. Bunu yapmak zorundayız. Sendikalar bu süreçte bence üye sayısını artırmaya çalışmalı. Novamed gibi, DESA gibi parça parça olumlu kadın direnişi örneklerimiz var. Bunların sayısını artırmamız gerekiyor. Sendikalar kampanya yapsın, kadınları, gençleri, ev eksenli çalışanları örgütlemek için. Bunu yaygınlaştırmak lâzım...


Petrol-İş Sendikası böyle bir çalışmaya başladı...

Çok iyi. Başka çare yok zaten. Kriz var diye zaten güvencesiz olan çalışma koşullarının işçinin, emekçinin iyice aleyhine döndürülmesine karşı çıkmamız gerekiyor. Mevcut zeminimizde direnmemiz gerekiyor. Kriz nedeniyle üzerimize sinen o ataleti silkip atacak bir ideolojik saldırıya ihtiyacımız var. Kriz uzun sürecek çünkü. Kadınlar açısından da ayrımcılığı deşifre etmek, ortaya çıkarmak ve ona karşı çıkmak gerekiyor. Mümkün olduğu ölçüde dayanışma sergilememiz lâzım. Bunu kooperatiflerle mi yaparız, eskiden mahallerde direniş komiteleri filan vardı, öyle mi yaparız bilemiyorum. Bir de şu sıkıntımız var, kitlesel gösterilerle bazı şeylere itiraz ediyoruz ama onun yerine “şunu koyalım” diye bir şey diyemiyoruz. Hem kendimize hem de diğer insanlara karşı inandırıcılığımızı artırmak için daha somut, mütevazi çözümler üzerinde durmalıyız.


Ne olabilir bunlar?

Belli mahallelerde insanların ihtiyaçlarını, kadınların ihtiyaçlarını -buna taciz de dahil olmak üzere- komiteler, kooperatifler gibi sorun çözme mekanizmaları kurarak halletmek. Bu, işsize her türlü maddi ve ayni yardımdan başlayıp, sendikalı olduğu için atıldığında ona destek olmaya, çocukların eğitimine kadar gider. Çünkü, kadınların kriz nedeniyle yükü artacak. Kriz nedeniyle sağlık, eğitim, bakım gibi alanlara ulaşmak zor olacak. Günlük hayatın dönmesi için yapılan bu faaliyetlerin büyük bir bölümünü kadınlar üstlenecek, bu yükü paylaştırmamız lâzım.

Söyleşi: Necla Akgökçe

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 31, Haziran 2009)



● Kadınların Durumu Esasında Çok Zordu Sayı 31, Haziran 2009

 

Kadınların durumu esasında çok zordu

Daha önceden Halil Bezmen’e aitmiş, o Amerika’ya gidince eski eşi Selma Türkeş’e ve eşinin kardeşine kalmış. Edirne Giyim Sanayi A.Ş’den bahsediyorum. Ağırlıklı olarak kadınların çalıştığı fabrikada, dünyanın tekstil devlerine yönelik üretim yapılıyor. Ama sendikal haklar hiçe sayılıyor, kadın hakları çiğneniyor... Orada olup bitenleri TEKSİF Sendikası işyeri temsilcisi iki kadın arkadaşla konuştuk...

 

İsiminiz, soyadınız, kaç yıldır Edirne Giyim’de çalışıyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz anlatın biraz?

İsmim Sevim Karaman, 12 yıldır Edirne Giyim’de çalışıyorum. Evliyim, iki çocuk annesiyim. Boss pantolon grubunda kol, kenar işi yapıyorum. Son bir yıldır da sendika temsilciliği görevini yürütüyorum.


İşyeri nasıl bir yer, kadın ağırlıklı galiba, siz nasıl temsilci seçildiniz, greve nasıl gidildi?

Edirne Giyim kadın ağırlıklı bir işyeri. Seçilmedik, atanarak geldik. Hepimiz atamayla geldik. Son iki yıldır işçiler sendikasız olarak taşeron firma üzerinden işe alınmaya başlandı. Böylece sendikalı arkadaşlarımızla sendika üyesi olmayan arkadaşlarımız aynı bantta çalışırken, farklı ücret almaya başladılar. Sendikalıların ücreti daha yüksek, taşerona bağlı olarak çalışan sendikasızların ücreti ise daha düşüktü. Yine aynı dönemde sendikalı arkadaşlarımızın sayısı azalmaya, sendika üyesi olmayan arkadaşlarımızın sayısı artmaya başladı. Sonra sözleşme süreci geldi, patron sözleşmeye oturmadı. Masaya oturmaması nedeniyle süreç kilitlendi ve grev kararı alındı. Greve çıkmak zorunda kaldık. Bu süreçte işveren noter ücretlerini kendisi ödeyerek sendikalı olan arkadaşlarımızı baskıyla sendikadan istifa ettirdi. İzinde olan arkadaşlarımız vardı. Onların evlerini aradılar, "sendikadan istifa etmezseniz izinden gelmeyin" denildi.


Fabrikaya girdiğinizde sendika örgütlü müydü, yoksa sizin çabanızla mı örgütlenme sağlandı?

Ben 1997’de işe girdim, o zaman işyerinde sendika vardı ve herkes sendika üyesiydi. Son iki yıldır alınan işçiler taşerona bağlı alındığı için sendikasızlar.


Greve kaç kişi devam ediyorsunuz?

Seda Alacalı: 4 kişi başladık. Biri 16 yıldır sendikayla çalışan bir insan, patronun bazı vaatlerine kanarak grev yerini terk etti. İşe geri döndü. Üstelik emekli olmuş bir insan bu... Ama işveren de vaatlerinin gerçek olmadığını söylemiş ona, kandırıldı yani. Böyle işte. Şu anda üç kişiyiz. Üçümüz de temsilciyiz.


Çalışma koşullarının çok ağır olduğunu duydum. İşçi kadınlar üzerinde ise daha yoğun baskı varmış. Hamile kalmayın diye baskı yapıldığı gibi, hamileleri de işten çıkarıyorlarmış galiba?

Sevim: Evet öyle yapıyorlar. Normalde 7.5-8 saat çalışmamız gerekirken 10 saat, 12 saat, 16 saat, bazen 18 saate kadar çıkıyordu çalışma süresi. O kadar yoğun çalışıyorduk. Bazen çocuğumu üç hafta görmediğim oluyordu, hiçbir sosyal hayatımız yoktu. İşe girerken hemen hemen tüm arkadaşlarımıza "ilk üç yıl kesinlikle hamile kalmayacaksınız" deniyordu. Bir anlaşma yapılıyordu, ama bu sözlü bir anlaşmaydı. İşe girmek için hamileliğini gizleyen, ya da baskıya dayanamadığı için kürtaj olan arkadaşlarımızın olduğunu hatırlıyorum. Böyle şeyler çok yaşadık.


Kadın işçilerin beden haklarına yönelik ihlâller bunlar ama....

Sevim: Evet, böyle şeyler de yaşadık. Hamile kalan arkadaşlarımızın bazıları da hamileliklerinin altıncı, yedinci ayında işten çıkarılıyorlardı. Onlara "doğumdan sonra işe tekrar alacağız" diyorlardı. Ama doğum sonrası gelenleri sendikasız olarak asgari ücretten işe alıyorlardı.

Seda: İşe girerken arkadaşlarımıza "sendikaya üye olmayacaksın" diye bir kağıt imzalatıyorlar. Bunu yasal olmadığı için bize göstermiyorlardı. Arkadaşlarımız "biz kağıt imzaladık" diye korkuyorlar, üye olmuyorlardı. Oysa bu yasal değil.


Peki siz işe girerken “hamile kalmayacaksın” baskısı yaşadınız mı?

Evet, benim bir çocuğum var. İşe başladığımda çocuğum bir yaşındaydı, bana "Çocuğun bir yaşına gelmiş, kardeş düşünüyor musun, ilerleyen zamanlarda çocuk yapmaya niyetin var mı? Şimdiden söyle, çocuk yapacak kadınlarla bizim işimiz yok, bize garantisini ver." denildi. Ben bu konuda çok baskı gördüm... İşe girmekten vazgeçmeyi bile düşündüm bir ara. Bir odaya giriyorsunuz, burada şefler, müdürler dört-beş kişi var, sırayla oturuyorlar, hepsinin başına gidiyorsunuz, sırayla "çocuk yapacak mısın, çocuk yapacak mısın?" diye soruyorlar. Ön görüşmeden sonra evraklarını hazırlıyorsun, bir görüşme daha yapılıyor. Orada müdürler görüşüyor. Kağıtlara bakıyorlar, "Bir çocuğun var, bir çocuk daha yapmayı düşünüyor musun?" diye soruyorlar. Kağıt imzalatılmıyor ama psikolojik olarak bu baskı size yetiyor.

Sevim: Bu korkuyla birçok arkadaşım ikinci çocuğa asla yönelemediler.

Seda: Doğurmak senin tercihine kalmış bir şey değil, işveren sana "doğurmayacaksın" diyor, doğurmuyorsun. Edirne’de başka fabrikalar da var, diğer yerlerde süt parası veriliyor, doğum izinleri kullanılıyor. Edirne Giyim Sanayii'nde böyle bir durum var. İşverenden çıkmıyor bu para, neden yapıyor o halde bilemiyorum...

Belki de hamile kalanın yerine başkasını almak zorunda kaldığında aynı hizmeti alamayacağını düşünüyor. Herhalde bundan...

Ayrıca işyerinde de kamera vardı, sürekli "Yerine geç kamera, saçını tarama, lavobaya gitme, kamera var." diye uyarılıyorduk.


Siz ne zaman sendikaya üye oldunuz?

Seda: İşe girdikten iki hafta sonra sendikaya üye oldum. Taşeron zaten daha sonra girdi.


Sendikaya söylediniz mi peki kadınlar üzerinde bu tür baskılar var, diye...

Bu tür şeyler pek dile getirilen şeyler değildi. İşyerinde bu kabullenilmişti. Yıllardır yapılıyordu...

Sevim: Devamlı yaşadığımız için bunun normal olduğunu, yasadışı olmadığını sanıyorduk. Yasadışı olduğunu biz sonradan öğrendik.


Bantta çalışıyorsunuz herhalde, peki bantta çalışanlara özgü bir uygulama mıydı bu?

Sevim: Hayır, fabrikanın her bölümünde bu uygulama geçerliydi. Pantolon, ceket çıkıncaya kadar, her bölümünde...


Uluslararası markalara üretim yapılıyor değil mi, hangi markalar ve bunlara sendikal baskı yapıldı mı?

Evet, Hugo Boss, Eduard Dressler, Emilio Guido, Kiğılı, Vakko, hepsine duyurduk. Daha sonra ITGLWF ve ETUF:TCL’yi, Almanya’daki kardeş sendikamız IG Metal’i de bilgilendirdik... Hemen markalara yazdılar ama bir cevap alamadık. Biz de İzmir de Hugo Boss’un ana fabrikasının önünde Petrol-İş’e, Tek Gıda-İş'e bağlı sendikalar olarak bir basın açıklaması yaptık. Hugo Boss’tan hâlâ bir ses yok. İç piyasa daha duyarlı davrandı, Kiğılı devam ediyor. Ama Vakko, "Bize üretim yapan bir işyerinde sendikal hakların ve kadın haklarının ihlâl edilmesini kabul edemeyiz." dedi ve siparişleri kesti.


Fabrikadaki yaşam ve mesai ücretleri nasıldı?

Seda: Bir kadınsın ama posta başı olarak görev yapan insanlar genelde erkek. Tuvalete gideceksin, ondan izin almak zorundasın. Belli yemek ve çay saatleri vardı. Onun dışında tuvalete gidemiyordunuz, kadınların özel durumlarında bile tuvalete gidemiyordunuz. Yemek ve ihtiyaç saatleri var. Gidiyorsun izin istemeye “İstirahat saatini bekleyeceksin.” diyor sana, olur mu? "Ben kadınım, benim her türlü halim olabilir, böyle davranamazsın." diye çok çatıştım. Düşünün, kadınsınız, lavaboyu kullanmak için her şeyinizi bir erkeğe anlatmak zorunda kalıyorsunuz... Kadınların durumu çok zordu esasında. Kreş vardı işyerinde, ama bir arkadaşımın çocuğu bulaşıcı hastalık şüphesiyle eve gönderildi bir gün. Arkadaşıma izin vermiyorlar, ama çocuğu kim götürecek? Eşini çağırdı, hastaneye götürdüler bulaşıcı hastalık olmadığına dair rapor alınmasına rağmen çocuk kreşe alınmadı. Anneye de izin verilmedi... Bir süre başkasına baktırmak zorunda kaldı çocuğunu. Buna çalışmak mı denir... Başka yerlerde bu tür sorunlar hemen çözülür.


Mesaileri önceden haber veriyorlar mıydı?

Sevim: Hayır verilmiyordu, en büyük zorluklardan biri de oydu. Mesai bitimine bir saat kala, bazen mesai bittikten sonra haber veriliyordu.

Seda: "Sen mesaidesin." diyor ve çekip gidiyordu şefler. Benim eşim de mesaili çalışıyor, çocuğum da var... Nasıl ayarlayacağız çocuk bakımını, bunu düşünen yok. Ayrıca gece mesailerinde her semte servis yok. Belli bir merkeze kadar gitmek zorundasın, dolana dolana 1 saatte gidiyor servis. Sabahın 5’inde kucağında çocukla kalakalıyorsun, sarhoşla da karşılaştım sarkıntılık yapan da oldu. Çünkü beni karşılayacak biri yoktu. Şoförün insafına kalmış. Bazıları acıyıp götürüyor ama çoğu da "Götürmek zorunda değilim." diyor.

Sevim: Ben köyde yaşadığım için daha rahatım bu konuda. Köye servis geliyor. Zaten orada herkes birbirini tanıyor.


Diğer arkadaşlarınız da benzer sıkıntılar yaşıyorlardır herhalde, sendikalı olarak sorunları aşmak daha kolay, sizce onlar niye katılmıyorlar sürece, korku mu, baskı mı, geçim derdi mi?

Seda: En başta geçim derdi var. Edirne küçük bir yer. Fazla iş olanağı yok. Aynı yerde karı koca çalışıp kirada olan ve çocuk okutan insanlar var. Edirne Giyim’de tek avantaj düzenli para almak. İnsanların kredi borçları var. Bazılarının eşleri veya akrabaları da aynı yerde çalışıyordu, “Sendikadan istifa etmiyorsun, ben de kocanı işten çıkarırım veya ablanı işten çıkarırım.” diyorlardı. Bu tür baskılar vardı.


Ortalama ücretler arasında fark var mı?

Seda: Asgari ücretin biraz üzerinde ücret alıyorduk, ayrıca taşeronda çalışanlarla sendikalılar arasında da ücret farkı var. Sendikalılar daha fazla ücret alıyor, en azından 100 TL oynuyor arada. Sendikalar konusunda arkadaşlarımız çok bilinçsiz. Kağıt imzaladılar ya üye olursam beni işten çıkarırlar, kağıt da imzaladım diyorlar. Oysa bu durum yasal değil. Bilmiyorlar...


Kaç gündür grevdesiniz, içeride bulunan arkadaşlarınızın size karşı tutumları nasıl?

Seda: 54 gündür grevdeyiz, arkadaşlarımızın tutumu iyi esasında. Çünkü onların yapamadıkları şeyi biz yapıyoruz. Sendikalı olmak sonuçta onların da yararına...

Sevim: Bizi grev yerinde en rahatsız eden şey, kamera ile gözetlenmek. İki kadınız biz, orada her türlü davranışlarımız gözetleniyor... Rahatsız oluyoruz. Patron her şeyimizi izliyor. Gelen misafirlerimiz de gözetleniyor.


Nasıl devam ediyorsunuz, grevin gidişatını nasıl görüyorsunuz?

Biz biraz daha bilinçliyiz herhalde, umutluyuz, arkamızda bizim gibi düşünenler olduğunu biliyoruz, sürekli ziyaretimize gelenler var...


Kadınlardan özel bir şey bekliyor musunuz?

Seda: Biz kadın derneklerine gitmeyi düşündük, onlardan destek bekliyoruz. Çünkü biz kadın olduğumuz için baskı gördük... Ve iki kadın direniyoruz orada. Bir ay önce de İstanbul’a gelmiştik, başka yerleri değil, Emine Abla'yı görmek istedik. Ne yapmış, nasıl direnmiş ondan öğrenmek istedik, çünkü o da tek başına bir kadın. Gittik ve onunla tanıştık.
Sevim: Emine Abla'ya dayanışma istediğimizi ilettik, çok memnun oldu. Onu gördükten sonra bakış açımız da değişti. Döndükten sonra anlattım eşime de, "Ben de sonuna kadar arkandayım." dedi. Bu benim için çok iyi bir şeydi.

Seda: Emine Abla tek kişi duruyor orada. Biz iki kişiyiz... Dayanışma imkânımız var birbirimizle.


Bazıları çocuklarımın geleceği, diyor grev vs. gibi eylemlere katılmama gerekçesi olarak, sizin de çocuklarınız var, ne düşünüyorsunuz?

Seda: Esasında biz de çocuklarımızı düşünüyoruz, maddi bir şey düşünmüyoruz, ama onlara hak aramanın önemini gösteriyoruz. 7 yaşında bir kızım var. En ufak bir şey olsun, “Greve çıkacağım.” diyor. Hakkını arıyor, düşünün daha yedi yaşında. Çocuklar görerek öğrenirler. Ben onun isteğini yapmadığımda böyle diyor...

Şu anda 650-700 Lira maaş alıyorum. Sendika gittiğinde bu ücret daha da düşecek, bu benim emekliliğime de yansıyacak, çocuğumun geleceğine de... Belki ileride çocuğumun maaşına da yansıyacak.

Fabrikada 1200 kişi çalışıyor ve dört kişiye bir şef düşüyor. Hepsinin maaşı da bizden yüksek. İşletme içindeki şeflerin sayısını düşürmesi lâzım gelirken, kalkmış üç kuruşa çalışan insanın maaşını düşürmeye çalışıyor. Sonuna kadar hakkımızı savunacağız, başka yolu yok.

İzinde olan arkadaşlarımıza da sendikadan istifa etmedikleri takdirde işten çıkarılacaklarını söylemişler...

Grev çadırını kaldırmak istiyorlar. Bizi içeri sokmak istiyorlar. Bizim içeri girmemizle örgütlenme bitmiyor ki, devam edeceğiz örgütlenmeye. İyi sonuçlar bekliyoruz. Avrupa sendikalarından destek ve dayanışma bekliyoruz. Umutluyuz, dayanıyoruz, hak aramak çok güzel bir şey... Arkadaşlarımızın bizimle konuşmaları, selam vermeleri bile yasak, ama onların bizi desteklediğini biliyoruz. Biz içeride çalışan 1200 kişi için de direniyoruz.

Söyleşi: Necla Akgökçe

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 31, Haziran 2009)



● Mikropres'ten Tülay Nalbant: "Sendikamız Olsaydı Daha Güçlü Olurduk" Sayı 31, Haziran 2009

 

Kriz bahanesiyle işten atılmalar sürüyor. Mikropres'ten Tülay Nalbant: "Sendikamız olsaydı daha güçlü olurduk"

 

Tülay Nalbant, kriz nedeniyle işten atılanlardan biri. Metal sektöründe üretim yapan Mikropres işyerinde yaşanan atılma sürecini ve sonrasını kendisinden dinleyelim dedik.

 

Sizi tanıyabilir miyiz, isminiz nedir, evli misiniz?

Adım Tülay Nalbant. Gebze'de yaşıyorum, 31 yaşındayım. İki hafta sonra evleneceğim. Şimdilik ailemle birlikte yaşıyorum, annem babam ve kız kardeşlerimle. 5 kız kardeşiz. Kardeşlerimden biri okuyor, diğerlerimiz çalışıyor. Onlar da fabrika işçisi.


Yeni bir işe girmişşisiniz. Hem evliliğinizi hem de yeni işinizi kutlarız. Atılmadan önce, Mikropres'te ne iş yapıyordunuz?

Yaklaşık iki yıl Mikropres'te çalıştım. Ben Mikropres'in Bosch markasına bakılan bölümünde çalışıyordum. Matkap uçlarının kontrolü ve paketlemesini yapıp sevkiyata gönderiyordum.


Mikropres'ten bahseder misiniz biraz?

Mikropres'te 60'ın üzerinde işçi çalışıyor. Tuzla Sanayi Bölgesi'nde, üç ayrı işletmesi var, ayrı fabrikalardan oluşuyor. Dökümhane dediğimiz bir bölüm var, aynı sanayi bölgesinde, ama farklı binada, bir de kalıphane var, kalıpların yapıldığı ve bize gönderildiği yer. Oralarda da toplam 20-25 işçi çalışıyor.

Yabancı sermayeli bir firma. Türk ortakları da var, ama hisselerin çoğunluğu yabancı. Tümüyle dışarıya üretim yapılıyor.


Kadın oranı nasıl işçiler arasında?

Ağırlıklı olarak erkekler çalışıyor. Kontrol'de daha çok kadınlar. Ayrıca paketleme de yapıyorlar. Ben de Kontrol'deyim. Kalıphane'de sadece erkekler var, bizim fabrikada en son 22 kadındık. Atılmalardan sonra düştü bu sayı, bizden sonra kendi isteğiyle ayrılanlar da oldu.


Sendikanız var mıydı?

Hayır, yoktu.


Atılma sürecini nasıl yaşadınız, neden atıldınız, kaç kişiydiniz? Biraz bahseder misiniz?

Uzun süredir ücretlerimizi alamıyorduk. Kriz bahanesiyle iki aydır maaşlarımızı vermiyorlardı. Parça parça veriyorlardı, artık hesabını da yapamaz hale gelmiştik. Son olarak içerde kalan paramız bir buçuk aylık maaş, beş aylık mesailerimiz, asgari geçim indirimimiz, ve atıldıktan sonra da tazminatlarımız, senelik izinlerimiz vs. var. En son eylem yapmadan önce üç aylık maaşımız vardı içerde kalan.

İlk başta arkadaşlarla karar alıp patrondan toplantı istedik. Toplantıda geldi konuştu, "Kötü durumdayız, zor durumdayız, ayakta kalmaya çalışıyoruz, şimdiye kadar birçok işçiye zor döneminde yardımcı olduk." diye. Geçmişte daha küçük bir atölyeyken, mesela birinin çocuğu çok hastayken hastane masrafını karşılamış, evine haciz gelen bir arkadaşın haciz parasını ödemiş, dolayısıyla da bunları o arkadaşlara karşı daha sonra koz olarak kullanmış ve o süreçte de kullandı bunu. Toplantıda bunları anlattı.

Daha sonra bir süre geçti, biz "böyle olmayacak" dedik. İçerde sürekli alacaklarımız var, ama bize net birşey de söylemiyorlardı.

Üretimi durdurmaya karar verdik. İlk üretimi durdurma eylemimiz 40 dakika sürdü.


Fabrikadaki herkes katıldı mı peki iş bırakma eylemine?

Hayır, ilkinde herkes katılmadı. Erkeklerin büyük çoğunluğu katılmadı. Bizim bölüm olarak katıldık. Kadınların tümü katıldı. O eylemde patron geldi, bağırdı çağırdı, "geçin yerinize ne yaptığınızı zannediyorsunuz" diye. Biz de "geçmeyeceğiz, sizden söz istiyoruz" dedik. Arkasından atışmaya başladık, ben "kimse geçmeyecek yerine" dedim. "Paramızı alana kadar, bunun sözünü alana kadar üretim yapmayacağız" dedik. Sonra erkeklerden bizimle olanların bir kısmı tek tek işbaşı yapmaya başladı. Çevremdekiler de "ne olursun bırakalım, herkes çalışıyor, herkes bize bakıyor" dediler, bu şekilde korkular ve kaygılarla ancak 40 dakika sürebildi, sonra da bitirdik.


Sonraki eyleminiz ne oldu?

Yaklaşık bir ay sonra 2 saat iş bıraktık. Çalışmayacağız dedik, bu sefer herkes katıldı. Ama toplantıda karamsar bir tablo çizildi, atılan arkadaşlardan biri patrona "siz öyle bir tablo çiziyorsunuz ki, burada hiçbir umut ışığı göremiyorum" dedi. Bunun üzerine patron, "umut ışığı göremeyen çıksın gitsin, kimse kalmasın" dedi. "Biz size olanı söylüyoruz, paramız yok, kayyumdayız" dedi. Söz isteyince, söz veremeyeceğini söyledi. Cuma akşamı oldu bu, Pazartesi günü yine işbaşı yaptık. Ama kısa bir süre sonra eylem yapmayı düşünüyorduk. "Hakkımızı alana kadar, paramızı alana kadar bırakmayalım" diye karar verdik.

Bu arada beni içeri çağırdılar, "ne yapıyorsun, kendine gel, durumumuz ortada, fabrika kapanmak üzere, kayyumda, paramız var ama size ödeme yapamıyoruz çünkü kayyum herşeye el koydu." Bu tür yarı gözdağı, yarı nasihat yoluyla ikna etmeye çalıştılar. Bir arkadaş daha vardı benimle birlikte. Onu da uyardılar.

Bundan bir hafta sonra, Pazartesi işe geldiğimizde herkese duyuru yaptık çalışmayacağız diye. İşbaşı yapmadık. Patron geldi, yine aynı konuşmaları yaptı, "durumumuz kötü" dedi.

Bunun üzerine "her hafta sevkiyat yapıyoruz, durum kötüyse neden sevkiyat yapıyoruz, o zaman üretim neden düşmüyor, beş ay öncesiyle hiçbir fark yok" dedik. Patron da "size süre veriyorum, yerinize geçip üretim yapın" dedi. "Yapmıyoruz" dedik. O gün işbaşı yapmadık, bütün gün bizim bölümde toplandık.

Ertesi gün oldu, herkes birbirine bakıyor tabii. Sabah serviste de söyledim "arkadaşlar ben işbaşı yapmıyorum, hiçkimse işbaşı yapmasın" diye. Ben bekledim işbaşı yapmadım, yine etrafımda toplanmaya başladı herkes. Bütün fabrika katıldı sonra. Arkasından dedikodular yayılmaya başladı 'çıkışlar verilmiş, dikkat edin kendinize' diye. Akşam saatlerinde bizi ikiye böldüler, "Bölünmek istemiyoruz, açıklama yapılacaksa birlikte yaparız" dedik.

Bu arada araştırma yapmıştık, 2008 yılı içerisinde fabrika sermayesini yüzde 300 arttırmış. Bunu ticaret sicil kaydından bulmuştuk internet yoluyla. Toplantıda bunu söyledim, "siz kâr etmiyorsanız, yüzde 300 parayı nasıl buldunuz" deyince patron sinirlenip "bunu nereden öğrendin, bunu ıspatlayacaksın" dedi.

Daha sonra herkesi yanına çağırdı, bir slayt gösterisi hazırlamış. Beni bilgisayar başına oturtup nereden öğrendiğimi göstermemi istedi. "Oturmayacağım, size birşey ıspatlamak zorunda değilim. Asıl siz aksini ispatlayın" dedim. Bunun üzerine, "sermayemi yüzde üç yüz arttırdım, ama kâr etmedim, şirketi kurtarmak için yaptım bunu" dedi. Kredi çekebilmek için bütün sermayesini koyduğunu söyledi. O akşam benimle birlikte beş kişinin çıkışı verildi.


Sonra neler yaşandı?

Ertesi gün çıkışlarımız verildi, fabrikaya girmemiz yasaklandı. Diğer arkadaşlarımız da bizimle birlikte girmediler fabrikaya, bizimle birlikte beklediler. İki kişi hariç kadınların hepsi, erkeklerden de beş kişi bizimleydi. Hep birlikte fabrika önünde beklemeye başladık.

Akşam dönerken onları da servise almadılar.


Herhangi bir sendikayla bağlantı kurdunuz mu bu arada?

Birleşik-Metal'e gittik. Onlar da "siz direnişi başlatın, biz sizin yanınızdayız" dediler. Ama bizim direnişi başlatacak ekonomik koşulumuz yoktu. Birçok arkadaşımız mesela Ümraniye'den geliyordu ve otostopla gelenler oldu. Zaten hiçbirimizin cebinde para yoktu, uzun süredir paramızı alamıyorduk, herkesin borcu çok fazlaydı. Örneğin bir arkadaşımız, "Çocuğuma beslenme koyacak param yok, bir Lira istiyor, veremiyorum." diyordu.


Aileler nasıl etkilendi durumdan?

Benim dışımda hepsi evliydi. Çoğunun çocuğu var ve kiradalar. İşten çıkartılan arkadaşlardan biri temizliğe gidiyor şu anda. Bir tanesi daha yeni kargo şirketine girdi, gece çalışıyor. Bir arkadaşımız da eşiyle birlikte çalışıyordu. Kocası işten atılınca o da "Psikolojim bozuldu, ben artık burada çalışmak istemiyorum." diye ayrıldı. Çünkü biz atılınca onlar da içeri girmiş ama işbaşı yapmamışlardı. Şimdi ikisi de işsiz ve memleketlerine dönmeye karar vermişler. İki arkadaşımızı da bizden sonra "eylem yapmak ve işçileri kışkırtmak" gerekçesiyle attılar. Çünkü biz atıldığımızda onlar hâlâ içeride eylem yapıyorlardı, üretimi durdurmuşlardı.

Herkes ilk defa yaşıyordu böyle bir şeyi, onların da psikolojisi bozuldu. Hiç kimsede bir bilinç, bir birikim yoktu.


Daha önce bir sendikalaşma denemesi olmuş sanırım, biraz bundan söz eder misiniz?

Ben işe başlamadan önce, kendi aralarında imza toplayarak sendikalaşmak istemişler. Türk-Metal Sendikası'na gitmişler. Oraya gidince hemen duyulmuş, bir kişi işten çıkartılmış. Bunun üzerine de hemen vazgeçmişler. İki kişi imza toplamışlar, atılan bir kadın işçiymiş. Ben hatta "Eylemlere başlamadan önce gidip bir sendikayla görüşelim." dediğimde "Sendikadan bir şey çıkmaz." demişlerdi.

Sendika olsaydı, en azından ekonomik olarak bir güvencemiz olurdu, daha güçlü olurduk.


Atıldıktan sonra nasıl bir süreç yaşandı?

Atıldıktan sonra yine fabrikaya gidip gelmeye devam ettik, ilişkilerimizi kesmedik. Bekledik o süreci. Belki içerde kalan alacaklarımızı alırız dedik. Çünkü avukatla da görüşmeye başladık o süreçte, avukat da almaya çalışmamızı söylemişti. "Hukuki süreç alacaklarınızı almanızı uzatır." demişti. Zaten dava boyunca cebimizden 700-800 TL çıkacak, benim toplam 3000 Lira alacağım var, ama ben yeniydim, daha fazla alacakları olanlar vardı. 7 yıllık çalışan vardı...


Bir de tehdit edilmişsiniz galiba...

Evet, bir akşam tanımadığım biri arayıp önce anneme beni sordu, annem sesi tuhaf bulunca beni vermedi. Bu arada anneme "Kızınıza sahip çıkın, gazetelere yazılar yazıyor, yazmasın, ayağını denk alsın." dedi. Annemden telefonu alıp "Kimsin?" diye bağırdım, küfretmeye başladı. "Yapacaklarımdan geri kalmayacağım, sizi basına vereceğim" dedim, hemen bir haber yazdım o da internette yayınlandı. Avukata anlattım, önce suç duyurusunda bulunalım dedik, sonra vazgeçtik.


Hukuki süreç nasıl işliyor bu arada?

Kendi tuttuğumuz bir avukatımız var. Şimdiye kadar bir mahkememiz oldu. Biz atıldıktan sonra iki arkadaşımız da kendi istekleriyle ayrıldı. Dokuz kişiyiz.

Daha önce de iki erkek arkadaş daha vardı, bir tanesi daha önce bizimleyken, patrona "Benim de çıkışımı verin, ben de çıkmak istiyorum, değil bu fabrikanın önünden geçmek, bu sanayi bölgesine bile girmeyeceğim." demişti. Bunun üzerine onun da çıkışını vermişlerdi. Eylemdeyken bir ara yukarı çıktılar, ben içeride kavga çıkacak diye beklerken bir baktık motorlarına binip gittiler. Daha sonra öğrendik ki patrondan özür dileyip tekrar işbaşı yapmak istediklerini söylemişler. Patron da bir iki hafta beklettikten sonra işe geri almış. Eylül ayında bir mahkememiz daha olacak, tanıkların dinlenmesi için.


İçerideki arkadaşlardan haber alıyor musunuz?

Ödeme yapılıyormuş ama az az veriliyormuş, fabrikanın durumu çok iyi değilmiş. Şu anda ücretsiz izinler kullandırılıyormuş, yıllık izinlerni kullandırmışlar, şimdi gruplar halinde ücretsiz izne çıkartıyorlarmış.


Direnişi neden sürdürmediniz?

Hem acemiliğimize geldi, hem de yalnızdık açıkçası. Birincisi, çok uzun sürmemesi, ikincisi bilinçsizliğimiz, çok iyi yönlendiremedim ben de arkadaşları. Keşke fabrikanın önünde daha uzun süre kalabilseydik. Paramızı alırdık veya almazdık... Bize yer verecek basın da belli zaten. Bir basın açıklaması yaptık mesela, duyurduğumuz halde hiç kimse gelmedi. ... Kazanalım veya kaybedelim, direniş uzun sürsün isterdim. Çünkü sadece bizim sorunumuz değil yaşanan, özellikle son dönemde krizle birlikte işten atılmayı sadece biz yaşamadık. Bundan sonra da hiçbir şeyin garantisi yok. Geçmişte belki birçok kazanımlar oldu, ama bugün bu kazanımlar tek tek elimizden alınıyor.


Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

O dönemde, biz de keşke sendikalı olsaydık, keşke sendikaya daha önce gitseydik. Keşke sendikayla birlikte mücadele verebilseydik. Biz bunları hep düşündük, ama eylem sürecinde konuştuk daha çok. Bir de çok dağınık oturuyorduk, bir kısmımız Ümraniye'den, bir kısmımız Gebze'den geliyorduk. O süre içerisinde dışarıda bir yaşamı paylaşmadık. ... Biz dışarıda birlikte vakit geçirmeyi eylemden sonra yaşadık. Sonra birbirimizin evine gitmeye başladık. Bunu daha önceden yapabilmiş olsaydık, daha sağlam bir şey örebilirdik...

Söyleşi: Selgin Zırhlı Kaplan

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 31, Haziran 2009)



● KESK'in Kadın Sekreterleri Serbest Bırakılsın Sayı 31, Haziran 2009

 

KESK'in Kadın Sekreterleri Serbest Bırakılsın

Kriz nedeniyle pek çok çalışan işini kaybedip yoksullaşırken, bizi yöneten beyefendiler bu konuda herhangi bir biçimde çözüm üretmezken, örgütlü yapılara, sendikalara, sivil toplum örgütlerine karşı saldırılar iyice yoğunlaştı...

ATV, Sabah grevcileri açtıkları davaları birer birer kazanırken artık geleneksel hale gelen Taksim, Galatasaray yürüyüşlerini yapamaz hale geldiler. Polis birkaç haftadır, grevci işçileri, onlarla dayanışmak maksadıyla tramvay durağında toplananları yürütmüyor. Çalışanların en doğal hakkı olan sendikalaşma hakkı ve özgürlüğü elinden alınmaya çalışılıyor...

28 Mayıs’ta yıllardır kamu çalışanlarının hakkı için uğraş veren KESK’in İzmir ve Ankara Şubeleri basıldı ve içinde KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül’ün de bulunduğu birçok sendikacı tutuklandı... Sendikalar çalışanların çıkar, hak ve özgürlüklerini korumak maksadıyla kurulmuş yasal örgütlerdir. Oraların yasa dışı alanlar olarak ilan edilip, sorgusuz sualsiz basılıp, yöneticilerinin tutuklanması demokrasi ilkeleriyle bağdaşmaz...

Mayıs’ta gerçekleşen polis baskınlarının ardından gözaltına alıınan, sonra serbest bırakılan KESK üye ve yöneticileri hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarıldı. KESK üyelerinin serbest bırakılması karşısında, savcılığın itirazını değerlendiren mahkemenin serbest bırakılan KESK’lilerin yeniden tutuklanması kararını verdiği öğrenildi.

Tutuklama kararının kaç KESK üyesi hakkında verildiği konusunda ise net bir bilgi yok. Ancak KESK Genel Merkez yöneticilerine erişen bilgilere göre tutuklanan KESK'lilerin sayısı beşe ulaşmış. 28 Mayıs'ta gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan 14 KESK'linin geri kalan 9'u hakkında bir karar bulunup bulunmadığı ise bilinmiyor.

KESK avukatlarının itirazını kabul etmeyen mahkemenin kararıyla tutuklanan KESK’liler cezaevine gönderildi. Tutuklananlar arasında KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül'ün yanısıra Eğitim-Sen Kadın Sekreteri Gülçin İsbert de bulunuyor.

KESK’in ve Eğitim-Sen’nin kadın sekreterlerinin tutuklanması, sadece sendikal hak ve özgürlüklere değil, kadınların insan haklarına karşı yapılan bir saldırıdır...

Yıllardır sendikalarda kadın örgütlenmesi için uğraş veren sendikacı kadın arkadaşlarımız, serbest bırakılmalı ve görevlerinin başına dönmelidir...

(Petrol-İş Kadın Dergisi, Sayı 31, Haziran 2009)