[ Tümünü Göster | Tümünü Gizle ]

Kadınlara Ait Bir Dünya: Kadınlar Dünyası Sayı 1, Ocak 2003

 

Savaşlar, antlaşmalar, barışlar... Tüm bunlar olup biterken yani birileri tarih yazarken, toplumların yarısını oluşturan kadınlar neredeler? Bu köşe kadınların nerelerde olduklarını göstermek, resmi tarihin, erkek tarihçilerin onların üzerine çektiği örtüyü kaldırmak için hazırlanıyor. Kadınlar tarihi yapanlar ve yazanlar olarak hep var oldular ve olacaklar...

Kadınlara ait bir dünya: Kadınlar Dünyası

4 Nisan 1913 yılında yayınlanan Kadınlar Dünyası’nın kapağında şu cümle yer alıyordu: “Cins ve mezhep tefrik etmeksizin kadınlık hukuk ve menafiini müdafaa eder musavver (resimli) gazetedir”. Kadınlar Dünyası gazetesi cins ve mezhep ayrımı yapmaksızın tüm kadınlar adına hak mücadelesi vereceğini ilan ediyordu böylece.
Gazete kadınların o zamana kadar geçen boş ve anlamsız hayatlarına son verme kararını dile getiriyordu. Kadınların aydınlanması ve ilerlemesi gerektiği düşüncesinin altını defalarca çiziyordu. Kadınlar gelişmek, ilerlemek, meslek sahibi olmak ve kendileri için anlamlı bir hayatı kurmak istiyorlardı. Gazetelerinin amaçlarını şöyle tanımlamışlardı : “Yegane bir maksadımız var: Terakkimiz, hayatımızın muayyen bir gayeye, bir maksada müteveccih olması. Çünkü bu mesleksiz hayat-ı pür-meraret (acı dolu hayat) bizi felaketten felakete koşturuyor. Mevcudiyetimizde bir ızdırab-ı müzmin var; izalesine gayret icab etmez mi?”.
Kadınlar Dünyası, 8 Nisan 1329, no.3.

 

KOCA KOCATIR ...

Kadınlar Dünyası Dergisi’nde kadınlar, kocalarının kendilerine yaptıkları eza ve cefayı da anlatıyorlardı. Kocaların karılarını nasıl gördüklerine ilişkin yaşlı bir kadın bakın neler yazmıştı:
“Ah yavrularım, siz henüz hayatı ve erkekleri bilmiyorsunuz. Onların nazarında hayat kemandır. Daima çalınmak için tellere muhtaçtır. O teller de kadınlardır. Fakat o tellerin her biriyle sekiz-on hava besteledikten sonra değiştirip yerine yenisini getirmek lazım; zira aynı telin namesi daima dinlenmez, bıkılır. ... Yavrularım kocanın ne demek olduğunu, bunun manasını henüz anlamamışsınız. Koca denilen şey insanı kocatır. Eğer koca insanı kocatmayıp, inkişaf ettirseydi, ona ‘koca’ demezler ‘gonca’ derlerdi”

BİR PORTRE - Yaşar Nezihe

1880 yılında Şehremini yakınlarındaki Baruthane yokuşunda yoksul bir evde bir kız çocuğu dünyaya geldi. Adını Yaşar Nezihe koydular. Babası Şehremaneti Kantar İdaresinde hademeydi. Altı yaşında annesini kaybetti Yaşar Nezihe. Babası okula gitmesine izin vermediği için kendi kendini okula kayıt ettirdi. Fakat ancak bir yıl gidebildi. Çünkü babası durumu öğrendi ve onu evden kovdu. Yaşar Nezihe iki evlilik yaptı. Evliliklerinde de beklediğini bulamadı. Hayatını hep çalışarak kazandı, evde dantel ve el işleri, nakış, yapma çiçekler yaptı ve bunları satarak geçinmeye çalıştı. Daha sonra işçi olarak Darphane’de çalıştı. Şiirlerinde kendi sıkıntı ve sorunlarının yanı sıra içinden geldiği işçi sınıfının da sorunlarını dile getirdi. Feryatlarım onun şiirlerini topladığı kitabının adıdır. Toplumcu şiirin ilk örneklerini veren Yaşar Nezihe örgütlü mücadelenin önemine de inanıyordu. Bu amaçla Amele Cemiyeti’ne girdi. 1 Mayıs ve grev şiirleri yazdığı için gözaltına da alınan Yaşar Nezihe 1935 yılında İstanbul’da yaşama veda etti.

 

1 Mayıs
Ey işçi
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.
Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı bir kin?
......
Zenginlere pay verme yazıktır emeğinden.
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden,
Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.

 

FESHANE GREVİ’NİN KADINLARI
Kadınlar uzun yıllar sendikal örgütlenme içinde ekonomik hakların elde edilmesi için mücadele verdiler. 1872-1907 yılları arasında Osmanlı’da örgütlenen 50 grevin 9’u kadınların çalıştığı iş kollarında yapıldı. Dönemin önemli sendikal mücadele örneklerinden biri olan Feshane Grevi’ni 50 kadın örgütledi ve yönetti.

 



8 Mart'ın Tarihçesi Sayı 2, Mart 2003

 

8 Mart, kadınların eşitlik ve özgürlük için verdikleri mücadelenin bir simgesi olarak, 1975 yılından beri, dünyanın her tarafında “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmaktadır. 1975, Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği tarihtir. Ancak bu tarihten önce, bu gün, daha çok sosyalist kadınlar tarafından kutlanıyordu. 1910 yılında, II.Enternasyonalin Kongresinde, Clara Zetkin’in yaptığı teklif, 8 Mart’ın, Dünya Emekçi Kadınlar günü olarak kutlanmasına sebep olmuştur.

Kadın işçilerin ağır koşularda ve düşük ücretlerde çalıştıklarına dikkat çekmek ve direnişlerini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır bu girişim. Gerçekten de sanayi devrimi ile birlikte kadın ve çocuk emeği, ucuz işgücü olarak olabildiğince sömürülmüştür.

Yine de kadınlar bu durumu değiştirmek için mücadele etmekten geri durmamışlardır. Düşük ücretleri, 12 saatlik işgününü, gittikçe artan iş yükünü ve işten çıkarılmalarını, olabildiğince polis şiddetiyle karşılaşmalarına rağmen, çeşitli yıllarda yaptıkları, yürüyüşlerle, fabrika işgalleriyle, grevlerle protesto etmişlerdir. Örneğin 8 Mart 1857’de New York’lu dokuma işçisi kadınların yaptığı yürüyüşü, polis şiddet kullanarak dağıtmış, Şubat 1908’de Manhattan’lı iplik işçisi kadınların grevi yine aynı tepkiye maruz kalmıştır. Ancak, 1909’da New York’lu dokuma işçisi kadınların fabrika işgali, 129 kadının çıkan yangında hayatını kaybetmesine yol açmıştır.

Günümüzde 8 Mart, sadece emekçi kadınların değil, tüm kadınların her alanda yaşadıkları ortak ezilmişliğe ve baskılara verdikleri mücadeleyi simgeleyen bir gün olarak kutlanıyor.

Ülkemizde ilk 8 Mart kutlaması Cemile Nuşirvanova, Rahime Selimova ve Naciye Hanım tarafından Ankara’da 1921 yılında gerçekleştirilmiştir.

Bir Portre: Ulviye Mevlan Civelek

Biz kadınların hak mücadelesinde önemli bir isim olan Ulviye Mevlan, 1893 yılında Suriye’de doğmuştur. Küçük yaşta İstanbul’a, saraya getirildi. Orada saray kurallarına uygun olarak aldığı terbiye ve yine bu kurallara uygun olarak yaşlı bir adamla evlendirilerek saraydan çıkması, kısa süre sonra dul kalışı, Kadınlar Dünyası dergisini çıkarmadan önce yaşadıklarıdır. İkinci evliliğini dönemin ünlü gazetecilerinden Rıfat Mevlan ile yaptı. Dergicilikle uğraşmaya başlaması bu evlilikten öncedir. Nuriye Ulviye adını değiştirip, kocasının soyadını kullanmaya başlaması derginin 100. sayısında gerçekleşir. 1913 yılında çıkardığı Kadınlar Dünyası dergisi için tüm maddi manevi varlığını seferber etmiş, derginin sahibi ve başyazarı olarak sorumluluk üstlenmiştir. Aynı zamanda Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’ni (Osmanlı Kadınının Hakkını Savunma Derneği) de kurmuştur. Üçüncü evliliğini doktor Ali Civelek’le yapmıştır.

 

İlk kadın mesleklerinden: EBELİK

Kadınlar ebelik eğitimini ilk kez 1843’te almaya başladılar. İki yıl olan eğitim İstanbul’da Tıbbiye Mektebi’nde verilmiştir. İlk doğum kliniği 1862’de Gülhane Parkı içinde bir binada açılmıştır. 1895’te ebelik eğitimi programına hastabakıcılık dersleri de dahil edilmiştir. 1905’te Kadırga’da Ebe Mektebi ve Doğumhanesi açılmıştır.
* 1863 yılında, Nesibe ve Fatma Hanımlar ebeliği devlet memurluğu statüsünde ve maaş karşılığında yapmaya başladılar.
* 1892’de Haseki Nisa Hastanesinde (Kadın Hastanesi) pansumancı kadınlar Hatice ve Ayşe Hanım ve ebe Züleyha hanım göreve başladılar.
* 1892’de İstanbul’da ilk özel doğum kliniği açıldı.
* 1905 yılında Afyon Belediyesi’nde Hayriye Hanım ebe olarak görevlendirildi.



İnsaniyetin İki Kanadı: Feminizm - Sosyalizm Sayı 3, Mayıs 2003

 

Geçen sayılarımızda bahsettiğimiz Kadınlar Dünyası dergisinde, kadınlar pek çok konuyu tartışmışlardır. Tartışılan konular arasında sosyalizm ve feminizm de vardır. Mükerrem Belkıs, Kadınlar Dünyası dergisinin 13 Nisan 1919 tarihli, sayısında İnsaniyetin İki Kanadı: Feminizm Sosyalizm başlıklı yazısında bu iki düşünce arasında ilişki kurar.

“Feminizm cereyanı sizin zannettiğiniz gibi birkaç kişinin tahayyülünden ibaret değildir. Asla hayır. O esaslı ve metin bir cereyandır, bu milletin hakiki münevverleri bu cereyana taraftardır. Hali hazırda bundan daha vasi (geniş) bir cereyan yoktur. Sosyalizm cereyanını bile geçti. Bizim memleketimizde sosyalizm henüz inkişaf edemediği halde feminizm oldukça yaygındır. Feminizm insanlığı yükselten, sefil hayattan, ıztıraptan kurtaran başlıca iki kanattan biridir. İnsaniyetin hayatını tetkik edersek medeniyetin birçok defalar beşeriyete kanatlar ihda ettiğini ve bu kanatların beşeriyeti daha mesud hayatlara isal ettiğini görürüz. İşte Fransa ihtilal-i kebiri. İşte hürriyetin kanatları. O kanatlarla, hürriyet kanatlarıyla beşeriyet bütün kalaları, bütün zincirleri kırdı. Bütün eskileri çiğnedi. Bütün fırtınaları, kasırgaları yıktı. Yürüdü, uçtu. İnsaniyeti daha medeni hür alamlere isal etti. Ancak insanlık mutluluğa tam olarak ulaşamadı, oraya uçmak için, daha ilmi, daha büyük kanatlara ihtiyaç vardır. Bu iki kanattan biri sosyalizm diğeri feminizmdir. Bu iki kanat iki rehakardır (kurtarıcıdır).


Osmanlı’da kadın işçiler

Türkiye’de sınırlı da olsa işçi sınıfı tarihi yazma girişimlerine tanıklık ediyoruz. Aynı şeyi kadın işçilerin tarihi konusunda söyleyemeyeceğiz. Onların geçmişleri biraz daha gölgede kalıyor. Oysa kadınlar Türkiye’de çok erken tarihlerde sanayi işçisi olarak çalışmaya başladılar. 1897 yılında İstanbul’daki kibrit fabrikasında çalışan 201 işçinin 121’i kadındı. Bakırköy Bez Fabrikası’nda çalışanların yarısını ise kadınlar oluşturuyordu. Adana; Ankara, Sivas, Konya, Kayseri’de 8000 kadın, ev içinde yün dokumacılığı ile uğraşırken, Bitlis’te 1907 yılında 5000 dokuma tezgahı vardı. Aynı yıllarda Adana’da bir Alman tarafından kurulan dokuma fabrikasında 50 kadın, 50 erkek çalışıyor ve günde 700 adet çorap üretiyorlardı.

İzmir’de de 2000 halı el tezgahında, 1906 yılında 3500 kadın işçi çalışıyordu. Bu tezgahlarda 750 kız çocuğu da halı dokuyordu.


Evli kadının görevi

Kadın magazin eklerinde ve kadın dergilerinde, eşinize şöyle yemek hazırlayın, gönlünü böyle hoş tutun türünden, pek çok görev listesi sıralanır. Bu, “kocaya karşı görevler” listesi tarih içinde oldukça evrime uğramış durumda. 1467 tarihli bir Alman el kitabında evli kadının görevlerinden birinin erkeğin dişinin çekildiği sırada onun yanında bulunup elini tutmak olduğu yazılmaktaydı. Bu el kitabında diş hekimi dişini çektiği sırada dişçi koltuğunda oturan ve bir eliyle karısının elini tutan bir koca resmi de yer almaktaydı.

BİR PORTRE / ZEHRA KOSOVA

“Ben işçiyim, elimin emeği ile bu ana kadar çalıştım, mücadele ettim ve yaşayabildim. Emeğe saygılı olmayı, emekten yana olmayı daha küçük bir çocukken annemden, babamdan gördüm ve öğrendim. Beni bu yetişme tarzım ve hayata bakışım sosyalizmle tanıştırdı.”

Bu satırların yazarı yaşamı boyunca işçi olarak çalışan ve uzun yıllar sendikacılık yapan Zehra Kosova’dır.

Zehra Kosova 1911 yılında Kavala’da dünyaya geldi. 1924 yılında mübadele ile Türkiye’ye göç ettiler. İlk sendikal faaliyetlerine 1928 yılında tütün işçisi olarak çalıştığı fabrikada başladı. 1951 yılında çalıştığı sendika kapatıldı ve kendisi de tutuklandı. İki yıl hapis yattı. Çıktıktan sonra tekrar tütün işçiliğine ve sendikal faaliyetlerine döndü. Bu günleri şöyle anlatıyor kendisiyle yapılan bir röportajda “ ...hapisten çıktıktan sonra hiç kolay olmadı benim için. Kasımpaşa’da 8-10 metrekare tek göz odada 8 lira verip kızımla yaşıyordum. Bırakacak kimse olmadığı için de işyerine götürüp tütünün üzerine yatırıyordum. Patron geldiğinde kızımın üzerini bezle örterek gizliyordum.”

Koşulları çok zordu ama o yılmadı Zehra Kosova sendikal mücadeleye devam etti ve 35 bin üyesi olan Tütün Sendikası’nın 29 yıl boyunca saymanlığını yaptı. Sektörde artan makineleşme el emeğine olan ihtiyacı azaltınca, tekstil iş kolunda çalışmaya başladı. Tüm hayatı boyunca işçi kaldı ve 1970’te işçilikten emekli oldu. 18 Ağustos 2001 yılında İstanbul’da yaşama veda etti.

 

Kadınlar Haklarını Arıyor: Beyaz Konferanslar Sayı 4, Ağustos 2003

 

İstanbul’da, 1911 yılında, bir konakta, kadınlar için bir dizi konferans düzenlendi. Bu konferansların varlığından, konferans metinlerini P.B imzasıyla yayınlayan dönemin kadınlara yönelik olarak çıkarılan Kadın dergisi vasıtasıyla haberdar olduk. Konferansın düzenlendiği konakta anne ve babasıyla yaşayan P.B. konferansları metne dönüştürdüğü gibi, düzenlenmesini de üstlenmiş genç bir kadındı. Beyaz Konferanslar adı verilen bu konferansların kadın hareketi tarihimizde önemi büyüktür.

Konferansların ilkine iki yüz elli kadın katıldı. P.B olayı şöyle anlatıyor: “İlk arabanın getirdiği beyaz kadın kalbime uçucu bir heyecan verdi ve sonuncu davetliyle, son iskemlenin işgaliyle tecessüm ettiği zaman iki yüz elli kişilik beyaz bir toplantının teksif ettiği izdiham ile şaşırdım. (...) Salon iki yüz elli ağzın, iki yüz elli ipek fistanın çıkardığı sesle inledi”.

Kadın dergisinde 10 kadar metni yayımlanan Beyaz Konferanslar’ın tek konuşmacısı Fatma Nesibe Hanım’dı. P.B, Fatma Nesibe Hanım’ın dinleyicilerle ilk karşılaşmasını şöyle anlatılıyordu: “Salon derin bir sükun içinde, sanki teneffüs etmiyordu. Beyaz, sessiz, köpürmüş karlar arasından, kışın soluk mevta ziyalarına karşı boyunlarını uzatan krizantemler gibi başları kımıldamıyor, yine beyaz bir sütunun fevkinde, şimdi garip bir istihale ile bir renk, bir buy-ı ruhani oluveren hatibeyi dinliyordu”.

Fatma Nesibe Hanım çok iyi bir konuşmacıydı. Kadınların yaşadığı sorunları ve güçlükleri ele aldığı konuşmaları büyük coşkuyla karşılanmıştı. Konferans dizisinin ilkini verirken, yaptığı konuşmada kadın hakları için başlatılan mücadeleye dikkat çekerek onu dinlemeye gelenlere şöyle teşekkür ediyordu: “Hanımlar, size, bütün kadınlık, hatta topraklarında müebbeten susan dudaklar namına teşekkür ederim. Görüyorum ki, hiçbir iskemle boş kalmamış. Demek ki iki kat, üç kat davete icabet edecek münevver dimağlarımız, hemşirelerimiz var. Oh! Bu ne kadar mesut beşarettir. Demek takip ettiğimiz kararlı yol için, hiç olmazsa meydandaki hesapla iki yüz elli meşale var”.

Bugün üç yüz, yarın üç bin

İkinci konferansta dinleyici sayısı fazlalaşınca memnuniyeti daha da artar, konuşmasında konferansların kadın hareketinde oynayacağı role değinerek şunları anlatır: “Bugün üç yüz kişiyiz değil mi hanımlar? Demek hiç aldanmıyorum ve bu cesaretle iddia ediyorum ki içtimaımıza vakıf olsalar, üç yüz bin hatta milyon kadın bize hiç olmazsa kalben iştirak edecekler. A bunu küçük görmeyiniz hanımlar! Bir kere, üç yüz kadın, milyon dudak demektir ve lisan bilirsiniz ki kadınlardır. O halde vereceğim şu birkaç konferansla ben üç bin refikama telkin-i hakaike muvafık olursam, siz niye olamayasınız, bu kuvvet sizden niçin beklenilmesin? Her şahsa üç bin kişinin isabeti pek açık, pek aşağı bir hesapla gösterir ki her birimizin üç biniyle dokuz milyon kalbin hele kadın teşebbüsünün müzahir-i istinadı olacağız değil mi? Ve bu az bir kuvvet mi? İşte Arşimed’e rağmen kainatı mihverinden koparacak yeni bir manivela kuvveti daha. Evet hanımlar, ictimaiyatta adetler, huceyreler [hücrecik] gibi fevkalade çabuk çoğalırlar, bir çığ gibi yuvarlandıkça cesamet peyda ederler (büyürler). Biz bugün vakıa üç yüzle başlıyoruz; yarın, mutlaka üç binle, ertesi gün altı binle.. Nihayet bir gün, bütün kitle-i nisviyetle (kadın kitlesi) başlayacağız”


Eski Roma’da evlilik

Roma imparatorluğu temelde bir antik çağ imparatorluğudur. Oradaki evlilik anlayışı antik çağın geneli hakkında bize bir resim verebilir. “Roma evliliği birçok yönden karşılıklı bir ortaklık olarak algılanıyordu ve içinde bizim evlilik anlayışımızı içeren yönler de vardı. Ancak Romalılar’ın bizim bugün benimsediğimiz evlilik değerleriyle hareket ettiklerini düşünmek saflık olur. Antik dünyada yaşanan evliliklerin büyük ölçüde ekonomik, sosyal ya da politik nedenlerle aileler tarafından ayarlanan bir etkinlikti. Hiç kimse gelin ve damadın birbirine aşık olmasını beklemiyordu -çoğu durumda evlenmeden önce birbirinin yüzünü bile görmüyorlardı.

Evli Kadının Tarihi, Marilyn Yellom, s.44

BİR PORTRE / NEZİHE MUHİTTİN (1889-1958)

Kadın hareketinin önemli simalarından olan Nezihe Muhiddin İstanbul’da doğdu. Kısa süre mahalle mektebine devam ettikten sonra evde özel ders alarak eğitimine devam etti. Öğretmen olmak istiyordu. Maarif Nezareti’nde açılan sınavı kazandı. Kız idadisinde ders vermeye başladı. İlk romanı Şehab-ı Tebah’ı 1909 yılında Nezihe Muhlis adıyla yazdı. 20 yaşında Darülmuallimat’a öğretmen olarak tayin edildi. İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’nde jimnastik, piyano, biçki ve dikiş dersleri verdi. Bir ara ilkokullar ve yabancı okullar müfetişliğinde bulundu. Çeşitli okullarda yöneticilik yaptı. 1913 yılında kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nde de görev aldı. 1924’te Türk Kadınlar Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı. 1927’de ise Kadınlar Halk Fırkası kurucuları arasındaydı.

16 Temmuz 1925’te Türk Kadınlar Birliği’nin düşüncelerini yaymak amacı ile kendi parasıyla Kadın Yolu dergisini yayınlamaya başladı. Dergi, 4. sayısından itibaren derneğin yayın organı oldu.

1930 yılında programında kadınlara seçme seçilme hakkının tanınacağını belirten Serbest Cumhuriyet Fırkası içinde yer aldı. Beyoğlu’ndan partinin adayı oldu. 1935 seçimlerine b ağımsız aday olarak katıldı. Sonraki yıllarını roman yazarak sürdürdü. Ateş Böcekleri, Bir Yaz Gecesiydi, Aşk ve Evlilik Hikayeleri gibi romanlarının yanı sıra Türk Kadını isimli dönem kadınları hakkında bilgi veren bir kitabı bulunuyor.

 

Gerçek Eşitlik İçin... Sayı 5, Ekim 2003

 

Kadınlar yakın tarihimizde de örgütlenerek eşit haklara kavuşmak için mücadeleler vermişlerdir. Bu örgütlerden biri de İlerici Kadınlar Derneği’dir. Dernek faaliyette bulunduğu süre boyunca işçi ve yoksul kadınlar açısından pek çok ilke imza attı.

İlerici Kadınlar Derneği (İKD) 3 Haziran 1975’te kuruldu. Merkezi İstanbul Çeliktepe’de tek gözlü bir gecekonduydu. Kurucu üyeler: Beria Onger, Nursel Üstün, Vahide Yılmaz, Fatma Günel, Zühal Meriç, Şeyda Talu, Dora Küçükyalçın, Zülal Kılıç, Gönül Taylan, Saadet Sözel, Hamiyet Akkaya, Günel Dilsizoğlu’ydu.

Kuruluş bildirgesinde derneğin hedefleri şöyle sıralanıyordu:

- Eğitimde, iş bulmada, terfide kadınlara gerçek eşitlik sağlanmalıdır.

- Analık toplumsal bir işlev sayılmalıdır.

- Eşit işe eşit ücret verilmelidir.

- Varolan yasal hak ve eşitlikler hayata geçirilmeli, yasalarda kadınları aşağılayıcı maddeler düzeltilmelidir.

- Kadınlar barışın, demokrasinin, ulusal bağımsızlığın ve toplumsal ilerlemenin uyanık savunucusu olmalıdır.

İKD, düzenlediği kampanyalarla dikkat çekti. Kreş, İşsizlik, Pahalılık, Evlat Acısına Son, 20 yılda Emeklilik, Gündelikçi Kadınların Sigortalanması, Süt kampanyaları bunlar arasındadır. 1979 yılında faaliyetleri Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından durdurulduğunda, merkezi İstanbul olmak üzere, 15 bine yakın üyesi vardı, 33 şube ve 35 bin temsilcilikte örgütlenmişti. Yayın organı olan “Kadınların Sesi” dergisi, 30 bin baskıya ulaşmıştı. Aşağıda yürüttüğü faaliyetlerden bir kısmını bulacaksınız:

 

En yüksek tirajlı kadın dergisi

Temmuz 1975:  20 Yılda Emeklilik kampanyası başlatıldı. Ardından imza kampanyası başlatıldı. 5.000 imza toplandı. / Kadın doğum ve çocuk doktorları İKD lokalinde ücretsiz muayene ve tedaviye başladı. / Profilo’da işyeri kreşi açılması faaliyeti başarıyla sonuçlandı.

Eylül 1975: Okuma-yazma ve ilkokul diploması kursu başlatıldı.

Ekim 1975: Fazla Mesailere Karşı kampanya başlatıldı. İş haftasının 40 saat olması istendi.

Ocak 1976: Lübnan’daki Filistinli kadınlara ilaç, süt tozu, dayanıklı gıda ve giyecek maddeleri sağlama kampanyası başlatıldı.

Şubat 1976: 5.000 kişinin katıldığı “Evlat Acısına Son” mitingi yapıldı.

Mart 1976: Ankara’da “Faşizmi Protesto” mitingine katılım.

Nisan 1976:  “Her İşyerine Kreş” kampanyası çerçevesinde işyerlerine tazminat davaları açıldı. İstanbul Barosu ile işbirliği yapıldı.

Haziran 1976: Kadınların Sesi dergisi çıkarıldı. Tiraj 5000’di. / DISK’le ortaklaşa “Ana ve Emekçi Olarak İşçi Kadının El Kitabı” broşürü yayınlandı.

Temmuz 1976: Kadınların Sesi’nin baskı sayısı onbine çıktı. / Eve işe giden kadınların sigortalanması ve emek kooperatiflerinde örgütlenmesi için çalışmalar başlatıldı. “Gündelikçi Kadınlar Sigortalanmalı” adıyla imza kampanyası başlatıldı.

Haziran 1977: İki yıl sonunda şube sayısı 16’ya çıktı. / MESS’e karşı direnen Maden İş grevcileriyle dayanışmaya gidildi. Pazar yerlerinde dayanışma tezgahları açıldı. 50 bin dayanışma pulu bastırıldı. Grev yerlerinde yemek pişirildi.

Eylül 1977: Milliyetçi Cephe Hükümeti ve zamlar Gaziosmanpaşa’da kapalı spor salonunda 300 emekçi kadınla protesto edildi.

Ekim 1977: Fako ilaç fabrikasının zehirli atıklarına karşı imza kampanyası başlatıldı.

Kasım 1977: İşsizliğe, pahalılığa, faşizme karşı çeşitli illerde mitingler yapıldı.

Aralık 1977: 20 yılda Emeklilik kampanyasına ait imza toplandı. /  “Nötron Bombasına Hayır” imza kampanyasında toplanan imzalar Barış Derneği’ne iletildi.

Mayıs 1978: Zonguldak’ta bir kadın öğretmenin doğum sırasında ihmalden ölmesi üzerine sessiz yürüyüş yapıldı. İhmali görülen doktora işten el çektirildi.

Kasım 1978: Kürtajın yasalaştırılması, devlet eliyle ve en sağlıklı şekliyle uygulanması istendi.

Aralık 1978: Kreş seferberliği için toplanan 60 bin imza, TBMM Başkanlığı’na sunuldu. / ”Doğum İzinleri Birleştirilsin” kampanyası sonucunda 1475 sayılı İş Yasası’nda İKD’nin talepleri kadar olmasa da yeni değişiklikler yapıldı.

Ağustos 1979: Kadınların Sesi’nin trajı 30 bine çıktı.

Ocak 1980: “Süt Kampanyası”na ilişkin 40 bin imza, TBMM Dilekçe Komisyonu’na verildi.

Haziran 1980: Grevci işçilerle dayanışmaya gidildi. Tekstil ve Maden-İş fabrikaları ‘kardeş fabrikalar’ seçildi. Ziyaretler yapıldı, erzak alındı, sıcak yemek dağıtıldı.


Bir grev hikayesi: Tepside pişmiş kuru fasulye

Yıl 1977. Mess’e karşı direnen Maden-İş üyeleriyle dayanışma için grev çadırlarında yemek pişirme kararını almıştık. İlk gün bana düşmüştü bu görev. Kuru fasulye pişirelim dedik. 2 kilo kuru fasulyeyi akşamdan ıslatıp sabah da haşladım, orada çabuk pişsin diye. Ama haşlanan fasulyelerin 4 kilo olacağını hesaba katmamıştım. Neyse, bir elimde fasulyeler, bir elimde yağ, pirinç, salça vb diğer malzemeler, Göztepe’den Pendik E5 yolu üzerindeki Parsan Makine fabrikasına doğru yola çıktım. İki vasıta değiştirip E5’te fabrika yakınında indim. Fabrika yoldan en az bir km kadar içerdeydi. Torbaları yüklenip başladım yürümeye. Grev çadırlarına, kollarım uzamış bir halde vardığımda grev gözcüleri eli kolu dolu bir kadının grev çadırına doğru yaklaşmasına biraz merak, biraz kuşkuyla bakıyorlardı. Grev gözcülerine kendimi tanıtıp, yemek yapacağımı söyleyince, bana küçük bir aygaz tüpü indirdiler, bir bıçak, bir tepsi bulabildiler. Tencere yoktu. Yemeği tepside pişirdim. O gün 10 metal işçisiyle yediğim, tepside pişmiş fasulyenin tadı hala damağımdadır.

Yıldız İnanç

BİR PORTRE /  SUAT DERVİŞ

Fosforlu Cevriye’nin devrimci yazarı: Suat Derviş

Gazeteci-yazar. 1905’te İstanbul’da doğdu. Yazarlığı yanında politik faaliyetleri de ünlüdür. 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’na bağlı Kadın Varlığı adlı derneğin kurulması için çalıştı. Yerel seçimlerde Partinin Beyazıt’tan adayı oldu. Çıkarttığı Yeni Edebiyat Dergisi 15 Kasım 1941’de kapatıldı. Sol görüşlerinden dolayı tutuklandı. Mahkum edilmedi ama Bab-ı Ali onun imzasına kapatıldı. Çeşitli takma isimlerde yazılar yazdı. Eşi Reşat Fuat Baraner’in

1953’te tutuklanmasından sonra yurt dışına çıktı. On yıl süreyle Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşadı. 1970’de Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği’nin kurulmasında çalıştı. 1972 yılında öldüğünde, romanları çeşitli dillere çevrildiği halde, Türkiye’de tanınması çok sonra oldu. Fosforlu Cevriye ve Ankara Mahpusu en önemli romanları arasındadır.

 

Dayakçı Osmanlı Kocadan Günümüze: Şiddet Devam Ediyor! Sayı 6, Aralık 2003

 

25 Kasım Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilen, kadınlara uygulanan şiddeti protesto günü. 25 Kasım’da dünyanın her yerinde kadınlar, kadına yönelik şiddeti protesto için sokaklara dökülüp, eylemler, yürüyüşler yapıyorlar. Serpil Çakır Hocamız, Türk toplumunda kadına yönelik şiddetin dününe ve bugününe değiniyor.

1985 yılında Çankırı’da 3 çocuk annesi olan, dördüncüsüne de hamile olan bir kadın, mahkemeye başvurur. Kocasını dava etmektedir. Yıllardır şiddet gördüğü kocasından boşanmak istemektedir. Ancak hakim Mustafa Durmuş, kadının gerekçesini yeterli görmez, üstelik bir atasözünü hatırlatarak davayı reddeder. Atasözü şudur:

“Kadının sırtını sopasız, karnını sıpasız bırakmamak gerek”. Aşağıda Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesi no 195/179, Karar no. 1985/254 olan kararın gerekçesini göreceksiniz: “Tarafların ekonomik durumlarının araştırıldığı, davalının taşınmazının olmadığı, davacının ise babasının adına birkaç parsel taşınmaz malının olduğu, davalının aylık gelirinin 60.000 TL olduğu, mahkememiz ise 9-10 yıl gibi uzun süren bir evlilikten üç çocuğu bulunan ve halen de dördüncü çocuğa hamile bulunan bir kadın, kocası geçimsiz olsa da kendisiyle halen cinsel ilişkide bulunduğu, çocuklarına az çok elinden geldiğince bir Türk atasözü “Küze susuz, ev sözsüz olmaz” misali de, ara sıra kavganın evliliğin tadı tuzu olduğu, aralarında geçimsizliğin çekilmeyecek halde olmadığı, çocukların anasız ya da babasız bırakılmasının çocuklar yönünden daha da sakıncalı olduğu, arada bir kavganın evliliği pekiştireceği, halen yaşayan çocukları ile doğacak olan çocukları için evliliğin devamının daha da hayırlı olacağı...

Anadolu’da çok dikkatimi çeken bir söz var. Birçok yerde duydum. Hele iç Anadolu’da çok söylenir. “Kadının sırtını sopasız, karnını sıpasız bırakmamak gerek” derler. Yörenin sosyal ve ekonomik şartlarına ve hayat standartlarına davacının anlatımlarına pek aykırı olmadığı, geçimsizliklerinin davalı boşanmayı kabul etse bile, çekilmez dereceye varmış şiddetli geçimsizlik olmadığı, yakın zamanda hamile olması, en iyi delil olduğundan reddi gerekeceği inancına varılmaktadır”.

Hakimin bu kararı büyük tepki yaratır. 17 Mayıs 1987 tarihinde kadınlar “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü” düzenlerler. İstanbul Kadıköy’de Yoğutçu Parkı’nda başlayan yürüyüşte kadınlar, Söğütlüçeşmeye kadar yürüdüler. 2500 kadının katıldığı eylemde aile içi şiddet protesto edildi. Bu eylemi takiben 1990 yılında İstanbul’da Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, 1992’de Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı kuruldu. Bunu Diyarbakır’da kurulan KAMER gibi, diğer illerdeki vakıflar izler.


Kocalara insaf: Yıl 1914

Erkeğin aile içinde kadına uyguladığı şiddet sadece günümüzde değil, geçmişte de hayli yaygındı. Konu kadınlar tarafından dile getirilmiş, “Kocalara İnsaf”, “Koca Ne Demek” gibi başlıklı yazılarda işlenmişti. 1914 yılında, fikri alınmadan evlendirildiği için ölen babasına gücendiğini söyleyen Seyhan Hanım, kocasından gördüğü kötü muameleden yakınıyordu. Kocası, erkeğin kolları kabardıkça, efevari gezmesi gerektiği inancındaydı. Kadınlara değer verilmemesini, onlara dayak atılmasını savunuyordu. Oysa ağabeyi kocası gibi düşünmüyordu. Eniştesinin yaptıklarını onaylamadığı gibi, kadınların içinde bulunduğu duruma sebebiyet veren erkek cinsi adına, bir erkek olarak üzülüyordu. Seyhan Hanım, mektubunda ağabeyinin sözlerini şöyle aktarıyor: “Zavallı hemşireler, sizler erkeklerin analık suretinde nazlarını çeker, hemşirelik halinde yaralarına merhem sarar, zevcelik zamanında arzularını tatmin edersiniz. Ve fakat bizler, evet biz hayvan herifler, bütün bu lütufkar halinizle mütenasib sizlere hizmette bulunmayız ve tekmil hayvanlığımızla sizleri ezmek ister, isteriz ve ezeriz! Bize karşı ettiğiniz iyiliklerin, sarf ettiğiniz şefkatlerin mukabilini kaba bir fenalık suretinde görüyorsunuz! O halde hamisiz hemşirelerim, sizler bize unf (sertlikle, şiddetle) muamele ediniz. Nazahatinizden vazgeçiniz, rikkat-i kalb (kalb yumuşaklığı), biz erkeklerin kalbini yumuşatmaz. Erkek, ağam dedikçe kolunu kaldırır. ‘Aman efendim, zaman efendim’ dedikçe, ne oldum delisi olurlar. Siz çalışınız, metin ve esaslı müdafaalarınızla kafalarımızı düzeltiniz, ah hemşirelerim! Ben sizlerin, evet siz kadınların sıkıntılı hallerini görüyorum da, ne yapacağımı şaşırıyor ve bir Müslüman erkek olduğuma utanıyorum. Gözlerim sizlerin saadetinizi görmeden ebediyen kapanacak. Mamafih ben öldüğüme acımıyorum. Vaesefa ki, tabutum kadınlığın rakik (ince, hassas) elleriyle kaldırılmış olmayacak! Vücudum ham hum ederek, gözleri körleşmiş, kalpleri kararmış bir alay cahil herifin elleriyle, evet haşin elleriyle yıkanacak ve defn olunacak. İşte ben bunun için üzülüyorum”.

Kadınlar Dünyası, 17 Ağustos 1914, no.105.


Yıl 1998, değişen bir şey yok

Aynı ifadeleri günümüzde de bulmak mümkün, 1998 yılında bir kadın, Ferhan, şöyle diyordu: “ Dayaktan sonra, benim kendisini çok sevdiğimi, fevkalade bir insan olduğunu yüksek sesle söylememi istiyordu. Ben bunu söylememekte direniyordum. ‘Dayaktan sonra bunu nasıl söyleyebilirdim. Böyle hissetmiyorum ki’ diyordum. ‘Hayır, hissetmiyorsun ama söyleyeceksin’ diyordu. Yani sadece dayakla kalmıyordu. Düşüncelerime, duygularıma da baskı yapmak, sahip olmak istiyordu. Tek hakimiyet kendisinde olsun istiyordu. Hiçbir şeye benim karar vermemi istemiyordu. Hiçbir kararın benden geçmesi mümkün değildi. Bana sorulması mümkün değildi. Yani tek adamdı o. Sadece onun istediği olacaktı.

Bağır Herkes Duysun, Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası, Kadın Çevresi Yayınları, 1998.



Yıl 1908: Grev Komitelerinin Eylemci Kadınları Sayı 7, Ocak 2004

 

Kadınlar çalışma hayatına girmek amacıyla 1800’lerden beri taleplerini dile getirmiş, mücadele etmiş, bu amaçla grevlere katılmışlardır. İki yüzyıllık geçmişimize bir göz atalım.

872-1907 tarihleri arasında örgütlenen 50 grevden 9’u kadınların çalıştığı iş kollarında, dokumacılıkta gerçekleşti. Örneğin Feshane grevinde 50 kadın işçi, eylemin örgütleyicisi ve yürütücüsüydü. 22 Ağustos 1876 yılında Feshane’de çalışan onlarca Rum ve Ermeni toplumuna mensup kadın işçiler, Bâb-ı Âli’ye (Başbakanlığa) yürüyerek sadrazama bir dilekçe sundular, ödenmeyen ücretlerin ödenmesini istediler.

27 Ocak 1873 tarihinde, Tersane grevinde, kadınlar bu kez burada çalışan babalarına ve eşlerine destek verdiler, onların grevine katıldılar. Tramvay grevinde eşlerine destek veren kadınlar, tramvay seferlerine engel olmak için rayların üzerlerine yattılar.

1907-1908 yıllarında günde 16 saat çalışıp 40 para veya 2 kuruş alan Sivaslı bir kadın işçi, bir günlük ücretiyle fiyatı 5 kuruş olan bir ekmek bile alamıyordu.

Kıtlık ve grev

Buna o yıllarda yaşanan kıtlık ve açlık eklenince, 25 Haziran 1908’de 50 kadar kadın harekete geçti. Sivas Belediye Başkanı’nın evini taşlayarak, buğday depolarını yağmaladılar.

1908, zor ve kötü şartlardaki çalışma koşullarına tepkinin şiddetlendiği, grev dalgasının yayıldığı bir yıldı. Bu dalga içinde yüzü aşkın grev örgütlendi. Bunlardan kırka yakını kadınların çalıştığı gıda, tütün, dokuma gibi iş kollarında yapıldı. Bir işçi olarak grev komitelerinde yer alan kadınlar olduğu gibi, grevci eşlerine destek olan, onların yanlarında yer alarak dayanışmaya giren kadınlar da vardı. Örneğin, 1 Ekim 1908 İzmir-Aydın demiryolu grevinde, grevcilerle, güvenlik güçleri arasındaki çatışmaya kadınlar da katıldı.

1910 yılında, Bursa’da greve giden 30 bin işçiden çoğu kadındı. Bilecik’te de bin ipek işçisi greve gitmişti.


İzmir İktisat Kongresi’nde kadınlara doğum izni

7 Şubat 1923’te İzmir’de düzenlenen 1. İktisat Kongresi’ne 7 işçi, bir kadın delege katıldı. Çok sayıda kadın kongreyi izledi. Kongrede kadın işçilere doğum öncesi ve sonrasında 8 haftalık izin verilmesi, kadınların madenlerde çalıştırılmalarının yasaklanması, işyerlerinde emzikhanelerin açılması gibi kararlar alındı. Kongrenin 4 Mart’taki kapanış konuşmasını Rukiye Hanım yaptı.

BİR PORTRE /  BİR ROMAN GİBİ HAYAT: SABİHA SERTEL

Sabiha Sertel, Cumhuriyet’in ilk kadın gazetecilerindendir. Kendisi gibi gazeteci olan Zekeriya Sertel’le birlikte çeşitli dergi ve gazetelerin yayımcısı ve sahibi olarak da çalışmıştır. Balkan göçmeni bir aileden geliyordu. Eşi Zekeriya Sertel’le birlikte bir süreliğine gittikleri ABD’de eğitimle ilgili önemli deneyim biriktirdiler. Kadın hakları, eğitim ve özgürlük konusu, yazılarının başlıca temalarını oluşturur. Cumhuriyet’ten önce bir süre Büyük Mecmua’da, daha sonra, uzun bir süre Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe sahibi olarak bu konular üzerine yazı yazmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayli popüler bir başka yayın olan Resimli Ay Dergisi’nde “Cici Anne” başlıklı köşesi de vardı. 1934 yılında eşiyle birlikte, Ahmet Emin Yalman, Halil Lütfü gibi dönemin önemli gazetecileriyle Tan Gazetesi’ni çıkarmaya başladı.

Memleketten uzakta

1945 yılında gazetenin matbaasının yakılıp yıkılması ve sonrasında artan baskılar üzerine 1950 yılında Zekeriya Sertel ile birlikte İstanbul’dan, Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Paris, Viyana, Bulgaristan, Macaristan gibi ülkelerden sonra, uzun süre kaldığı Bakü’de 73 yaşında öldü. Kullandıkları soyadını, (Sertel “çekinmeden yazı yazan” anlamına geldiği için) bilinçli olarak seçen karı-kocanın mücadelelerle geçen yaşamı ve fikirler, Türkiye’deki siyasi mücadele tarihinde önemli bir yer işgal eder. Sabiha Sertel’in “Bir Roman Gibi” adlı eseri, bir anı kitabı olarak hem yazım, hem de döneme ilişkin bilgiler açısından önemli bir kaynak kitaptır.


Biz de İş Görebiliriz...  Sayı 8, Nisan 2004

 

Telefon idaresinde memur olarak çalışmaktan matbaa sahibi olmaya, oradan da pastane işletmeye... Kadınlar, iş yaşamının kapıları kendilerine aralandıktan sonra, pek çok işte başarılı olabileceklerini kanıtladılar. Anneannelerimizin bu zorlu yolculuğunun izini sürmeye devam ediyoruz.

Kadınların iş yaşamına girerek orada kendilerine bir yer edinmeleri ve bu durumun yasalara yansıtılması uzun ve zorlu bir mücadelenin ürünüdür.

21 Eylül 1913 tarihinde kadınlar bir kamu kuruluşuna girmek için mücadele başlattılar. Özellikle basında kadınlar tarafından başlatılan, içişleri bakanlığı ile yürütülen polemik sorucu Müslüman kadınlar ilk kez bir kamu kuruluşuna, telefon idaresine girebildiler. Bedra Osman hanım, bu kurumda ilk iş müfettişi kadın olarak işe başlayabildi.

Kadınlar çalışmayı canı gönülden istiyorlardı. Fatih semtinden Meliha Canan hanım, 27 Haziran 1913 yılında Kadınlar Dünyası dergisine şöyle yazıyordu:

“Biz Osmanlı kadınları bugüne kadar atalet içinde yaşıyor, daima erkeklerimizin mesaisi ile geçiniyor, erkeksiz kaldığımız anda da sefalet ve zaruretten gariban oluyor idik. Çünkü cahil idik, çünkü atıl idik. Çünkü iş bilmiyor, kendimizi kendi mesaimizle yaşatmıyor idik. Artık aklımızı başımıza alalım. Birbirimize el vererek, umumu yardımlaşma ile işçilik hayatını ihya ederek, maarif hayatını ihya ederek, gelişelim. Bizi daima tehdit etmekte olan sefalet ve zaruretten kurtulalım”

 

İlk banka girişimi

Emine Seher Ali de 29 Nisan 1913 tarihinde, “İş Görebiliriz” başlıklı yazıda, iş hayatına nasıl girileceği, ne tür işleri, nasıl yapacakları konusuna açıklık getirmiş, maddi destek için para toplayıp aile sandığı ya da banka gibi kurumlar oluşturulmasına dikkat çekmişti: “Çalışmaya karar verelim. Bir kere karar alırsak yapacak şeyler bulunur. Ne yapmalı mı? Birleşelim, iştişare edelim. Para toplayalım. Elde para olunca yapılmayacak bir iş yoktur. İlk toplanacak para ile bir aile sandığı, küçük bankamsı bir müessese meydana getirelim. Hem ihtiyacımızı yine kendimiz def ederiz. Hem de paramız çoğalır, ecnebilerden yakamızı kurtarırız. Bir dokuma makinesi, küçük bir tezgah on iki liradır. İsterse daha fazla olsun. Yirmi aile birleşerek on tane alsa, işte bir iş! Ne kadar küçükten başlanırsa büyümek o kadar çok olur.” Bunlar için bir derneğe ihtiyaç olduğu da vurgulanır. Derneğin en az 100 bin kadın üyesi olmalıydı. Ülkenin her tarafına şubeler açılmalıydı. Bu dernekler sayesinde, küçük işletmelerden büyük fabrikalara geçişte işgücü ve örgütlenme açısından kolaylık sağlanacaktı.

Bu yıllarda Atiye Şükran Hanım gibi, matbaa işiyle uğraşan kadınlar da vardı. Atiye Şükran hanım, ticaret yapmak için ille de çok paraya gerek olmadığını, 250 mecidiye ile on kadının bir araya gelip içlerinden birini reise seçerek bir işletme kurabileceklerini, bu iş için altı ay boyunca ayda 2’şer mecidiye toplamanın yeterli olabileceğini belirtmişti. Bu konuyu işlediği yazısının başlığı Kadınlar Dünyası Dergisi’nde “240 Mecidiye İle İş Kapısı” başlığıyla yer almıştı.

8 Haziran 1936 yılında kadınların çalışma hayatında önemli düzenlemelerin yapıldığı iş kanunu yürürlüğe girdi.

Ağustos 1990’da, evli kadının çalışma hakkını kocanın iznine bağlıyan Medeni Yasa’nın 159’uncu maddesinin değiştirilmesi için imza kampanyası başlatıldı. 5 bin bildiri dağıtıldı. 2500 imzalı dilekçe Anayasa Mahkemesi’ne gönderildi. 29 Kasım 1990 yılında bu madde anayasanın eşitlik ilkesine aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. O tarihten beri kadınlar artık koca iznine bağlı olmaksızın çalışabiliyorlar.


Seyyar kadın fotoğrafçı

Muzaffer Hanım’ın ilginç bir mesleği vardı. O ilk seyyar fotoğrafçılarımızdandı. Süs Dergisi’nde 1934 yılında yer alan ilanda şunlar yazılıydı: “Artık hanımefendiler için İstanbul dükkanlarına kadar zahmet etmek rahatsızlığı kalmadı. Adi bir kart parçasına gün ve saat tayin ederek adresinizi yazınız. İdarehanemize gönderiniz. Muzaffer Hanım hemen şitab edecek, sizi son derece memnun edecektir”.


Hanımlara mahsus pastane

Sultan Ahmet civarında İkinci Vakıf Han’ın 4-5 numaralı odalarında, Seyide Kemal Hanım, “Hanımlar Pastanesi” adıyla bir pastane açmıştı. 1914’te  basında yer alan ilanda pastane şöyle tanıtılıyordu: “Burada pasta ve çikolatalar, bisküvitler, çeşitli tatlılar, kurabiyeler, süt ve çay, hanımlara mahsus milli ve Avrupa itriyatı mevcut olduğu gibi, sipariş vukuunda konaklara pasta ve bonbonlar gönderilir. Fiyatlar gayet ucuzdur”

Seçme Seçilme Hakkı İçin Savaş Sayı 9, Haziran 2004

 

Siyaset bir şeyleri değiştirmenin, dönüştürmenin ve iktidarın alanı... Kadınlar bu alanda varlık göstermek için uzun yıllar çaba sarfetmişler. Serpil hoca geçmişten bugüne katettiğimiz mesafeye ayna tutuyor. Bir arpa boyu desek, abartmış mı oluruz?

Türkiye’de kadınlar sanıldığı gibi siyasete ilgisiz değillerdir. Bu durum, yüzyılın başına değin gider. 1908 yılında II. Meşrutiyet denilen anayasal dönemin yaşandığı parlamentonun açıldığı dönemde, kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmamıştı. Kadınlar bu hakkı ancak 1934’te elde etmişlerdir. Fakat kadınlar 1908’de, en azından kafes arkasından meclisin açılış görüşmelerini izlemek için talepte bulunmuşlardı.

Görüşmeleri izlemek için Hırıstiyan kadınlara izin verilip de kendilerine verilmemesi halinde, çağdaşları olan İngiliz kadınlarının siyasal haklarını elde etmek için yaptığı eylemleri yapacaklarını, meclis önünde gösteri düzenleyeceklerini söyleyerek yetkililere tehdit savurdular. Olay, 17 Aralık 1908 tarihinde Servet-i Fünun dergisinde haber olarak şöyle yer almıştı: “Geçen gün İslam kadınları İttihat Terakki Cemiyeti Merkezi’ne müracaatle Meclis-i Mebusan’ın resmi açılış toplantısında hazır bulunmak istediklerini söylemişler ve eğer Hıristiyan kadınlarının bulunmasına müsaade edilirse, kendilerinin de behemehal kafes arkasında müzakeratı izlemelerine müsaade edilmesini, Hırıstayan kadınlarına müsaade velirip de kendilerine verilmezse, geçenlerde İngiliz Parlamentosu önünde İngiliz kadınlarının yaptığı gibi, nümayişler, gösteriler yapacaklarını ifade etmişlerdir.”

Kadınlar için bir kadın partisi

15 Haziran 1923 yılında, siyasete katılma talebi, parlamentonun açılışını izleme talebinin ötesine geçiyor, kadınlar “Kadınlar Halk Partisi”ni kuruyorlardı. Parti başkanı Nezihe Muhittin’di. Partinin amacı, kadınların sosyal, ekonomik ve siyasi alanlarda haklarının elde edilmesiydi. Ancak önemli bir sorun vardı. 1923’te kabul edilen seçim kanunu 1909’dakinden farklı değildi, yani kadınlara seçme ve seçilme hakkı henüz tanınmamıştı. Nitekim bu anlayış 1924 Anayasında da “Her erkek Türk seçme-seçilme hakkına sahiptir” biçiminde yer alacaktı. Bu ifade yüzünden, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulmasına izin verilmedi. 5 Şubat 1924’te Türk Kadınlar Birliği kuruldu. Kadınlar yine siyasete katılma talebini, hak elde etme talebini gündeme getirdiler. Kadınların gerçek anlamda yurttaş olması için bu hakkın kendilerine tanınmasını istediler. Her kurala uymaları, vergi vermeleri kendilerinden istenirken, seçim hakkının tanınmamasına anlam veremediklerini ifade ettiler. Aşağıdaki ifadeler bu isyanı dile getiriyor: “Bu kuvvetli dünya cereyanından şüphesiz bizler de nasipdar olacağız. Yirmi sene evvel uzak diyarların bazı hareketlerini gazete havadisleri verirken, bizler bunları gulyabani efsanesi gibi dinlerdik. Fakat bugün rey kullanma hakkı olmayan tufeylidir, asalaktır”. “Tüm kanunlara uymaya, her vatandaş gibi vergi vermeye zorunlu olan Türk kadınına niçin hakkı tanınmıyor?” “Kahvehane köşelerinde miskinhanede esrar çeken birine verilen bu hak, kendini müdrik, tahsili mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?” ”Biz seçim haklarımızı elde etmeye dayalı idealimizden vazgeçmiş değiliz. Zira bundan vazgeçersek derneğimizin hiçbir var oluş gerekçesi kalmaz. Davamızın zaferi için ölünceye kadar çalışacağız. Bizim yaşamımız buna yetmezse hiç olmazsa bizden sonra gelenler için ortalığı temizlemiş oluruz”.

Gerek Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulmasına izin verilmemesi, gerekse Türk Kadınlar Birliği’nin kapatılması, kadınların siyasetle uğraşmalarını gereksiz gören anlayıştan kaynaklanıyordu. Böylelikle, kadınların siyaset bilinci ve örgütlenme deneyiminin önüne geçilmiş olunuyordu. O zamanlar kadının siyasete girmesini gereksiz gören anlayış, bugün, 80 sene sonra 2004 yılında Anayasaya konulmak istenen, kadınların siyasete katılması için gerekli olumlu önlemlerin alınmasını devletin sorumluluğuna yükleyen değişikliğin gerçekleşmesini istemeyenlerle aynı görüşü paylaşıyorlar. Oysa devletin bu tür düzenlemeler yapması, geçmişte hakkı gaspedilerek elinden alınan kadınlarla açılmış olunan arayı kapatmaya yönelikti. Günümüzde siyaset kadınlara yasak değil ama, devlet kadını siyasete katacak önemleri almak zorunda. Nitekim birçok ülkede yasal ve anayasal düzeyde değişimler gerçekleştirildi bile.

Yargıçlığa ilk başvuruya red

22 Ağustos 1924’te yargıçlığa atanmak isteyen Türkiye’nin ilk kadın hukukçularının başvurusu, Adalet Bakanı Mustafa Necati tarafından, bunun ileride sağlanacağı söylenerek reddedildi. Başvuran kadın hukukçular Bakanlık Ceza İşleri Kalemi’nde görevlendirildi. Kadınlar yargıçlık için 1930’u beklemek zorunda kaldı.


Kadının Tanımadığı Erkekle Evlenmeye Mecbur Edilmesi: Görücülük Sayı 10, Ağustos 2004

 

 

Ülkemizde görücü usulü evlilik eskisi kadar olmamakla birlikte varlığını sürdürüyor. Kadınlar evlilik gibi önemli bir kararda özgür iradelerini hiçe sayan bu geleneğe karşı uzun süredir mücadele veriyorlar... Tarihin tozlu raflarını bir kez daha karıştırıyoruz...

Osmanlı döneminde çıkan “Kadınlar Dünyası” dergisinden daha önce sözetmiştik. Bu dergiye kadınlar başlarından geçen ve onları üzen olayları anlatıp sorunlarına çare bulmaya çalışıyorlardı. İstanbul’un Fatih semtinden “Görücüler” başlıklı bir mektup yazan Aliye Hasan, 1913 yılında kendi görücüye çıkma deneyimini şöyle anlatıyordu:

“Bugün benim için bir geçit resmi vardı. Ben kendisini görmediğim, hatta tahayyül bile edemediğim bir erkeğe, kederli ve saadetli günlerin müştereken anlamı bir hayat arkadaşına kendimi sevdirmek ve beğendirebilmek için şu kesif ve fani iki gölgenin huzur-u haşininden geçmeye, saatlerce gülmeden, sevilmeden, kıpırdamadan oturmaya mecburdum. Mecbur değildim, fakat ah! Mecbur ediliyordum. Köşede sandalye ve kanape dururken yerde minderin üzerine bağdaş kurarak oturan bu iki ihtiyar kadının sahit ve fersiz gözleri önünde geçen yarım, belki bir saatlik ömrümün mürur-u bisuduna (geçip gitmesine) hala acırım. Fazlalı şapırdılarla kahve içme talimi icra eden buruşuk dudakların uğursuzluğunda saklanan nursuz ve siyah iki gözün üzerimden ayrılmayan manasızlıklarına hala şaşarım.

“Ben o gün, her şeyi görmek kabiliyetinden mahrum bu iki görücü kadına lakayd davrandımdı. Şöyle konuştum:

“Efendim, müsaade buyurursanız beni isteyen efendi kimdir? Kaç yaşındadır? Tahsili nedir/ Nelerden zevk alır? Ne ile meşguldur/ Hiç evlenmiş midir? İzdivaçda ne gibi şartların vücudunu elzem addediyor? “

“Ben bu sözleri söylerken, onlar alık alık yüzüme bakıyorlar, yüzlerinde manalı çizgiler hasıl ediyorlardı. Belki de kalblerinde izzet-i nefsimi parçalayacak keskin bir intikam baltanın anı istimalini bekliyorlardı. Birisi elindeki fincanın toplanmış telvesindeki son katre-i siyahi da emdikten sonra başparmağının kaba etiyle ağzını burnunu temizleyerek:

-‘A... ilahi kızım’ dedi. Böyle şeyler ayıp değil mi? Bunları kız anası bile zor sorar’.

“Hızlı bir hareketle dışarı fırladım. Geride bir mırıltı hasıl oldu. Ne diyorlardı. Pek iyi anlamadım. Fakat o kadar hiddetlenmiştim ki... Sokak başını dolaşan bu iki kesif karanlığın ezayı hayalisi ile masanın başına geçtiğim zaman hala titriyordum. Zavallı kadınlık: Kendi mevki’i şerefini cahilane adetlerle yıkmak için erkeklerle müşabaka mı ediyor bilmem ki”.

Kadın haklarını savunan erkekler de vardı

Mahmut Sadık, 30 Mayıs 1914’te Kadınlar Dünyası dergisinde, “Kadınların Seçim Hakkı” başlıklı yazıda, eski çağlarda soylular nasıl sıradan insanlara siyasal hakkı tanımamak için bahaneler buluyorsa, erkeklerin de aynı bahaneleri kadınlar için ileri sürdükleri saptamasını yapar. Sorumlunun erkeklerin bencilliği ve kadınlara üstün olma duygusunda yattığını, ancak kadınlar haklarını elde ettiklerinde, kendinin haklarını kullanabilecek duruma gelebileceğini belirtir.

“Bir feminist olmak itibarıyla bunu söylemiyorum. Bakıyorum ki hemcinslerimden bir çoğunun (yani erkeklerin) mütalaat ve muhakematı, hatta hissiyatı bile yanlıştır. Vaktiyle hükümdarlar, kendilerini insan üstü (fevk-al-beşer) ve tabalarını hayvan sürüleri addedikleri, asilzadeler avamı, kendileri için mal ve canı, ırz ve namusu mübah sefil mahluklar olarak gördükleri gibi, erkekler de şimdiye kadar kadınları kendilerinden aşağı görmeyi alışkanlık edinmişlerdir. Kadınlara nisbetle derebeyleri gibi, birçok feyzle hukuk ve imtiyazları, ayrıcalıkları kendi kudretlerinde tutagelmişler. Böylece kibir-i azametlerini büyüttükçe büyütmüşlerdir. En ziyade güç olan, bu kibri kırmaktır. Bilakis kadınlara bugün hukukunu vermekle onların hayat-ı umumiyeye, hayat-ı siyasiyeye her suretle katılmasını kabul etmekle, hodbinliğimizi (kibirli, bencil), gururumuzu tatmin edebileceğimize sahibim. Erkekler tamamıyla bugün hak ve hürriyetlerine kendilerini layık görüyorlar. Ben böyle görmüyorum. Kadınlara bütün insanlık hak ve hukuklarının verildiği gün ben de artık hukukumu geri almış (istirdad) ve istediğim gibi bu hukuku kullanabilecek (istimal edebilecek) bir mevkiye gelmiş olduğuma inanacağım.”

Mirasta eşitliğin sağlanması

İlk kez 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunnamesi’nde kadınlara da erkekler kadar miras hakkı tanındı. Böylece kadınlar miras yoluyla mülkiyet hakkını kazanabildiler.


Kadınların nüfus sayımlarına dahil edilmesi

Kadınların nüfus sayımlarında dikkate alınması, sayılması da çok eskilere dayanmaz. Daha önceki nüfus sayımlarında yer almazlarken ancak 1882 yılında, kadınlar da erkekler gibi sayılmış, böylelikle devlet istatistiklerine dahil edilmişlerdir.



Kadınlar Ailedeki İkincil Konumlarını Sorguluyor Sayı 11, Ekim 2004

 

Kadınlar toplum içinde olduğu kadar aile içinde de konumlarını düzeltmek, eşleriyle eşit haklara sahip olmak için yıllarca mücadele verdiler...

Evlilik birliğinin korunması’ cümlesine son dönemde, TCK ve zina ile ilgili tartışmalarda sık sık rastlıyoruz. Evliliğin kurulması ve boşanma, 2. Meşrutiyet sonrası Osmanlı kadın hareketinin üzerinde durduğu önemli konulardan biriydi. O dönemlerde evlilik, genellikle geçen sayıda sözünü ettiğimiz görücülük usulü üzerinden gerçekleşiyordu. Kadınların pek seçim ve itiraz şansı yoktu... Aynı biçimde boşanma konusunda da kadınların istekleri göz önünde bulundurulmazdı. Kadınların aile içindeki konumları sık sık sözünü ettiğimiz o dönemde çıkan Kadınlar Dünyası dergisi sayfalarına da yansıyordu. Dergide aile içindeki konumları hakkında durum saptaması yapan kadınlar, genel olarak ailenin, özel olarak da kendi konumlarının iyileştirilmesi için çeşitli önerilerde bulunuyorlardı. Aile yaşamındaki ikincil konumlarını sorgulayan kadınlar, kendilerini önemsemeyen erkeklere ise şöyle sesleniyorlardı: “Kadınlara ehemmiyet vermeyerek onları daima aciz, daima zebun, daima hakir bir halde görmek isteyen erkekler bilmiyorlar ki kendi hayatlarını, kendi refahlarını, kendileri mahvediyorlar. Tahsil ve terbiyeden mahrem, kendi mevcudiyetlerinden bi haber bir kadının teşkil edeceği ailenin nasıl olabileceğini hiç düşünmüyorlar”

O dönemde üzerinde durulan en önemli konu: Aile içindeki uyumsuzluktu. Kadınlar uyumsuzluğu önemli bir sorun olarak ortaya koyuyor ve ona yol açan nedenleri şu biçimde sıralıyorlardı: Kadının aile içindeki eşitsiz konumu, eşlerin birbirini tanımadan yaptıkları evlilikler, özellikle kız çocuklarının yetersiz eğitimi... Ailenin islahı için bu sorunların halledilmesi gerekiyordu.

Onların sağlam bir evlilik için de önerileri vardı. Kadınlarla erkeklerin doğrudan doğruya ilişki içinde olmalarının doğal hale getirilmesi için onların eğitimden geçirilmesi gerekiyordu. Mutlu evlilikler için okullara “izdivaç” dersleri konulmasını bile öneriyorlardı. Eşlerin birbirleriyle konuşması ve tartışmasının, birlikte konserlere gidilmesinin, evlilik yıldönümlerinin kutlanmasının ailenin devamı açısından önemli olduğu da yazılanlar arasındaydı.

Boşanma...

Osmanlı toplumunda evliliğin sona erdirilmesi yani boşanma yetkisi, tek taraflı olarak erkeğe tanınmıştı. Erkek bu hakkı dilediği bir biçimde kullanabilirdi. Kanuni iddetini -gebeliğin olup olmadığını anlama süresi- bekledikten sonra kadını baba evine rahatlıkla gönderebilirdi. Kadınlar evliliğin sona erdirilmesinin tek yönlü olarak erkeğin ağzından çıkacak söze bağlı olmaması gerektiğini söylüyorlardı. Boşanma bir hak olarak erkeğe olduğu gibi kadına da tanınmalıydı. Kadınlar Dünyası sayfalarında 1910’larda başlayan boşanma tartışmaları uzun bir süre devam etti. Kadınların boşanma haklarını kazanmaları ancak 1926 yılında Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi ile gerçekleşti.

Kızlara mesleki eğitim

Geçtiğimiz ay okullar açıldı. “Haydi kızlar okula” diye bir kampanyaya tanıklık ettik, hepbirlikte... Kız çocukları hala eğitimden uzak bırakılıyor... Bizde kızların eğitime adım atmaları çok geç gerçekleşti. 1869 Maarif Nizamnamesi kadının eğitimi için sınırlı da olsa önemli sonuçlar verecek çalışmalar başlattı. Aynı yıl ilk kez kız çocuklarına mesleki eğitim verecek bir okul olan Yedikule Kız Sanat Mektebi açıldı, 1878’de Üsküdar’da, 1879’da ise Aksaray ve Cağaloğlu’nda olmak üzere üç kız sanayi mektebi daha açıldı. Bu okullarda nakış, dikiş, biçki, halı dokuma, makine ile çorap fanila örme, aşçılık, tatlıcılık dersleri vardı.



Osmanlı'dan Bir Kadın Yazar: Fatma Aliye Sayı 12, Aralık 2004

 

Yaptıklarıyla yolumuzu aydınlatan kadınlar var. Daha önce bu sayfalarda kadın tarihine katkıda bulunan portrelerine kısa kısa yer vermiştik. Onların hayatları biraz daha ayrıntılı bir bakışı hakediyor oysa ki... Serpil Hoca Fatma Aliye Hanım’ın yaşam öyküsünü anlatıyor bu sayımızda...

Fatma Aliye, 29 Ekim 1864’te İstanbul’da Vezneciler semtinde bir konakta dünyaya geldi.

Babası Osmanlı devletinin üst düzey yöneticisi, hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’dır. Babasının valilik görevi nedeniyle çocukluğunda Halep ve Yanya’da bulundu. Herhangi bir okula gitmedi. Zaten o yıllarda ilk okul düzeyindeki mahalle mektepleri dışında kızların gideceği herhangi bir okul yoktu. 13 yaşına dek evde özel eğitim aldı. 1879 yılında 17 yaşındayken Sultan Abdulhamit’in yaverlerinden Kolağası Mehmet Faik Bey’le evlendirildi. Faik Bey, bilgi ve kültür açısından Fatma Aliye’nin hayli gerisindeydi. Hatice, Ayşe, Zübeyde ve İsmet isimli dört kız evladı oldu.

 

İmza: Bir Hanım

Fransızca’dan çevirdiği George Ohnet’nin Volonte adlı romanı 1889’da Meram adıyla yayınlandı. O dönemde edebiyatla uğraşmak kadınlar için pek de hoş karşılanmadığından, çeviriyi “Bir Hanım” imzasıyla yayınladı. Bu çevirinin bir kadın tarafından yapılabileceğine kimse inanmak istemedi. Fatma Aliye, uzun süre kimliğini açığa vurmadı, çeşitli makalelerinde imza olarak Mütercime-i Meram adını kullandı. Kendi adını ilk kez 1892 yılında yayınlanan Muhadarat adlı romanda kullandı.

1895-1908 tarihleri arasında 12 yıl boyunca haftada iki kez yayınlanan Hanımlara Mahsus Gazete isimli dergide baş muharrir olarak yazılar yazdı.

 Aydın kişiliğiyle dönemindeki kadınlara örnek olduğu gibi, romanlarında tipleştirdiği kadın kahramanlarıyla ve çeşitli makaleleriyle kadınların dünyasını yansıttı, kadınların sorunlarının çözümüne çareler aradı. Kadınların geçmişlerini, tarihlerini bilmemesini önemli bir sorun alanı olarak gördü. İslam Kadınları Adlı eserini, doğuda da kadınların önemli başarılara imza attıklarını göstermek için yazdı.

 

Tekkelere sığınan kadınlar

Kitabı için araştırma yaparken elde ettiği verilerden o ana kadar haberdar olmamak onu oldukça şaşırttı. 13. yüzyılda erkeklere eğitim veren 100’e yakın kadın profesör vardı. Aynı şekilde kadınlar tekke şeyhesi olabiliyorlardı. Bu tekkeler günümüzdeki kadın sığınaklarına benzer bir işlev görüyorlar, kocası tarafından kovulan, şiddet gören ya da herhangi bir şekilde aciz duruma düşen kadınları karşılık beklemeden barındırıyordu.

Fatma Aliye, 10 Ağustos 1893’te Şikago’daki Dünya Kadın Kütüphaneleri Sergisi’ne kendisi gitmese de, sergide ve kataloğunda biyografi ve eserleriyle yer aldı.

Yazarlığın yanı sıra dernekçilik de yapmıştır. 1897 yılında Yunan harbinde savaşta kimsesiz kalmış ailelere ve gazilere yardım amacıyla, Cemiyet-i İmdadiye adında Osmanlı’daki ilk kadın derneğini kurdu. Hayatının son yıllarında eski ününü kaybetti. Son yıllarını ekonomik sıkıntı ve hastalıklarla mücadele ederek geçirdi. 14 Temmuz 1936’da İstanbul’da öldü.

İlk kız liseleri

Kızların gidebileceği kız lisesi ayarındaki okulların ilki, Kız İdadisi, 1911 yılında İstanbul’da açıldı. Eylül 1913 yılında kız rüşdiyeleri (ortaokul ayarındaki okullar) altı yıllık kız okullarına dönüştürüldü. İstanbul’da, Aksaray’da Redif Paşa Konağı’nda İstanbul Kız Lisesi açıldı. 1915 yılında Bezm-i Alem Valide Sultanisi adını alarak, Aksaray’daki Sultan Mahmut Türbesi yanındaki binaya taşındı. Aynı yıl kız meslek liselerinin ilki olan Kız Sanayi Mektebi İstanbul’da açıldı. Daha sonra İstanbul’daki Kız Liselerinin sayısında artış oldu. Günümüze de gelecek olan sayılı eğitim kurumlarından olan Çamlıca, Erenköy, Kandilli Kız Liseleri Osmanlı döneminde açıldı.



Barış Mücadelesinde Kadınlar Sayı 13, Şubat 2005

 

Yaşamın her alanında şiddete maruz kalan kadınlar şiddete ve savaşa karşı gelmenin ortak yöntemlerini de geliştirdiler... Mirabel kardeşlerden Siyahlı kadınlara Serpil Hoca bu mücadelenin tarih içinde seyrine bakıyor.

25 Kasım 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti’nde bir uçurumun dibinde adları Maria Teresa, Patria ve Menerva olan Mirabal kardeşler ölü bulundular. Ertesi günkü gazetelerde bu ölümlerin kaza sonucu olduğu açıklansa da üç kız kardeşin gizli polis tarafından öldürüldüğü anlaşıldı. Çünkü, Dominik Cumhuriyeti’nin küçük bir köyünde doğan üç kız kardeş, diktatör Trujillo’ya karşı mücadele eden en önemli isimlerdendi. Ülkelerinin siyasal özgürlüğü için çalıştılar. Bu yüzden pek çok kez hapsedildiler, son olarak da işkenceyle yaşamlarına son verildi. Siyasi eylemlerinde kullandıkları Kelebekler (Las Mariposas) kod adı, onların ölümlerinden sonra mücadelelerinin anlatıldığı, “Kelebeklerin Amini”, “Kelebekler Zamanı” gibi çeşitli kitapların başlıklarına konu oldu. Onların yaşamlarını bugüne taşıyan ise, uçurumun dibinde cesetlerinin bulunduğu gün olan 25 Kasım’ın Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dayanışma Günü olarak anılmaya başlanmasıydı.

 

Siyahlı Kadınlar Sanat Projesi

Siyahlı Kadınlar Grubu, 1988 yılında, dünyanın her yerinde barış için, kadınların kurtuluşu için mücadele etmek amacıyla kuruldu. 30’dan fazla ülkede dünya çapında bir barış hareketi yaratmak en önemli hedef olarak belirlendi. Siyahlı kadınlar savaşta ölen kadınlar için yas tutuyor, barış için kadınların kurtuluşu için mücadele ediyor. “Savaş dahil olmak üzere tüm biçimleriyle şiddet özellikle kadınları ve çocukları etkiliyor. Biz siyah kadınlar, özellikle kadınların yaşamlarının tehlikede olduğu durumlarda, uluslararası, cemaatlar arası ve kişiler arası çatışmalara barışçıl çözümler aramayı, bu amaçla herkesle dayanışmayı amaçlıyoruz” diyorlar. Direnişi simgeleyen siyah kostümler, barış ve kadının insan hakları için mücadele eden, tutuklanan, işkence gören ve öldürülenlerin anısına hazırlanmış. Siyah kostümlerin üzerine, bu uğurda mücadele eden ancak, tutuklanan, işkence gören ve öldürülen kadınların fotoğrafları işlenmiş. Böylece kadınların barış ve insan hakları adına verdikleri ancak pek görünür kılınmadıkları mücadeleyi ortaya çıkarmak, kadınların bu mücadelelerdeki rollerini göstermek de amaçlanmış.

 

Türkiye’deki Siyah Eylem

9 Ağustos 1989’da cezaevlerindeki olumsuz ortamı protesto eden siyahlar giymiş kadınlar, İstanbul’da Çağaloğlu’nda gösteri yaptılar, yere yatarak yolu trafiğe kapattılar. Gösteri ertesi gün 10 Ağustos’da da devam etti. Bu kez İstanbul’daki Tünel’den Galatasaray’a kadar sessizce yüründü. Lisenin önünde göstericiler ellerindeki siyah kartonları havaya fırlattılar. 11 kadın göz altına alınsa da siyahlı protesto eylemlerine Ankara ve İzmir’deki siyahlı kadınlar da katıldı.

 

Kadınlar da tarihi eser bırakır

 

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Yahya Kemal BEYATLI

 

İstanbul’da kadınlar tarafından yaptırılmış ve bugüne kadar gelen pek çok tarihi eser bulunmaktadır. Bunlar arasında padişah eşleri veya anneleri başta gelmektedir. Bezmialem Valide Sultan ise, bu isimlerin en önemlilerindendir. Bezmialem Valide Sultan, İstanbul’da her gün önünden geçtiğimiz cami ve hastanelerin yapılmasında ön ayak olmuştur. Bezmialem Valide Sultan, Gürcistan’dan saraya getirildi. Hünkar karısı, hünkar anası oldu. Kocası II. Mahmut, oğlu Sultan Abdulmecid’ti. Okumayı yazmayı sarayda öğrenen Bezmialem Sultan, kendi adıyla anılan bir mektep açtı. Okuma yazma bilmeyen kadınlar onun okullarında aydınlığa çıkacaktı. Kocası öldükten sonra da mücevherlerini, kürk, halı ve antikalarını sattı. Gureba hastanesini kurdu. 1845’te açılan hastane gariplere, yoksullara hizmet veriyordu. Bezmialem Sultan, iki de cami yaptırmıştır. Bir tanesi Gureba Hastanesi içinde olan Gureba Hastanesi Camisidir. Diğeri ise, Dolmabahçe Camisi’dir. Cami, 1853’te Mimar Karabet Amira Balyan’a yaptırılmaya başlanmış, yapımı sırasında Bezmialem Valide Sultan ölünce, oğlu tarafından annesinin adına 1855’de tamamlatılmıştır.   Ancak adı Bezmialem Valide Sultan olan cami, yanındaki sarayın adıyla Dolmabahçe Camii olarak anılmaktadır. Dolmbahçe’deki çeşmeyi de o armağan etmiştir. Mezarı Sultan Mahmut türbesindedir.



Hak, Hukuk Peşinde Sayı 14, Nisan-Mayıs 2005

 

Kadnlar sanlann aksine her dönemde haklarn aramak için çaba sarf etmiler, mahkemelere bavurmulardr. Bu durum Osmanl toplumunda da geçerliydi. Ama adli ilemler harç ödemeyi gerektirdiinden yoksul kadnlar dava açma haklarn pek fazla kullanamadlar.

Osmanlı kadınları haklarını aramak için mahkemelere başvurmaktan kaçınmamışlardır. Bu haklar daha çok orta sınıf mensuplarınca, özellikle babalarını ve kocalarını kaybeden, güçlü akrabalık bağı olmayan kadınlar tarafından kullanılmıştır. Daha üst sınıftan kadınlar ise, hukuki anlaşmazlıkları çözmek için, gayri resmi ilişkileri ve erkek akrabalarının toplumsal nüfuzlarını kullanmayı tercih etmişlerdir. Adli işlemler harç ödemeyi gerektirdiğinden tabii ki, yoksullar ve köleler bu haktan pek yararlanamamışlardır. Ayrıca davacıların güvenilir tanık bulma zorunluluğu da bu grupları dava açmaktan vazgeçirmiş olabilir. Yerel kadı mahkemeleri anlaşmazlıklarda başvurulan tek kurum değildi. Kadıların yolsuzluk yapması, görevini kötüye kullanması durumunda son başvuru makamı, padişah adına adaletin dağıtıldığı, resmi bir adalet dairesi olan Divan-ı Hümayun’du. 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Divan-ı Hümayün’a başvurarak sultanın adaletinden yararlanma isteği, reayaya, vergi ödeyen tebaaya da tanınmaya başladı. Ancak İstanbul’a gelme zorunluluğu adalet aramayı çok pahalı ve zaman alıcı yapmıştır. Başvurular aynı zamanda Şikâyet Defterleri’ne kaydediliyordu. Kadı Kayıtları ve Şikâyet Defterleri adı verilen bu türden kayıtlar, Osmanlı’daki kadın erkek herkesin ne türden sorunları olduğunu gösteren önemli belgelerdir. Örneğin çok küçük yaşta babasını kaybeden Afife adlı bir kadın, on yıl sonra evlendiğinde, mahkemeye giderek, babasının mirasından kendisine düşen payın verilmediği gerekçesiyle, annesine ve annesinin kocasına 1702 yılında dava açmıştır. Bu kayıtlardan, kadınların daha çok miras, velayet, evlenme ve boşanma, malla ilgili anlaşmazlıklar gibi sorunlarla uğraştıklarını görebiliyoruz. Ticaretle uğraşan kadınlar ise tüccarların borçlarını ödemediklerinden yakınarak, adaletin yerine getirilmesini isteyen başvurularda bulunmuşlardır.

Plaze de Mayo Anneleri ya da Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de 1976 darbesinden sonra, sekiz yıl süren askeri cunta sırasında çocuklarını kaybetmiş anneler her Perşembe, Plaze de Mayo meydanında toplanarak, yürüyüş düzenleyerek, diktatörlüğe karşı muhalefetin sesi olma cesaretini göstermişlerdir. Kaybedilmiş çocuklarının fotoğraflarıyla yürüyen, beyaz eşarplı orta yaşlı kadınlar, kaybedilenlerin akıbetinden sorumlu olanları adalet önüne çıkarmak için mücadele verdiler. Arjantin 1978 yılında Dünya Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapmaktadır ve finale kalmıştır. Hükümet, askeri darbeden sonra, futbolu, toplumu ezmenin bir aracı olarak kullanmaktadır. Finalden önceki Perşembe, kayıp çocuklarını arayan anneler her zamanki gibi Plaze de Mayo meydanına çıkarlar. Ancak, tüm dünyanın gözü Arjantin’in üzerindeyken kadınların bu gösterisinin cuntayı küçük düşürmek anlamına geleceği gerekçesiyle, anneler linç edilmeye kalkışılır. Daha sonra, askeri cunta gitse de kadınların bu gösterisi günümüze değin devam eder. Hatta bu yürüyüşe, günümüzde Las Abuelas (Anneanneler) örgütleri de katılır.

Cumartesi Anneleri

Annelerin Arjantin’dekine benzer eylemine, Türkiye’den Cumartesi Anneleri örnek verilebilir. 1995 yılından itibaren her Cumartesi saat 12.00’de İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde toplanan kadınlar, ellerinde kartonlara yapıştırılmış kayıp çocuklarının fotoğraflarıyla oturma eylemi yapmaya başladılar. Gözaltında kaybedilen çocuklarını, yakınlarını arayan kadınlar, “Kaybedenler bulunsun, sorumlular yargılansın” talebini 1999’a dek yinelediler. Kamuoyunda Cumartesi Anneleri adıyla anılan eylemcilere, 1996 yılında Uluslararası İnsan Hakları Birliği’nce barış ve demokrasi yolunda mücadele eden kuruluşlara verilen “Carl-Von Ossitzky Madalyası” verildi.



Siyaset Alanındaki Uzun Koşu Sayı 15, Haziran-Temmuz 2005

 

Fransız İhtilali sonrasında siyasetle ilgilenen kadınlar giyotine gönderilmişti. Bugün siyasette yer almak isteyen kadınlar giyotine gönderilmiyorlar. Ama cinslerine yakışan erdemleri unuttukları, kendilerine sıkça hatırlatılabiliyor. Kadınların bertaraf etmeleri gereken gizli/açık birçok engel var.

 

Yakın zamanda ve kısa bir süre içinde devrimci mahkeme kadınlara büyük bir ders verdi. Bu örnek şüphesiz kadınların hafızalarında yaşayacaktır. Zira her zaman tarafsız olan adalet, verilen derslerin acımasız olmasından yanadır”. Yukardaki alıntı, 19 Kasım 1793 tarihli, Fransız Le Moniteur Universal Gazetesi’nden alınmıştır. 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi, büyük devrim olarak adlandırılır. Bu adlandırmanın ardında yatan devrimin yarattığı etki ve getirdiği değişikliklerdir. Devrim sonrasında, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” yayınlanarak, eski düzende haklara sahip olmanın dayandığı, soyluluk ve zenginlik gibi ayrıcalıklar ortadan kaldırıldı. Tüm insanların özgür, eşit ve kardeş olduğu ilkesi getirildi. Fakat, “insanlar” gibi bir cinsiyet belirtmeyen genel ifadede bu ilkelerin sadece erkekler için düşünüldüğü, kadınların hariç tutulduğu çok geçmeden anlaşılacak, 17 Aralık 1789’da kadınların oy hakkından mahrum edildiği açıklaması yapılacaktı.

 

Bilgiç kadın tehlikeli

Yukarıdaki açıklama, bu mahkemelerden birinde alınan kararla ilgilidir. Bu dersin nasıl bir ders olduğu ve kime ders verildiğini anlamaya çalışmak için açıklamayı okumaya devam edelim: “Akıllı kültürlü büyük tasarıları olan, paralı askerlere benzeyen yazarlarca kuşatılmış olan Ronald kadın, halka ve halkın seçtiği yargıçlara karşı küçümseyici soğukkanlılığı, yanıtlarının kibirli keskinliği, alaycı neşesi ve Adliye Sarayı’ndan Devrim Meydanı’na getirilirken gösterdiği metanet hiçbir acı anısının olamadığını kanıtlıyordu. Bununla birlikte o bir anneydi, ama doğanın üstüne çıkmak isterken onu feda etmiş, bilgiç olma arzusu cinsinin erdemlerini unutmasına yol açmıştı. Her zaman tehlikeli olan bu unutuş da onun idam sehpasında can vermesine yol açtı. Çoşkulu bir muhayyile ile doğmuş olan Olympe de Gouges ise, gerçekten tamamen uzak hayallerini, doğadan gelen ilham saymıştır. Devlet adamı olmak istedi ve yasa onu cinsine yakışan erdemleri unuttuğundan dolayı cezalandırdı.” Olympe de Gouges, “kadınlara giyotine çıkma hakkı veriliyor da meclis kürsüsüne çıkma hakkı niçin verilmiyor” diyen, kadınların mağduriyetine 1791 yılında yayınladığı, “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”yle dikkat çekmeye çalışan bir kadındı. Yaşamı giyotinde son buldu.

 

Parlamentoda düşük temsil

Türkiye’de kadınların siyasete girme öyküsü 1908’de başlar. Kadınlar, Meclis-i Mebusan’ın açılışında, mecliste bulunmak için dilekçe vermişler, hatta kendilerine bu hak verilmezse İngiliz kadınlar gibi gösteriler yapacakları tehdidini savurabilmişlerdir. 1913 Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’nin programına, bu hakkı ilke olarak koyamadıklarını çünkü, öncelikle mahrum edildikleri, toplumsal yaşama, çalışma hayatına ve eğitim hakkına kavuşmak istediklerini, zamanı geldiğinde bu hakkı isteyeceklerini söylemişlerdir. 1921 yılında bu amacı, derneğin programına almışlar, seçim hakkının verilmesini istemişlerdir. Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra, 15 Haziran 1923 tarihinde, Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmuşlardır. Ancak Nisan 1923’te kabul edilen seçim kanununda “Her erkek Türk seçme seçilme hakkına sahiptir” ibaresinin yazılı olduğu gerekçe gösterilerek, partiye valilikçe izin verilmemiştir. Bu tarihten on yıl kadar sonra, 1930 yılında yerel seçimlerde, 1934 yılında ise, genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakları tanınmıştır.

1935-1946 yıllarını kapsayan tek parti döneminde yapılan üç seçimde kadınların sayısı nispeten çoktu. Sırasıyla 1935’te 18, 1939’da 15 ve 1943 seçimlerinde 16 kadın parlamentoya girdi. Çok partili yaşama geçtikten, siyaset rekabete açıldıktan sonra, kadın milletvekili sayısında azalama görüldü. Son 2002 seçiminde kadın milletvekili oranı %4.4 oldu. Ancak sayı olarak fazla olsa da, oran olarak 1935’deki %4.5 oranına hiçbir zaman ulaşılamadı.



Kadınların Sokağa Çıkma Serüveni Sayı 16, Eylül 2005

 

Türkiye’de kadınların sokağa çıkması, taşıt araçlarına binmesi, çarşıya gidip alış veriş yapmaları öyle kolay olmadı.. Önceleri haftanın bir günü ancak mesire yerlerine gitmesine izin verilen kadınlar, ulaşım teknolojilerinin ve kültürel yapının değişmesiyle sokaklara çıkabilir hale geldiler...

“Bahar mevsimi geldi. Kadınların bazıları gezme bahanesiyle Üsküdar’dan Kısıklı, Bulgurlu, Çamlıca, Merdivenköy ve Beykoz çevresinde arabalarla gidip açık saçık dolaştıkları ve çeşitli rezaletlere yol açtıkları, sözlerine inanılır kimselerden haber alındı. Bundan böyle kadınların oralara arabalarla gitmeleri yasaktır. Giden kadınlar ve kadınları götüren arabacılar şiddetle cezalandırılacaktır”

Yukarıdaki ferman 1751 yılında çıkarılmıştı.

Kadınların toplumsal yaşamına ilişkin bu türden yasaklamalar sadece yukarıdaki fermanla örneklenemezdi. Kadın ve erkek arasındaki sosyal ilişki kontrol altında tutulmaya, böylelikle cinsler arasındaki her tür yakınlaşma önlenmeye çalışılmıştı. Kadınların gideceği, gezeceği yerler devlet tarafından sınırlandırılmış, hangi araçlara binecekleri, araçların hangi bölümlerinde oturacakları, nerelerden alışveriş yapacakları, hangi camilerde ibadet edecekleri en ince ayrıntısına kadar fermanlarla düzenlenerek belirlenmişti. Kadınların Şehzadebaşı, Beyazıt gibi şehrin işlek yerlerine gitmelerinin yasaklandığı da olmuştu. Bir dönem Kapalıçarşı’da dolaşmaktan da men edilmişlerdi. Eşya almak için çarşıda dükkan ve mağazaların içine girip alışveriş yapamayacaklardı, dükkan önünde alacağı şeyi söyleyecek, aldıktan sonra hemen eve döneceklerdi.

İslam kadınları ancak Cuma günleri, kadınlara ayrılan, erkeklerin bulunmadığı seyir yerlerine gezmeye gidebilecekti. Maslak, Şişli, Levent, Pangaltı gibi yerlerde, ne suretle olursa olsun, İslam kadınlarının araba ile durması ve oturması yasaktı. Bu konuda da fermanlar çıkarılmıştı.

Kadınların erkekler gibi ata binmeleri yasaklandığından, öteden beri arabaya binerlerdi. Harem-i Hümayun, vezirlerin ve devletin ileri gelenlerinin eşleri büyük dört tekerli, yüksekçe, etrafı tahtadan yapılmış ve üzeri eğri tabir olunan bir çember ile çevrili, pencereleri kafesli, koçu denilen arabalara binerlerdi. Daha sonra yaylı arabalar, kupa ve lando gibi arabalar kullanılmaya başlandı. Bu araçlara kadın ve erkeğin birlikte binmeleri yasaktı.

 

Haftanın o güzel günü

Kadınların başlıca eğlencesi, komşularını ziyaret etmek, hamama ve mesire yerlerine gitmekti. Osmanlı sarayından Seniha Sultan, 1909’da yazdığı bir mektubunda, mesire yerlerine gitmenin kadınlar için önemini şöyle vurguluyordu: “Benim için haftam bir tek günden ibaretti. Diğer altı gün ise o bir tek günü beklemekle geçti. Sokağa çıkmadım. Misafirim gelmedi. Ne okudum, ne yazdım, ne de piyanoya dokundum. Hep pencereden havaya baktım, 15 Cemaziyelevvel Cuma günü hava bozar da bulutlanır mı diye. Çünkü bu benim ilk Kağıthane günüm olacaktı.”

1851 yılında Şirket-i Hayriye’nin kurulmasıyla birlikte İstanbul’da deniz ulaşımı düzenli olarak yapılmaya ve Boğaziçi’ne vapur seferleri düzenlenmeye başlandı. Daha önceleri sandallar, her yere, her saatte gidebilen en önemli seyahat araçlarıydı. Akşam saatlerinde ve geceleri Boğaziçi’nde sandalla dolaşmak dönemin belli başlı eğlencelerindendi. Zenginler özel olarak süslü sandallar yaptırırlar, hanımlar akşamları Boğaz kıyılarında çimenler arasından özenli kayıklarına binerek mavi suların beyaz köpükleri arasında sallanarak, neşelenerek gezintiye çıkarlardı.

19. yüzyılda, Osmanlı toplumunun girdiği değişim ve gelişim çağı, eğlence kültürünü de değiştirmeye başladı, fayton, tramvay, demiryolu, atlı araba, vapur seferleri, gündelik yaşamın zaman ve mekan temposunu hızlandırdı. Boğaziçi, Adalar, Yeşilköy gibi sahil yerleri gibi yeni yaşam alanları ve tarzları ortaya çıkmaya başladı. Tüm bu değişimler, sosyal hareketliği hızlandırdı, kadın erkek arasındaki ilişkiye farklı ve yeni bir biçim kazandırdı.



Bir Zamanlar Bir Kadın Partisi Vardı Sayı 17, Aralık 2005

 

Kadınlar uzun süredir siyasete aktif olarak katılma mücadelesi veriyorlar... Ama bir çıkar grubu olarak kadınların, kadın partisi çatısı altında birleşmeleri sıkça rastlanılan bir durum değil... Batı’da olduğu gibi bizde de bu konuda bazı girişimler olmuş... Çok da uzak olmayan bir geçmişte kurulan, Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi bunlardan biri...

Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi 17 Kasım 1972’de kuruldu. Aslında bu konuda ilk çalışmalar Mediha Gezgin tarafından 1953 yılında başlatılmıştı.

Mediha Gezgin, Kadın Hakları Koruma Derneği’nin başkanıydı. Kadınların siyasete katılımı için canla başla çalışan ve önemli adımlar atılmasını sağlayan Mediha Hanım, meclisin yarısının kadınlardan oluşması gerektiğini söylüyordu... Ona göre bir kadın partisi kurulmalı ve bu partinin temsilcileri parlamentoda yer almalıydı... 1962 yılı bu iş için uygun zamandı...

1957 yılında tüm kadın derneklerini bir kadın partisi fikrini tartışmak üzere toplantıya çağırdı. Dernekler bu fikre sıcak bakmadılar...

Mediha Hanım işin peşini bırakmadı. 1960 yılında kadın avukatlar tarafından bir parti tüzüğü hazırlandı ama yasal statü elde edilemedi.

Seçimlere giremediler

Yıllar süren çabadan sonra 17 Kasım 1972 yılında İstanbul’da nihayet Ulusal Kadınlar Partisi kuruldu. Kuruluştaki başkan, Melike Bayburt’tu (Işıklar). Kurucular aşağıdaki isimlerden oluşuyordu: Mediha Gezgin, Melike Bayburt, Münibe Ekşioğlu, Şükriye Erker, Muhattar Serimer, Necla Orer, Fahriye Ünen, Jale Alsan, Jale Yasan, Gülseren Ay, İhsan Kiper, Saime Alpdoğan, Nurhayat Korkut, Ayla Cerrahoğlu, Mübeccel Göktuna, Özden Süek Cinman, Nermin Dönmez ve Yurdanur Özdemir’di. Daha sonraları partiye Münibe Ekşioğlu ve Mübeccel Göktuna da başkanlık ettiler. Ankara ve İzmir’de örgütlenme çalışmaları tamamlandıysa da 1973 yılında yapılan seçimlere katılmak için gerekli olan 15 ilde örgütlenmeyi gerçekleştiremediler. Aynı durum 1977’de de devam etti. 1980 askeri darbesinden sonra tüm dernek ve partilerin başına gelen Kadınlar Partisi’nin de başına geldi, kapatıldı. Partinin kapanış tarihi 16 Ekim 1981’dir.

Ev hizmetlerinden tekstil işçiliğine

19. yüzyılda Batı’nın sanayileşmekte olan ülkelerinin pek çoğunda ev hizmetçiliği bir kadın işi olarak tekstili geride bırakıyordu. İlk sınai ülkesi olan İngiltere’de 1851’de tüm kadın işçilerin yüzde 40’ı hizmetçiyken, ancak yüzde 22’si tekstil işçisiydi. Fransa’da ise 1886’da işçi kadınların yüzde 22’si evlerde hizmetçilik yapıyordu… Bu ülkede aynı yılda tekstilde çalışan kadın işçiler tüm çalışan kadınların yüzde 10’nu oluşturuyordu. 1882’de Prusya’da hizmetçiler kadın işgücünün yüzde 18’ini, fabrika işçileri yaklaşık 12’sini oluşturuyordu…

Fakat ister hizmetçi olsun isterse fabrika çalışanı çalışan kadınların hemen hemen hepsi çok genç yaştaydılar. Örneğin Fransız tekstil kasabası Roubaix’de kadın çalışanların yüzde 82’si 30 yaşın altındadır. İngiltere’de Stockport’ta kadın dokumacıların ortalama yaşı 1841’de 20, 1861’de 24’tü…Tekstil kasabalarında kadın emeğine olan talep çok büyük olduğu için buralarda evli kadınlar da çalışırlardı.



Küreselleşen Dünyada Kadın Emeği Sayı 18, Mart 2006

 

Bu kez yakın tarihte kadın emeğine ilişkin gelişmeler ve olumsuzluklar üzerine yazmak istiyorum. Küreselleşme, günümüzde sıkça duyduğumuz bir kelime. Koca dünya artık bir köy gibi, her olay birbirini etkiliyor ve birbirinden etkileniyor. Bu süreçten emek olumsuz etkilendi. Güneyin yoksul, kuzeyin zengin ülkeleri arasındaki uçurum giderek daha fazla açıldı.

1980’lerden itibaren dünya pazarları için yoğunlaşan rekabet, çok uluslu şirketlerin maliyetleri düşürmek, kârları yükseltmek için çeşitli yöntemler geliştirmelerine yol açtı. Kayıtdışı, esnek, deniz aşırı, ucuz küresel işgücü kullanmaya başladılar. 1970 ile 2000 arasında ihracatta en fazla artış, Güneydoğu Asya’daki Bengladeş, Vietnam, Çin Kamboçya gibi ülkelerde gerçekleşti. Kadınların toplam işgücündeki oranı yüzde 25’ten yüzde 45’e çıktı. Ama bu süreçte kadınların ödedikleri bedel çok yüksekti: Kötü çalışma koşulları, az hak, az ücret, sosyal güvencesizlik…

 

Fazla mesai az ücret

1909’da New York’ta bir fabrikada çalışan Polonyalı bir kadın dokuma işçisinin çalışma koşulları ve ücret konusundaki şikâyetleri, yüzyılın sonunda pek de değişmedi. Yoksul güney ülkelerinde ucuz kadın emeği, her yerde ve her zaman dünya pazarlarına açılmanın bir aracı oldu. Kadınlar genç, esnek ve uysal oldukları için üretimde joker olarak görülmeye devam ettiler. Büyük patlama gösteren oyuncak sektöründe sadece Güney Çin’de dört binden fazla fabrikada bir milyondan fazla kadın çalışmaktadır. Oyuncak fabrikalarında hava, plastik malzemelerin işlenmesinden çıkan tehlikeli kimyasallar yüzünden zehirlenmekte, bu, çalışanlarda kalıcı hastalıklara yol açmaktadır. Makineler ve elektrik donanımı çok eski olup, yangın önlemleri de yetersizdir. Fazla mesai zorunludur, ücreti de tam ödenmez. Kadınlar aşırı çalışıp, aşırı yorulmaktadırlar. Tayland, Çin gibi ülkelerde kadınların oyuncakları yanlarında götürmemeleri için kapılar ve pencereler kilitlendiğinden, geçitler ve merdivenler malzemelerle ve bitmiş ürünlerle doldurulduğundan, son yirmi yılda çıkan yangınlarda yüzlerce kadın ölmüştür. Yani kadın işçiler için üretim alanları bir ölüm tuzağı olmaya devam etmektedir.

8 Mart’ların kutlanmasına vesile olan, 1909’da New York’ta kadın dokuma işçilerinin yangında ölmeleri, yüzyılımızda sıradan bir olaya dönüşmüştür. 1996 yılının Haziran ayında çalıştıkları fabrikanın acil çıkış kapıları ve yangın söndürme araçları olmadığı için Dakka’da iki dokuma fabrikasında 32 kadın yanarak ölmüştür.

Küresel üretim bandı, sendikal haklar için yüzyıl başında verilen onca mücadeleyle elde edilen işçi haklarının ne kadar geriye gittiğinin bir göstergesidir adeta. Üretim, artık yerel ya da ulusal pazarlarda ve onların belirlediği koşullara göre değil, dünyanın dört bir tarafında uluslararası şirketlerle iş anlaşması olan büyük dikiş atölyelerinde, yüzlerce genç kız ve kadın tarafından günde on, on iki saat, parça başına ücretle, neon lambalarının parlak ışığı ve boğucu sıcak altında yapılmaktadır. Hiçbiri küresel üretim bandının, uluslararası deniz aşırı iş transferi çarklısının bir dişlisi olduğunun farkında değildir. Emek o kadar ucuzdur ki, gece uçuşlarıyla, ucuz üretimin yapıldığı ülkelere uçak seferleri düzenlenmekte, oradaki evlere dağıtılan tekstil ürünleri sabaha kadar tamamlatılarak tekrar geriye döndürülmektedir.

 

Küresel örgütleme

Kadın emeğinin bu şekilde sömürülmesi, kadınların küresel anlamda örgütlenmelerinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. İlki Meksika’da 1975’te düzenlenen Dünya Kadın Konferansları, uluslararası kadın örgütlerinin işbirliğini gösteren en önemli örnektir. Kadınlar dünya ölçüsünde şiddet, yoksulluk ve sömürü üzerinden dayanışarak ortak politikalar oluşturmuş, işbirliklerine gitmişlerdir. Uluslararası kadın ağları oluşturulmuş, Birleşmiş Milletler’in çeşitli konferanslarına katılarak resmi heyetlerle ilişkiler kurulmuştur. Çevre ve Kalkınma Konferansları, İnsan Hakları Konferansları, Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı, İnsan Yerleşimleri Konferansları kadınların sorunlarının gündeme taşındığı yerler olmuştur. Bu konferanslarda kadın haklarının kalkınmaya feda edilmemesi gerçeği üzerinde durulmuştur.

Kadınlar uluslararası anlamda kadın hakları hareketinde yer aldıkları gibi, bölgesel olarak da örgütlendiler. Örneğin 1996’da Filipinli bir kadın örgütü olan Gabriela, “kadınlar emperyalist küreselleşmeye hayır diyorlar” sloganıyla kuruldu. ABD ve Japonya’nın üstünlük sağlamak için mücadele ettikleri saptaması, Asya Pasifik Ekonomik Topluluğu’na karşı bir kampanya başlatmalarına yol açtı. Yabancı şirketlerin Filipinler’de maden çıkarma hakkını eleştirdiler, toprak ve kaynakları denetlemesinin durdurulmasını istediler. Yabancı sermaye ve yabancı egemenliğine karşı çıktılar, ekonomide kendine yeterliliğin kazanılmasını savundular. Dünya pazarı ile bütünleşmenin bağımlılık ve güvencesizlik olduğunu deneyimleriyle öğrenen kadınlar, kendilerinin denetleyebileceği bir ticaret için kredi almak, okyanus aşırı taşımacılık yerine, nehir ulaşımını kullanarak, bölgesel çerçevede, küçük ölçekte ticaret yapmayı da istediler. Örneğin Afrika’daki çiftçi kadınlar, topraklarını, dünya pazarı için kahve ve pamuk üretmek yerine, kendi yiyeceklerini yetiştirmek için kullanmayı istediler.

 

2 OCAK 2003 AİLE MAHKEMELERİ

Aile hukukundan doğan davaları görmek üzere Aile Mahkemeleri kurulmasını öngören yasa tasarısı, TBMM Adalet Komisyonu’nda 2 Ocak 2003’te kabul edildi. Buna göre, Aile Mahkemeleri her ilde ve merkez nüfusu 100 binin üzerindeki her ilçede, tek hakimli ve Asliye Mahkemesi derecesinde kurulacak; kurulmayan yerlerde ilgili dava ve işlere Asliye Hukuk Mahkemeleri bakacak. Tercihen evli ve çocuk sahibi, 30 yaşını doldurmuş ve aile hukuku alanında lisans üstü eğitimi yapmış olan yargıçların atanacağı Aile Mahkemeleri’nde, birer psikolog, pedagog ve sosyal hizmet uzmanı da görev yapacak. Aile Mahkemeleri, evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri konusunda eşleri uyararak gerektiğinde uzlaştıracak. Yetişkinler hakkında, ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüklerin yerine getirilmesine ilişkin gerekli önlemleri alacaktır.



12. Uluslararası Kadın Kongresi, Yıl 1935: Kadınlar İçin Tam Bağımsızlık Sayı 19, Mayıs 2006

 

18-24 Nisan 1935’te İstanbul’da 39 ülkeden gelen temsilcilerin katıldığı 12. Uluslararası Kadın Kongresi yapıldı. Uluslararası Kadın Birliği’nin düzenlediği kongreye, Türkiye’deki Kadınlar Birliği’nin üyeleri ev sahipliği yaptılar… Barış, yasalar önünde eşitlik, kadın özgürlüğü, eşit işe eşit ücret kongre kararları arasında yer alıyordu.

Kongre, Yıldız Sarayı’nda yapıldı. Posta ve Telgraf İdaresi Kongre nedeniyle Merasim Köşkü’nde bir posta ve telgraf merkezi kurdu. Kongre anısına üzerinde çeşitli ülkelerden katılımcıların fotoğrafının olduğu bir dizi pul çıkarıldı. Kongre delegeleri Beyoğlu’ndan Yıldız Sarayı’na ücretsiz taşındı, tramvaylarda ücretsiz seyahat olanağı tanındı. Dönemin gazeteleri kongreyi Feminizm Kongresi olarak adlandırdılar. Eşitlik ve özgürlük alanlarında, birçok sorun kadınlar için çözümü bekliyordu. Ancak bu kongrenin öncekilerden bir farkı da vardı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde toplanmıştı. Kadınlar için en önemli sorunlardan biri de yaklaşan savaşın tehlikeleri konusuna dikkat çekmekti.

Kongre başkanı Corbett Ashby, açılış konuşmasında, kongrenin “Kadınlar için özgürlük, insanlık için barış” amacıyla toplandığını vurguluyordu. Kadınlar hak ettikleri özgürlüğe kavuşmalıydılar. Kadınların kurtuluşu ve saygınlığı için mücadeleye devam edilecekti. Kadınların gelişiminin önünde çağdışı gelenek ve görenekler vardı. Ashby, konuşmasında, Avrupa’daki milliyetçi görüşlere de karşı çıkıyor, insanlığı savaş uçurumuna sürükleyen gelişmeleri kınıyordu. Kadınların özgürlük savaşı ile dünya barışı savunması birlikte sürdürülmeliydi: “Kadınların serbestçe ve tam anlamıyla gelişimini istiyoruz. Yeni olsun, eski olsun bu gelişime ket vuran geleneklerin engellemelerine karşı savaşacağız. Erkek ve kadınlara eşit eğitim olanakları istiyoruz. Yasalar önünde eşitlik istiyoruz. İş yaşamında ayırım gözetilmeksizin aynı özgürlükleri istiyoruz. Giderek artan gücümüzü ailenin iyiliğine ve dünyanın barışına hasredeceğiz. Bu kongrede söylenen her söz, yapılan her jest doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak barışa hizmet etmelidir. 1932 yılında 18 milyondan fazla kadın silahsızlanmayı savunan beyannameyi imzalamışlardır.” Barışın savunusu, uzlaşmazlıkların barışçı yoldan çözümü, silahların karşılıklı indirimi ve sınırlandırılması bir kadın kongresinde ilk kez bu denli somut biçimde dile getiriliyordu.

Eşit işe eşit ücret

Komisyonlar olarak çalışılan kongrede şu komisyonlar kurulmuştu: Hukukta Eşitlik; Ahlakta Eşitlik; İşte Eşitlik; Evli Kadının Tabiyeti; Genel Oy ve Sulh Komisyonu. İlk olarak kadınların ekonomik eşitliği tasarısı onaylandı. Evli olsun ya da olmasın, kadın çalışması, engellenmemeli. Eşit işe eşit ücret verilmelidir. Kadına da erkekler gibi işinde ilerleme olanakları tanınmalıdır. İkinci öneri, erkek ve kadınlara eşit sorumluluk yüklenmesidir. Kadın sahip olunabilen bir mal gibi görülmemelidir. Cinsi hayatta esaret olmamalıdır. Fuhuş konusunda sağlık açısından denetim gereklidir. Bu denetim kadına olduğu kadar erkeğe de uygulanmalıdır. Evli kadınlar tam bir bağımsızlığa sahip olmalıdır.

Fransız delegesi Maria Verone’a göre, bütün ülkelerde kadın kocasının uyruğunu taşıyordu. Bu durum onun kendi ülkesinde bile yabancı olması anlamına geliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda kendi ülkelerinde yabancı ile evli oldukları için, toplama kamplarında hapsedilen kadınlar vardı. Bu tür eşitsizlikler kaldırılmalıydı. Kadın vesayete muhtaç bir mahluk olmamalıydı. Kadınlar için medeni eşitlik şarttı. Ayrıca kadının kendi servetini istediği gibi kullanma hakkı olmalıydı. İlk günün gündemindeki son çalışma, “Kadınların Barış İçin Çalışma Komisyonu” tarafından yapıldı. Amerikalı delege, kadınların siyasal hayata girmesi gerektiğini vurguladı, savaş yerine genel bir hakemlik usulünü, şiddet yerine barışçı bir çözüm yolunun aranmasını önerdi. Toplantıda kadınların ve kadın hareketinin barışa yardımcı olması hararetle savunuldu.

Kongrenin ikinci gününde, “Ahlakta Eşitlik” ve “Kadının Toplumsal Durumu” komisyonları ayrı toplandı. İngiliz delegesi, aile içinde ve okulda gençliğe iyi bir cinsel terbiye verilmesinin gereğini vurguladı. Ahlak kuralları ayrım gözetmeksizin her iki cinse de uygulanmalıydı. Kadın ticareti ve kadın namusunu kirleten her hareket cürüm sayılmalı ve şiddetle cezalandırılmalıydı. Çünkü fuhuşa karşı alınmış önlemlerde genellikle kadınlar mağdur duruma düşüyordu. “Kadınların Toplumsal Durumu Komisyonu”nda, kadınların toplumsal yapıdaki eşitliği konusunda çeşitli tartışmalar yapıldı. Sonuç olarak, Aralık 1933’te dört Latin Amerika ülkesinde imza edilen Montevideo Sözleşmesi’nin, “hukuki eşitlik” alanında alınan prensip kararlarının kabul edildiği ve bu kararların gerçekleşmesi için çalışılacağı vurgulandı.

12. Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi’ne Katılan Türk Delegeler

Asli üyeler: Latife Bekir, Laima, Refik, Seniha Rauf, Efzaiş Suad, Nermin Muvaffak, Necile Refik, Dr. Pakize Ahmet, Leman Fuat, Safiye Hüseyin, Nebahat Hamid, Faika Nahid, Mihri Pektaş.

Yedek üyeler: Enise Saffet, Belkıs Halim, Seniye Cenami, Saadet Refet, Aliye Halid Fahri, Aliye Esad, Ayşe Remzi, Piraye Sadullah, Arayiş Hüseyin, Nikavet Zati, Hasene Ilgaz.

Kongre Komisyonlarına Seçilen Türk Delegeler

Hukukta Eşitlik Komisyonu: Safiye Hüseyin, Necile Refik.

Ahlakta Eşitlik Komisyonu: Lamia Refik, Nermin Muvaffak

İşte Eşitlik Komisyonu:Dr. Pakize Ahme   t, Leman Fuad.

Evli Kadının Tabiyeti Komisyonu: Nebahat Hamid, Faika Nahid.

Genel Oy Komisyonu: Latife Bekir, Mihri Pektaş. (İkisi de henüz parlamentoya girmiş ilk kadın milletvekillerimizdi.)

Sulh (Barış) Komisyonu: Seniha Rauf, Efzayiş Suad.

 

Uluslararası Kadınlar Birliği Kongreleri’nin Tarihçesi

Kongrelerde en çok üzerinde durulan konu kadınların siyasal ve medeni haklarını elde etmeleri, erkekler kadar eşit ve özgür olabilmekti. Bu uğurda sırayla 1902’de Moskova’da, 1904’te Berlin’de, 1906’da Kopenhag’da, 1908’de Amsterdam’da,  1909’da Londra’da, 1911’de Stokholm’de, 1913’te Budapeşte’de, 1920’te Cenevre’de ve 1923’te Roma’da toplantılar yapıldı. Kadınların seçme ve seçilme haklarını elde edebilmeleri bu toplantılara damgasını vuran en önemli talepti.  Yine de kadınların bu hakkı elde etmeleri oldukça geç gerçekleşti. Örneğin, İngiltere’de 30 yaşın üzerinde belli bir servete sahip olan kadınlar için 1918’de (tüm kadınlar için 1921’de), Fransa’da ise, 1945’te kadınlar bu hakkı elde edebildiler. Türkiye’de ise, parlamentoya seçme seçilme hakkı 1934 yılında kadınlara tanındı. Yani İstanbul’da düzenlenen Kongre, bir bakıma kadınlara oy hakkını tanıyan, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, 1935 seçimlerinde parlamentoya 18 kadın gönderen bir ülkede yapılmıştı.



Oy Hakkı İçin Londra Sokaklarında... Sayı 20, Ağustos 2006

 

Şimdi elimizin altında olan bazı kazanımlara ulaşmak için kadınlar zorlu mücadeleler verdiler... İngiltere’de oy hakkı için yapılan mücadele bunun en somut örneğidir. Bu süreçte kadınlar yalnız yönetenleri değil, dost olduklarını iddia edenleri de karşılarında buldular.

Kadınların mücadelesinin tarihin karanlıklarına gömüldüğü sanılırken, küllerinden dirilen bir Phoeniks’e, mitolojideki bir kuşa benzetilebilir. Phoeniks, efsaneye göre Arabistan çöllerinde beş-altı yüzyıl yaşadıktan sonra kendini bir cenaze ateşinde yakan ve küllerinden aldığı güçle yeniden dirilip bir o kadar daha yaşayan bir kuştur. Kadın hareketi, çağa, koşullara ve ülkelere göre yeniden dirilip bir başka yöne evrilebilir. İşte kadınların 1900’lü yıllarda gerek Amerika’da, gerekse İngiltere’de oy haklarını kazanmak için verdikleri mücadele de bu türden dirilişlerden biri olarak gösterilebilir. ABD’deki mücadele, bu sene TV’de de gösterilen “Demir Çeneli Melekler” filmine konu olmuştu. Bu ay size İngiltere’deki mücadeleden örnekler vereceğim.

İngiltere’deki mücadelede, Pankhurst ailesi başı çeker. Kızları Christabel ve Sylvia ile anne Emelline, hatta erken yaşta ölen babaları da bu mücadeleye yön verirler. Önümüzdeki ay, dergimizde Sylvia hakkında daha ayrıntılı bilgi vermeye çalışacağım. Çünkü Sylvia, annesi ve kız kardeşinden farklı olarak daha solda yer aldı. İşçi sınıfının sorunlarına değindi, sendikal hareketi, işçi partisini kadınlar açısından eleştiriye tabi tuttu, Feminizm ile Sosyalizm’i birleştirdi. Dünya Savaşı öncesinde anti-militarist olmanın gereğini cesaretle savundu. Etiyopya’nın işgaline, anti- emperyalist ve anti-ırkçı tutumuyla, neredeyse tek başına, 20 yıl boyunca çıkardığı bir dergiyle mücadele etti. Anne ve diğer kız kardeş Christabel ise, oy hakkı mücadelesinin militanlığını üstlenmişlerdi, eylemlerinde her tür taktiği, -buna camları kırma, mülke zarar verme de dahil- kullandılar. Öyle ki, bu ailenin kurduğu, Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği, İngiltere’nin çeşitli kesim ve bölgelerinden kadınları Londra’da bir mitingde bir araya getirebilmişti. Katılımcıların sayısı 500 bini buluyordu. Demokratik yasaların ilk örneklerinin çıkarıldığı İngiltere’de, vatandaş haklarına sahip olmak için bir takım ayrıcalıklar istenmişti. Vatandaşlık için belli bir miktar servete, mülke sahip olmak en önemli kıstastı. Tabii ki cinsiyetin erkek olması gerekiyordu. İşçi sınıfının desteğiyle gelişen Chartist Hareket (1838-1848) sonrasında, yetişkin erkeklere oy hakkı tanındı, gizli oy esası getirildi. Ancak kadınlara bu hak lâyık görülmedi. Özellikle 1900’ün başından itibaren mücadelenin dozu artırıldı. İmza kampanyası yapıldı, parlamentoya dilekçe verildi. Yürüyüşler düzenlendi, türlü taktiklerle Londra kasıp kavruldu. Açlık grevine gittiler, bu taktiği bir mücadele yöntemi olarak ilk kez kullandılar. Ama zorla beslendiler. Zorla beslenme konusunda hükümet bir yasa bile çıkardı. Sonuç değişmedi. Ancak savaş sonrasında, belli mülke sahip, 30 yaşın üstündeki kadınlara tanındı bu hak.


Zeynep Hanım’ın kaleminden oy hakkı mücadelesi

1908 yılında İngiltere’de bulunan ve Sultan Abdülhamit’e muhalif bir Osmanlı paşasının kızı olan Zeynep Hanım’ın İngiltere’de sürgünde yaşarken oy hakkı mücadelesi yapan kadınlara ilişkin tanık olduğu bir olay:

“Geçen akşam, kadın hakları için savaşanların bir sokak toplantısına gittim. Konuşmacı, küçük taburesini kendisi taşıyordu. Bir başkası bayrağı taşıyordu ve bir üçüncüsü de elinde kalabalığa dağıtılacak broşürler ve kağıtlar tutuyordu. Biraz yürüdükten sonra tabureyi pis görünüşlü bir meyhanenin önüne koydular. Bayrağı taşıyan hanım cesaretle taburenin üstüne çıktı ve bağırmaya başladı. Başlamaya o kadar hevesliydi ki, insanların onu duymak için yaklaşmalarını bile beklemedi. Kadınlı erkekli büyük bir kalabalık toplandı. Bunların çoğu şimdiye kadar hiç görmediğim bir sınıftan insanlardı. Durmadan onun sözünü kestiler ama o cesurca devam etti. Onların kabalığına alayla yanıt verdi. Bir adam, konuşmacıya “sen çok çirkinsin” dedi. Bir başkası “çamaşırını yıkadın mı” diye sordu. Ama nefret dolu sözlerinin çoğunu anlayamadım. Çünkü konuştukları İngilizce benim Türkiye’de öğrendiğim İngilizce’den çok farklıydı.”


Kadınların elbiseleri rengârenkti

500 bine yakın kişinin kadınlara oy hakkının tanınması için 21 Temmuz 1908’de Londra’da Hyde Park’ta katıldığı gösteri için kadınlar büyük hazırlık yaptılar.

Yirmi kürsüde konuşacak yirmi kadının fotoğraflarıyla, buluşma yerini ve yedi yürüyüş kolunun geçeceği güzergâhları gösteren dev bir poster hazırlanarak Londra’da ve taşrada dağıtıldı. Göstericileri yetmiş taşra kentinden getirmek üzere otuz özel tren seferi ayarlandı. Gösteriyi duyurmak için çeyrek milyon kadar el ilanı dağıtıldı. 9 yürüyüş şefi, 17 grup yöneticisi, 30 grup başkanı, 40 bayrak ve flama çavuşu seçildi, taşradan gelenleri karşılamak üzere 100’lerce istasyon görevlisi belirlendi. Hepsi birliğin renkleri mor, beyaz ve yeşili içeren kemerler ve kolluklar taşıyorlardı. 100 tane dev ipek flama, 500 kadar daha ufak flama, binlerce bayrak yapıldı. Bunların giderleri bağış yapan kadınlarca karşılandı. Parka doğru yürüyüşe geçen her yürüyüş kolunun başında bir araba gidiyordu. Kadın göstericilere beyaz elbiseler giymeleri söylenmişti. Bellerine morlu, beyazlı, yeşilli kemerler takmışlardı. Parkta o zamana kadar görülmeyen bir kalabalık birikmişti. Gözün ulaşabildiği her yeri insan seli kaplamıştı. Hep karanlık renklere bürünen öbür gösterilere karşılık, kadın elbiselerinin renkleri ve beyaz hasır şapkalarıyla bizim gösterimiz bir çiçek tarlasını andırıyordu. Altın rengi bir güneş ışığı ve bulutsuz bir mavi gök altında, sanki gerçekten bir gala günü yaşıyorduk. Konuşmaların başlangıcı ve sonu bir yük kamyonundan yapılan anonslarla duyuruluyordu. Sonra büyük bir çığlık koptu. “Kadınlara oy! Bu çağrı üç kez tekrarlandı. Her şey birden dalgalanır gibi oldu.


Batıda kadınların oy hakkının kazanılmasında bazı dönüm noktaları:

► Temmuz 1848’de ABD’de, New York’ta Seneca Falls’ta kadın hakları toplantısı yapıldı. Siyah erkeklere de oy hakkının tanınmasından sonra bu işin ırk sorunu olmaktan ziyade kadın olma temeli üzerinden kaynaklandığını anladı kadınlar.

► 7 Temmuz 1866’da John Stuart Mill Avam Kamarası’na “kadınların oy hakkı için” toplanan imzaları bir dilekçe ile sundu.

1883’te Yeni Zelanda’da kadınlara oy hakkı tanındı.

1903’te Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) anne Emeline Pankhurst ve kızları Chirstabel ve Syliva tarafından İngiltere kuruldu.

1907 yılında Finlandiya’da kadınlara oy hakkı tanındı.

1910’da ABD’de altı eyalette kadınlara oy hakkı tanındı.

1915’te İzlanda ve Danimarka’da kadınlara oy hakkı tanındı.

1917’de Hollanda ve Sovyet Rusya’da kadınlara oy hakkı tanındı.

1918’de 30 yaşın üzerinde belli oranda mülke sahip kadınlara oy hakkı tanındı. 1919’da kısıntılar kaldırıldı.

1920’de ABD’nin tüm eyaletlerinde kadınlara oy hakkı tanındı.

1922’de Kanada’nın İngilizce konuşan eyaletlerinde kadınlara oy hakkı tanındı.

1923’te Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Estonya ve Litvanya’da kadınlara oy hakkı tanındı.

1945’te Fransa’da kadınlara oy hakkı tanındı.

Kadın Hareketinde Bir Öncü: Sylvia Pankhurst Sayı 21, Kasım 2006

 

Geçen sayımızda 1910’larda İngiltere’de kadınların oy hakkı mücadelesini konu etmiş, Pankhurst ailesinden bahsetmiştik. Bu sayımızda ise, bu ailenin bir başka bireyi olan Sylvia Pankhurst’u tanıtacağım.

Sylvia, gerek özel yaşamıyla, gerekse kamusal faaliyetleriyle hayli renkli, muhalif, mücadeleci, bedelleri ne olursa olsun, tavır almayı bilen etkin bir kişilik. Öncelikle İngiltere’de kadınların oy haklarını elde etmeleri için mücadele etti. Birçok kadın, işçi ve uluslararası dayanışma örgütünün kurucusu ve eylemcisi oldu. Dört gazete kurduğu gibi, bunların editörlüğünü yaptı, 22 kitap, çeşitli broşürler ve çok sayıda makale yayımladı.

Sylvia, 1882 yılında Manchester’de doğdu, 1960 yılında, 78 yaşındayken, bağımsızlığa kavuşması için uzun yıllar mücadale verdiği ve son dört yılını geçirdiği Etiyopya’da öldü.


Kadınlara oy hakkı

Sylvia, Pankhurst ailesindeki diğer üyeler gibi birliğin İngiltere çapındaki örgütlenme çalışmalarında aktif olarak rol aldı. 500 bine yakın kadının oy hakkını elde etmek için 21 Temmuz 1908’de Londra’da Hyde Park’ta yapılan gösterinin düzenlenmesine yardım etti. Bu uğurda açlık grevlerine katıldı, annesi ve arkadaşları gibi hapishanede zorla beslenme işkencesine maruz kaldı. Kadınların İngiltere’deki oy hakkı mücadelesinin tarihini The Suffragette: The Histoy of the Women’s Militant Suffragette Movement (Sufrajet: Kadınların Militan Oy Hakkı Hareketi) adlı kitabına konu ederek, bu mücadelenin günümüze taşınmasına da yardımcı oldu.

 

İşçi kadınlarla birlikteydi

Sylvia, işçi kadınların yoğun olduğu Doğu Londra’da, kadınların oy hakkı için birliğin bir federasyonunu kurdu. Annesi, ablasından farklı olarak cinsiyet ve sınıf arasındaki ittifakı temel alarak, işçi kadınların sorunlarını, sendikalardaki erkek baskısını eleştirdi. Feminizm ile sosyalizmi birleştirmeye çalıştı. Kadınlara ödenen ücretin, düşük ücretli emek ticaretinin dehşetini ortaya koyan bir kampanya başlattı. Savaşa karşı net bir tavır aldı. Görüş ayrılıkları Sylvia’nın birlikten 1914’te ihracını getirdi. Woman’s Dreadnought (Kadın Zırhlısı) adlı bağımsız bir yayın çıkardı. 1916’da, örgütün adı Workers’s Suffrage Fedaration (İşçilerin Oy Hakkı Federasyonu) olarak değiştirildi. 10 binin üzerinde baskı yapan gazetenin ismi 1917’de Worker’s Dreadnought’a dönüştürüldü. Gazetede, günün önde gelen sosyalistleri tarafından kaleme alınan teorik yazılara yer verildiği gibi, başta İngiltere olmak üzere, dünyanın çeşitli ülkelerindeki işçi hareketi hakkında da okurlar bilgilendiriliyordu. Sadece devrimci ruhu vermekle kalmıyor, savaşın hüküm sürdüğü dünyada tepki çekip, çeşitli sindirme çabalarına uğrasa da, savaş karşıtı tutumuyla da dikkat çekiyordu.

 

Britanya solunu eleştiriyor

Birinci Paylaşım Savaşı patlak verdiğinde, sosyal demokrat hareket ya da annesinin başını çektiği kadınların oy hakkı hareketi grubu savaşı desteklerken, o karşı tutum alarak, anti-militarist olmayı cesaretle savundu. Daha sonraki yıllarda Avrupa’da yükselen faşizme, anti-ırkçı ve anti faşist tutumuyla karşı durdu. 1933 yılında Savaşa ve Faşizme Karşı Uluslararası Kadın Komitesi’ni kurdu. Faşizmi şöyle tanımlıyordu: “Kapitalist hükümetin yerini alacak yeni ve daha ileri bir toplumsal örgütlenmeyi, şiddet yoluyla önlemeye yönelik aşırı devletçi bir örgütlenmedir. Faşizm tam anlamıyla askeri bir şekillenmedir. O, kısa sürede bütün sivil hükümetleri alaşağı eder ve bütün demokratik oluşumları ezer. O, kapitalizmin kendisini tehlikede hissetmesinin ve varlığı için tehdit yaratanlardan öç almasının zorunlu bir tezahürüdür.”

Faşist saldırının Etiyopya ile başladığı tespitini yaptıktan sonra Britanya solunu bir Afrika ülkesi olmasından dolayı Etiyopya davasına kayıtsız kalmakla suçladı. Ona göre İngiltere solu, İspanya’da anti-faşist mücadeleyi desteklerken, Etiyopya için aynı duyarlılığı göstermemişti.

Sylvia yaşamının 25 yılını Etiyopya davasına adadı. Davanın savunuculuğunu yaptığı gazeteyi (New Times and Ethiopia News) 40 bine varabilen baskıyla 20 yıl boyunca çıkardı.

O, kapitalist sistemin bütünüyle alaşağı edilmesi gerektiğini düşünüyordu, Rus Devrimi’ne ve Üçüncü Enternasyonal’e destek verdi, Büyük Britanya Komünist Partisi’ne girdi. Ancak, Rusya’da devrim sonrası uygulanan ekonomi politikalarla Rusya’da kapitalizmin yeniden inşa edilmeye başlandığını, ülkenin sağa kaydığını düşünüyordu. Parti ile aralarında çıkan taktik/ stratejik ayrılıklar onun ihracını getirdi.

 

Anneleri gözetin

Sylvia, eylemci bir kadın olarak günlük yaşam pratiklerinin politik bir duruş içerdiğinin farkındaydı. Kişişel olanla politik olan arasında bağı kurdu, politikayı hayata geçirerek feminizmini bizzat yaşadı. Oğlunu 1927’de 45 yaşında iken doğurdu. Hamilelik ve doğum deneyimi, 1930’da Save the Mothers (Anneleri Gözetin) adlı kitabı yazmasına yol açtı. İngiltere ve Galler’de çok sayıda annenin ve bebeğin ölümlerini önlemek için alınacak önlemler hakkında kitap yayınladı. Ulusal annelik hizmeti, çalışmayan annelere yardım, ev içi yardımcılığı, anneler ve çocuklar için doğum öncesi ve sonrası klinik, çalışan annelere doğum yardımının uzatılması, çocuk yardımı ve zorunlu eğitimin 16 yaşına çıkarılması gibi önlemleri savundu. Böylelikle kamusal politikanın belirlenmesine çalıştı. Ev işlerinin sosyalleşmesiyle kadınların ev işlerinden kurtulabileceğine inanıyordu. Kadının eve ait tüm işlerden sorumlu tutulmasının onu politikadan, hatta yaşamdan uzak tutmak anlamına geldiği saptamasını yaptı. Kişiliği sembolize ettiği için kadınların kendi isimlerini (soyadlarını) değiştirmemeleri gerektiğini savunuyordu.
 

Örgütlü işçi hareketiyle bağ kurdu

Sylvia Pankhurst hakkında geçtiğimiz günlerde Versus Yayınları’ndan bir biyografi kitabı yayınlandı. Yazar Mary Davis, özel/tüzel çeşitli arşiv kaynaklarını kullanarak, gazete taramaları ve yüz yüze görüşmeler yaparak hazırlamış kitabı. İşte kitaptan bir alıntı:

“Sylvia, sosyalist hareketin ilk aşamalarında ve anti-ırkçı ve anti-faşist harekette bazen Donkişatvari de olsa, önemli bir rol oynamıştır, erkekler dünyasında sol siyaset yaparak var olmuştur. Sosyalist tabanla bağ kuran, örgütlü işçi hareketiyle bağ kuran tek feminist değildir. Rus Devrimine ve Üçüncü Enternasyonale büyük destek vermiş ve bu yayınla yaptığı katkı biricik olmakla birlikte, -Britanya’daki- Komünist Parti’nin kuruluşuna katılan tek kadın değildir. Uzun bir dönem boyunca –on yıl- sosyalizmi ifade etmenin ötesinde, feminizm ve anti-ırkçılığı seslendirmede, bir haftalık gazetenin editörlüğünü yapan ve yöneten ilk kadındır ve bir siyahi ilk işe alan da odur. Faşizm tehlikesini ilk ortaya koyan ve Mussolini’nin popülizminin gerçek doğasını teşhir eden ilklerden biri olmakla birlikte, kesinlikle Britanya’daki tek anti-faşist değildir. Ancak, faşizmle ırkçılık arasındaki bağlantıyı ortaya koyan, beyaz soldaki çok az sayıdaki insandan biridir ve bu ülkede, en azından 1920’lerden itibaren, ırkçılığa ve emperyalizme karşı tavrını ortaya koymuş, beyaz politikacılar arasında gerçekten tek kişidir.”



15. Yüzyılda Kadınlar İçin Yazan Bir Kadın: Christine de Pizan Sayı 22, Şubat 2007

 

Sanat ve edebiyat dünyası genel olarak erkekler tarafından belirleniyorsa kadınların yazıya ilgileri çok eski tarihlere dayanıyor. Yazı yazmaya ilk yönelenler, ortanın üstü sınıflara mensup kadınlar oluyor.

Onbeşinci yüzyılda yaşamış ve Fransız Rönesansı’nın modern anlamda ilk kadın yazarlarından olan Christine de Pizan yaşamı ve yazdıkları ilginçtir.

De Pizan Venedik’te doğdu, daha sonra evlenerek kocası ile birlikte Paris’e taşındı. Üst sınıftan olan kocasını genç yaşta yitirdi. Dul kalınca kendisinin ve iki çocuğunun geçimini sağlamak için yazı kopye etmeyi ve yazı yazmayı kendine meslek edindi. Christine de Pizan’ın yaşadığı çağda kadınların yazı yazması, edebiyatla uğraşması çok rastlanılan bir durum değildi.

1405’te yazdığı “Kadınlar Kenti Kitabı” isimli kitabında, o dönemdeki kadın gerçekliğiyle, dönemin erkek bilincini ve anlatımındaki kadın imgesi, arasında bulunan farklılığa dikkat çekti. Pizan’a göre, erkekler tarafından yazılan kitaplardan hareketle somut, yaşayan kadına varmak mümkün değildi çünkü kadın davranışlarını konu edinen kitapların yazıldığı yerlerde, kadınlar bulunmamaktaydı. De Pizan, dönemin erkeklerinin “kadınların yaşamları ve davranış biçimleri itibariyle ahlak düşüklüğünün her türüne yatkın oldukları” saptamasını eleştirdi ve şunları dile getirdi:

“Bir varlık olarak kadın cinsinin, davranışlarını sorgulamak beni çok ilgilendiriyordu. Farklı sosyal katmanlara mensup ve benimle en mahrem düşüncelerini paylaşan kadınlarla, uzun süre konuştum, tartıştım. Birçok saygıdeğer beyefendinin, kadınlar hakkında ürettikleri bu tür bilgilerin temellerini, önyargısız bir biçimde tarttım. Ama çok iyi gözlemlememe ve denememe rağmen, cinsiyet yoldaşlarım ve kadınlık hali üzerinde yapılan bu tahmini değerlendirmelerin dayanağını bulamadım.”

Yine aynı kitapta, kadınlar nedir, yılan mıdır, kurt mu, aslan mı ejderha mı, ya da insan doğasının kandırılması ve üstesinden gelinmesi gereken düşmanları mı diye soruyor Fransa’daki edebiyatçıları ve aydınları tartışmaya çağırıyordu. Christine’nin o dönemde eleştirdiği yapıtların başında Gülün Romanı, adlı kitap geliyordu. Bu roman ortaçağ Fransa’sında erkeklerin kadınlar hakkındaki düşüncelerine tercüman oluyordu. Romana göre kadınlar sebatsız, düşüncesiz, yalancı, entrikacı, kurnaz, açıkgöz, küstah ve açgözlü, sadakatsiz, kıskanç yaratıklardı, ayrıca kadınların bir vicdanı da yoktu. O, erkeği zehirleyen, kirleten soğuk bir yılandı. Roman erkeklere “ kadınlardan kaçın, kaçın, kaçın, kaçın” öğüdünde bulunuyordu.

 

Kadın düşmanı gelenek

Christine de Pizan kadın düşmanı gelenekle mücadele etmek için yazdığı “Kadınlar Kenti Kitabı”nda kadınlar için yazılanlar tersine çevriliyordu. Şöyle sesleniyordu de Pizan kadınlara: “Sevgili kadınlar, erkeklerin sizi bir yandan, zayıflık, düşüncesizlik ve sebatsızlıkla suçlarken, bir yandan da sizi hayvanlar gibi zorla ağlarına düşürmek için akla hayale gelebilecek en tuhaf yolları ve aldatma manevralarını kullandıklarını asla aklınızdan çıkarmayın. Kaçın, kaçın, kaçın sevgili kadınlar”

De Pizan’ın Kadınlar Kenti Kitabı bugün Batı’da bir manifesto gibi görünür. Bu kitapta Pizan, 15. yüzyılda kadınlara kadın olmanın iyi bir şey olduğunu göstererek cesaret verir.

Edebiyatta ve toplumda erkek önyargılarına da karşı eleştiriler getiren De Pizan’ın bu kitabı ve daha sonra yazdığı diğer eserleri, bize Ortaçağ Fransası’nda kadınların hayatı hakkında önemli veriler sunmasını yanı sıra, erkekler tarafından kaleme alınan tarihsel belgeleri kullanırken, bilgi edinme aracı olarak kadınca kuşkuyu gözardı etmemek gerektiğini de gösterir. Çünkü tarih kitapları çoğu zaman önyargılara dayanmaktadır.

 

Melek Hanım’ın hatıratı

Melek Hanım bir sadrazam eşi olarak haremde bulunmuş, eşi tarafından boşandıktan sonra büyük sıkıntılar yaşamış ve anılarını kaleme almıştır. O yalnızca İstanbul haremlerini değil, Mısır’dan Anadolu’ya çok geniş bir coğrafyada ve çok farklı toplumsal tabakaların haremlerini anlatır.

Melek Hanım’ın Haremden Mahrem Hatıralar, ismiyle Türkçeye çevrilen anılarında 1840-1870 yılları arasında geniş Osmanlı coğrafyasında kadınların nasıl yaşadığına dair çok önemli veriler elde edebiliriz. Bazı tarihçiler onun anılarını yazan ilk Osmanlı kadını olduğunu söylerler. Ama Cemal Kafadar tarafından ortaya çıkarılan ve günümüz Türkçesine kazandırılan Asiye Hatun’un Rüya Mektupları da bir anı kitabıdır. Bu kitap 17. yüzyılda ender görülen bir kadın “Mutasavıfın gene ender görülebilecek bir biçimde kendi şeyhinden ayrılarak başka şeyhe bağlanması ve ona gördüğü rüyaları mektupla göndermesini içerir. Kadınlar Osmanlı’da da oldukça erken tarihten itibaren yazmaya başlamışlardır.

Melek Hanım hatıralarına gelince. Melek Hanım’ın ailesi Galata civarında oturmaktadır. 13 yaşında eğitim ve öğrenim görürken kendinden yaşça çok büyük İtalyan bir hekim tarafından kaçırılır ve onunla evlenir. Bu, çok kötü bir evliliktir. Daha sonra erkek Melek Hanımı boşayarak başka bir kadınla evlenir. Melek Hanım çocuklarını eski eşinden almak için gittiği Fransa’da Kıbrıslı Mehmet Paşa ile tanışır, erkek yakışıklı ve anlayışlıdır, ona aşık olur, evlenir. Bu evlilik Melek Hanım’ın yaşamına Osmanlı bürokrasisi içinde giderek yükselen Mehmet Paşa’nın hayatının akışına göre yön çizmesine neden olur. Melek Hanım başından geçenleri anlatırken biz Osmanlı haremindeki kadınların eğlence ve kıstırılmışlıkları hakkında da bilgi ediniriz. Bu anılar ancak bir kadının gözüne çarpabilecek günlük yaşama dair önemli ayrıntılardan haberdar olmamızı sağlar.

Kıbrıslı Mehmet Paşa ile evlendiğinde paşa henüz zengin ve güçlü değildir… Şöyle anlatır ilk evlerini “ Ev Tophane’ye bakan yüksek bir tepede bulunuyordu. Bir bahçenin ortasındaki bu bina çok küçüktü: yalnızca üç yatak odası, harem olarak kullanılan bir salonu ve küçük bir selamlığı vardı.”

Kocasının görevi nedeniyle gittikleri Mısır’da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın kızı Nazlı Hanım’ın özel çağrılısı olarak gittiği Mısır Sarayı’nda ise haremin büyüklüğü ve atmosferi daha farklıdır. “ Saray şahane bir bahçe içindeydi ve tam anlamıyla Avrupai bir yapıydı…

Prensesin hazinedarı prensesin beni görmek içi hazır olduğunu söyledi: içeri girdiğimde gösterişli bir divanda oturmuş sakin sakin uzun çubuğunu tüttürüyordu. Beni görünce kalktı hoş geldin demek amacıyla yanıma yaklaştı…. Oda masallar anlatarak prensesi eğlendirmekle görevli yaşlı kadınlarla doluydu…” Mısır Sarayının haremi görkemli ve kalabalıktır. Melek Hanım’ın anılarından yemeğin masada gümüş yemek tabaklarında ve değerli taşlarda süslü kaşıklarla yenildiğini anlarız. Melek Hanım’ın anıları, Osmanlı’da hakim sınıfların yaşamı hakkında da bize veriler sunar.

Melek Hanım bir paşanın eşidir, ama döneminde kadınların uğradığı haksızlıkları da bire bir yaşar. Erkek çocuğu olmadığı için ikinci plana atılır. Çocuk sahibi olmak için gösterdiği çabalar onun cinayetle suçlanarak Anadolu’ya sürülmesine yol açar. Melek Hanım, Anadolu’da eşrafın haremlerini de anlatır. Mehmet Paşa başka biriyle evlenince başını dik tutarak, kızıyla Fransa’ya göç eder. Onun anıları kadınların yazma cesareti bulduklarında tarihe ait çok önemli bilgilere ulaşabileceğimiz konusunda değerli bir kanıttır.



Kadın Tarihine Türkiye'den Bakmak Sayı 23, Mayıs 2007

 

Kadınlar Osmanlı’da eşit hak için mücadeleye başladılar, dergiler çıkardılar, konferanslar düzenlediler. Cumhuriyetle birlikte başta eğitim olmak üzere çeşitli reformlardan yararlandılar. 1980’lerin ikinci yarısında ise kendilerini keşfettiler.

Kadın kurtuluş hareketinin Türkiye’deki geçmişi, 19. yüzyıl sonuna, Osmanlı dönemine dek götürülebilir. Toplumda yaşanan değişim ve gelişim süreçlerine koşut olarak, kadınlar da hak ve özgürlük taleplerini gündeme getirdiler, erkeklere nazaran bulundukları konumu sorgulayarak bir kadınlık bilinci geliştirdiler. (Konuyla ilgili olarak bkz: Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul, 1994, 1996) 1869’da Terakki-i Muhaderat’la başlayan kadın dergi ve gazetelerinin sayısı Cumhuriyet’e kadar 40’a ulaştı: Hanımlara Mahsus Gazete, Şüküfezar, Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi kadın dergileri çıkarıldı. Bu dergiler kadınlara kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli işlev gördü. Aynı tarihsel süreç içerisinde 30’a yakın kadın ve yardımlaşma derneği kuruldu. Dernekler bireysel talepleri örgütlü birliklere dönüştürmede, sorunların çözümünde, ortaya konulan önerileri uygulamaya geçirmede yardımcı oldu. İlk kurulan dernekler savaşların açtığı yaraları sarmaya yönelik yardım dernekleriydi. Dernekler arasında kız çocuklarının eğitiminin temel amaç olarak alındığı, kadınların iş yaşamına girebilmeleri için mesleki eğitimin verildiği dernekler de vardı. Osmanlı Türk Kadınları Esirgeme Derneği, Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Hayriyesi, Biçki Yurdu gibi dernekler benzer amaçlarla, atölyeler, terzi evleri açarak, kadınların istihdam olanaklarının geliştirilmesi için onlara beceri kazandırmaya çalıştı. Asri Kadın Cemiyeti, Cemiyet-i Nisvan Heyet-i Edebiyesi, Teali-i Nisvan Cemiyeti Kırmızı-Beyaz Kulübü gibi örgütler kadınları çeşitli açılardan bilgilendirme, bilinçlendirme amacına yönelikti. Ulviye Mevlan tarafından kurulan Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti (Osmanlı kadınının Hakkını Savunma Derneği) ise Kadınlar Dünyası (1913-1921) adlı yayın organı ile Osmanlı feminist hareketine bir örnek oluşturdu. Bu dönemde kadınlar konferanslar da düzenlediler. Yayınlar ve konferanslar yoluyla taleplerini belirginleştirdiler, kendilerine olan güvenlerini artırdılar. Örneğin 1911 yılında İstanbul’da bir konakta Beyaz Konferanslar adıyla düzenlenen bir dizi konferansta 300’ü aşan katılımcı vardı. Fatma Nesibe Hanım, ilk konferansında, Doğu’nun ilk kadınlık celsesini açtığını şöyle söylüyordu:

“Bugün, tarihi bir gündü. Memleketin muhtelif cihetlerinden, kadınlığın altı bin yıllık zulmetine, hiç olsa da, bir mum ziyası vermek azmiyle buraya kadar koşup gelen ilk tarihi şikayeti izhar olunacak, şarkın ilk celse-i nisvanı in’ikad edecekti. (Doğunun ilk kadınlık celsesi) açılacaktı)”.

 

İlk siyasal parti

Erkeklerle kendi durumlarını kıyaslayan, bu duruma isyan eden, kadınlar, Şüküfezar, Kadınlar Dünyası gibi sahibi, yazı kadrosu, hatta mürettipleri bile kadınlardan oluşan dergiler çıkardılar. Bu dergilerdeki yazılara baktığımızda kadınların çözümü kendilerinde aradıklarına şahit oluruz: “Evet Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar; görüyoruz; teşekkürler ederiz. Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus inceliğimiz, kendimize mahsus adat ve adabımız vardır, bunu erkek muharrirler bir kadının anlayacağı ruhla anlamazlar. Lütfen bizi kendi halimize bıraksınlar, hayallerine oyuncak buyurmasınlar. Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi çalışmamızla müdafaa edebiliriz.” Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı, Cumhuriyet kurulduktan on bir yıl sonra, 5 Aralık 1934’te tanındı. Ancak 1923 yılında Nezihe Muhittin tarafından kurulan bir siyasal parti, Kadınlar Halk Fırkası’nı (her ne kadar daha sonra izin verilmese de) ve yine siyasal haklar için çalışan Türk Kadınlar Birliği’ni (1934-1928) kurduklarını da hatırlatmakta fayda var.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren kadınlar, toplumda kendilerine yeni kamusal roller üstlenmeleri cesaretini veren başta eğitim olmak üzere çeşitli reformlardan yararlandılar. Kemalist modernleşme projesi çerçevesinde derneklerde yer aldılar, Halk Evlerinde çalıştılar. 1950’li yıllar Türkiye’de yardım dernekleri yanında mesleki derneklerin de kurulduğu yıllardı. Kadınların sosyal ve kültürel hayatını araştırma geliştirme dernekleri de kuruldu. Siyasal partilerin kadın kolları da örgütlendi bu arada. 1970’ler Türkiye’sinde ise, kadınlar sosyalizmin kadın sorununa yaklaşımı temelinde değerlendirildiler. Bağımsız kadın hareketinin ortaya çıkması için ise 80’leri beklemek gerekecekti.

 

Bağımsızlığa doğru

Kadın kurtuluş hareketi 1980 darbesine karşı ilk muhalefet hareketi olarak gündeme geldi. Kadınların kadın olmaktan kaynaklanan sorunları vardı, bu özgül sorunlar işçi sınıfının sorunları içinde eritilmemeliydi. 1980 sonrası kadın hareketi, erkek baskısına ve ataerkil yapıya karşı tüm bu söylemlerin sorgulanmasını, hareketin bu söylemlerden bağımsızlaşıldığı oranda başarılı olunabilineceğine vurgu yaptı. Ataerkil sistem, feodal, kapitalist, sosyalist gibi sistemlerle ya da din, milliyetçilik ya da sosyalizm gibi ideolojilerle eklemlenerek farklı biçimler alabilirdi. Kadının ikincil ve bağımlı kılındığı özel alandan kamuya sömürü, egemenlik düzeni sorgulanmalı, cinsiyetçilik açığa çıkarılmalıydı. Kadın bilincini yükseltmek, cinsiyetçiliğin kavramlarını oluşturmak, bunu toplumda deşifre etmek ve çözüm yolları oluşturmak için öncekinden farklı yöntem ve kurumlar ortaya çıktı. Kadın dernekleri, vakıfl ar, insiyatifler olarak konu ve örgütlenme biçimleri bakımından çeşitlendi. 80’lerin başından itibaren bilinç yükseltme grupları oluşturuldu. Deneyim paylaşımına gidildi. Ezme ezilme ilişkileri sorgulandı. 35 kadın tarafından kurulan Kadın Çevresi Anonim Şirketi, feminist literatürün önemli örneklerinin Türkçe’ye çevrilerek basılması işlevini üstlendi. Özel olan siyasaldır“ vurgusuyla, özel alan, aile ve özellikle aile içi şiddet açığa çıkarıldı. 1987 yılında Çankırı’da bir hakim, kocasından sürekli şiddet gören hamile bir kadının boşanma davasını reddetmesi kadınlar için bardağı taşıran son damla oldu. Çünkü hakim davayı reddetmekle kalmamış, gerekçesini de şu atasözüne dayandırmıştı: “Kadının karnından sopayı, sırtından sıpayı eksik etmemeli”. Bu karar, kadına yönelik şiddeti meşru gören zihniyetin, sadece kültürde değil, herkes için adaleti sağlamakla görevli mahkemelerde de yer bulduğunu gösteren vahim bir örnekti. Çankırı’da sekiz avukatın başlattığı protesto, başka illere de sıçradı, kadınlar sokağa döküldü, imza kampanyaları ve yürüyüşler düzenlediler. Örneğin, 17 Mayıs 1987’de İstanbul Yoğurtçu Parkı’nda düzenlenen protesto eylemi, 1980 darbesi sonrası ilk gösteri olarak tarihe geçti. “Dayağa Karşı Kampanya”yı başlatan kadınlar, şiddete maruz kalmış kadınlar için Mor Çatı ve Ankara Kadın Dayanışma Vakfı adıyla sığınaklar açtılar. “Bedenimiz bizimdir” ve “Mor iğne kampanyası”, kadınların sokakta, işte, evde cinsel tacize ve şiddete karşı çıkışlarını da gösteriyordu. Örneğin mor iğne kampanyası çerçevesinde vapur, tren gibi kamusal alanlarda, anneannelerin tacize karşı yakalarında taşıdıkları iğne, sembolik anlamda dağıtıldı.

 

Ve kurumlar

Cinsiyetçiliğin kanunlardan ayıklanması yönündeki çabalar 2000’li yıllarda meyvesini verdi.. Barolar içinde kurulan “Kadın Hukuku Komisyonları” ve imza kampanyalarının bu sürece katkıları büyük oldu.

Kadın dernekleri, vakıfl ar, insiyatifl er olarak eğitimden, çalışmaya, siyasete varıncaya dek konu ve örgütlenme biçimleri bakımından çeşitlendi. Ka-der, kadınları siyasete hazırlamayı amaçlayan bir dernek olarak kuruldu. Kadın Eserleri Kütüphanesi, Üniversitelerde Kadın Araştırma Merkezleri kadın çalışmalarının gelişimiyle doğru orantılı olarak ortaya çıktı. Kadın dergilerindeki değişim, 1987’de çıkarılan, radikal feminizmin örneği olan Feminist dergisiyle gerçekleşti. Kaktüs dergisi ise, sosyalist feministlerin tartışmalarının aktarıldığı önemli bir alan yarattı. 2000 yılında çıkan Pazartesi dergisi ise, sadece radikal feminizmin değil, milliyetçiliğe eleştirinin üst düzeyde somutlaştığı bir dergi olarak ortaya çıktı. E-posta ağları, Uçan Süpürge, Kadın Kurultayı türünden gruplar da, sorunlara çözümde müzakere alanı olarak kuruldu.

Ayrıca, vakıflar, sendikalar, meslek odaları türünden çeşitli karma örgütler ve yerel yönetimler kadınlara yönelik çeşitli faaliyetler ve düzenlemeler gerçekleştirdi; hükümet düzeyinde Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü kuruldu.

Dışarıdaki oluşum ve değişimler de kadın hareketine önemli katkılar sağladı. Örneğin, tüm kadınların anayasası olarak görebileceğimiz “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW), Birleşmiş Milletler tarafından 1979’da kabul edildi; toplumsal cinsiyet eşitliği uluslararası hukukun gündemine sokuldu. Bu bakışın bütün yasalarda, politik alanlarda hakim kılınması, bunun bir hükümet politikası olarak benimsenmesi sorumluğu, Birleşmiş Milletler üyesi devletlere verildi. Sözleşmenin Türkiye tarafından imzalanmasından sonra, “Aileyi Koruma Kanunu” ve nüfusu 50 bini geçen yerleşimlerde yerel yönetimlerin kadın sığınağı açma zorunluluğun kabulü, türünden gerçekleştirilmiş iki örnek bile, bu yaptırımın gücü hakkında bize ip ucu verebilir.



Kadınların Parlamento Serüveni Sayı 24, Ağustos 2007

 

Siyaset genellikle erkekle tanımlanıyor. O nedenle pek çok ülkede siyasi temsil alanı olan parlamentolarda kadın oranı çok düşük. Türkiye’de kadınlar bazen üç bazen beş kişiyle temsil edildiler. 22 Temmuz seçimlerinde ise parlamentodaki kadın sayısı ilk kez 50’yi buldu. Ama hâlâ meclisin yüzde 10’u bile değiliz…

Eski zamanlarda kötü krallar, kötü padişahlar varmış... Bunlar o kadar kötüymüş ki, astıkları astık kestikleri kestikmiş. İnsanlar çok çalışırlar ama az kazanırlar, güçlükle ayakta kalırlarmış; hak hukuk diye bir şey yokmuş. Bu bir süre böyle gitmiş. Gel zaman git zaman, insanların canına tak etmiş. Yeter artık, biz de kendi yaşamımız üzerinde söz sahibi olmak istiyoruz, bu nedenle kararlara ve yönetime katılmak istiyoruz demişler. Ayaklanmışlar, is-yan etmişler, yönetimleri de-virmeye başlamışlar. Ama herkesin hakkını alması öyle kolay olmamış. Bazı koşullar öne sürülmüş. Önce, sadece zengin olan haklarını elde edebilir denmiş; ayrıca bu kişi ergin olmalı, çok genç olmamalıymış. Dahası beyaz tene sahip olma koşulu varmış. Emeğiyle çalışanların da haklarını elde etmeleri için bir süre geçmesi gerekmiş. Bu sırada devrimler gerçekleştirilmiş, mücadeleler yapılmış, insanlar çeşitli birliklerde, örgütlerde birleşmiş, dernekler, sendikalar kurmuş, dergiler, kitaplar yayınlamışlar, hak mücadelesine girmişler. Sonunda çeşitli sözleşmeler, yasalar, anayasalar yapılmış, bu hakların garanti altına alınması için.

Ama verilen tüm bu mücadeleye karşın bir türlü haklarını alamayan bir grup varmış: Kadınlar. Zengin olmak, beyaz olmak gibi kıstasların ötesinde bir başka kıstasın da var olduğu anlaşılmış: erkek olmak! Tüm bu mücadeleler içinde yer almalarına karşın kadınlara, sizin haklarınızı elde etmenize henüz sıra gelmedi, biraz bekleyin denerek çeşitli gerekçeler öne sürülüyormuş. “Bizler gibi haklara sahip olmanız, bunları uygulamaya koymanız, cinsinizin erdemlerine aykırı” denmiş. “Yumuşak, itaatkâr, narinsiniz, bizler sizi koruruz, sizin için çalışır, sizin yerinize karar verebiliriz. Eğitim almak, meslek sahibi olmak için yorulmanıza, zaten bizden daha eksik olan aklınızı karıştırmaya gerek yok” denmiş. Okuma yazma öğrenmelerine bile karşı çıkanlar olmuş. Zaten “sizin yeriniz ev, göreviniz çocuk yetiştirmek ve biz erkeklerin rahatını, ihtiyacını, evde sağlamak olduğu için bizler gibi haklar elde etmenize, bunları yaşama geçirmenize gerek yok denmiş. Şekillenen yasalara, anayasalara bu görüş geçirilmiş, miras, mülk edinme, çalışma, oy kullanma, velayet hakkı, sadece erkeklere tanınmış. “Pek güç ve akıl gerektiren bu hakları, sizin için, biz erkekler kullanabiliriz, sizin yorulmanıza, kendinizi sıkmanıza, bu nedenle bu hakları elde etmenize gerek yok” denmiş.

 

Yasalardan eşit biçimde yararlanmak

Bu bakış açısı ülkeden ülkeye, dinden dine pek farklılık göstermedi, birey hak ve erdemlerini gündeme getiren aydınlanma düşüncesi de bundan payını aldı. Eşitlik ve özgürlük birey olmanın temel ilkeleriydi. Ama bu ilkelere sadece erkekler sahip olmalıydı. Soyut eşitlik, kamusal alanda bulunan yurttaşların, yani erkeklerin karşılıklı rızalarına dayalı olarak oluşturdukları, ilişkilerinin yasalarla çevrelendiği bir kamusal alan tanımını getiriyordu. Eşitlik, sadece erkeklerin bulunduğu alan olan kamusal alanda ve burada bulunanların ilişkilerinde aranır oldu. Bu ilkelerden, kadın ve erkeklerin birlikte bulunduğu özel alan, ev içi yaşam nasibini alamadı. Bu alana hiç dokunulmadı. Üstelik, daha da ileri gidildi. Kadınların yasalardan eşit biçimde yararlanmamaları için özel bir çaba gösterildi. Var olan kültürün de desteğiyle kadınlar, çalışma yaşamından, eğitim kurumlarından, özel mülk edinme ve seçme/ seçilme hakkından 20. yüzyılın başına dek mahrum bırakıldılar. 21.yüzyıla girdikten sonra da durum pek değişmedi. Bir iki ülke dışında kadınların sayısı yüzde 50’ye ulaşamadı. Ülkemizde bu bırakın yüzde 50’yi, yüzde 5’i bile bulmadı. Temmuz 2007 seçimlerinde de sağdan sola, siyasal partiler, örgütlemeden gelen deneyimli ve bilgili kadınlara listelerinde ön sıralarda özellikle yer vermediler. Listeye girebilenlerin tamamına yakın bir kısmını ise, medyada çeşitli biçimde ön plana çıkan kadınlardan seçmeyi tercih ettiler. Ama buna rağmen bağımsızlarla birlikte kadın sayısı 50’ye yükseldi. Bu şimdiye kadar erişilen en yüksek rakam.

 

Türkiye’deki deneyim

İlk parlamento 1876 tarihli ilk anayasa olan Kanun-i Esasiyle birlikte kuruldu. Ancak kısa süre sonra askıya alındı, ta ki 1908 tarihine kadar. 1877’da yılında oy hakkı, cinsiyet ve sınıf kriterleri üzerinde tanınmıştı: Erkekler oy verecekti, ancak bu erkekler emlak sahibi de olmalıydılar. İkinci anayasal dönem olarak adlandırılan İkinci Meşrutiyet, 1908’de yeni bir parlamentoyu da getirdi. Bu parlamentonun üyeleri yine sadece erkeklere açıktı. Belli bir miktarın üzerinde vergi veren erkeklerin seçtiği ve seçildiği milletvekilleri yönetti ülkeyi. 1923 yılında erkekler için istenen sınırlama kalktı. Meclisin kapısının kadınlara açık olması ise, 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934’te anayasada yapılan değişikle, “22 yaşını bitiren kadın/ erkek her Türk mebus seçmek hakkına haizdir” dendi. Seçmek için 22 yaş istenirken, seçilmek için 30 yaş kuralı kondu. 1923, 1927, 1931, 1935, 1939 seçimleri iki dereceli olarak yapıldı. Yani halkın, milletvekilleri seçecek kişileri seçtiği ilk seçimler ve bu kişilerin tek parti tarafından saptanmış adayları seçtiği ikinci seçimler. Mecliste kadınların sayısı, 1935’teki seçimlerde 18 milletvekili ile yüzde 4’tü. Demokratik seçimlerin yapıldığı (tek parti yerine, muhalefet partilerinin de seçime katıldığı) 1946 tarihinden itibaren ise düşüş görülmeye başlandı. 1939’da 15 milletvekiliyle yüzde 3.2, 1943 seçimlerinde 16 kişiyle yüzde 3.3, 1946’da 9 kişiyle yüzde 1.8 oldu. Çok partili yaşamın gerçek anlamda başladığı 1950 seçimlerinde ise bu sayı 3 kişiyle, tarihteki en az yüzdesine, yüzde 0.6’ya ulaştı. Daha sonraki yıllarda ise istenilen artış hiçbir zaman gerçekleşemedi: 1954’te, 4 kişiyle yüzde 0.7, 1957’de 8 kişiyle yüzde 1.3, 1961’de 3 kişiyle yüzde 0.6, 1965, ve 1968’de 8 kişiyle yüzde 1.7, 1969’da 5 kişiyle yüzde 1.1, 1973’te 6 kişiyle yüzde 1.3, 1977’de 4 kişiyle yüzde 0.8, 1983’te 12 kişiyle yüzde 2.9, 1987’de 6 kişiyle yüzde 1.3, 1991’de 8 kişiyle yüzde 1.7, 1995’te 13 kişiyle yüzde 2.1, 1999’da 24 kişiyle yüzde 4.3, 2002’de 22 kişiyle yüzde 4.36. Görüldüğü gibi bu oran hiçbir zaman yüzde 5’i bile bulamadı. 22 Temmuz’da tablo kadınlar lehine biraz değişti, şu anda parlamentoya girecek kadınlarla birlikte yüzde 9’u geçiyor.

İlk kadın bakanlar hükümete dışarıdan getirildi. 1971 askeri darbesi sonrası oluşan Nihat Erim hükümetinde Türkan Ak-yol, Sağlık ve Sosyal Yar-dım Bakanlığı’na ve Sadi Irmak hükümetinde ise, Nermin Neftçi, Kültür Bakanlığı’na getirildiler. 1965 sonrasında, Behice Boran, Sevinç Düşünsel ve Nermin Neftçi, milli bakiye sistemi sayesinde meclise girebildiler. Behice Boran, bir siyasal partinin, İşçi Partisi’nin başkanlığını yapan ilk kadındır. (Daha sonra Tansu Çiller DYP’nin ve Sema Pişkinsüt Demokratik Toplum Partisinin başkanları olacaklardı.) Sevinç Düşünsel Senato üyeliğine getirildi. Nermin Neftçi ise, Millet Meclisi başkan yardımcılığını yürüten ilk ve tek kadın oldu.

 

Dışarıdan kadın bakan

Kadınların siyasal temsil oranının artmaması, siyasal partilerdeki erkek egemenliğini kıramama, çözüm olarak kadın partilerinin kurulması girişimine de yol açmıştır. Örneğin Kadınlar Halk Fırkası, 1923 yılında İstanbul’da kurulmuştur. Ancak seçme ve seçilme hakkının sadece erkeklere tanındığı belirtilerek partinin kurulmasına izin verilmemiştir. 1990’dan itibaren dünyada kurulan kadın partilerin sayısında artış göstermiştir: Rusya Kadınları Partisi, İzlanda Kadın Partisi, İsveç’te Feminist Parti bu türden partilere örnek olarak verilebilir.

 

SANDIK BAŞINA

“Sandık başında tetkik edeceğim listede, kadın adayların isimlerini görmezsem reyimi kullanmayacağım. Ben de herkese söyleyeceğim, listedeki kadın isminden başka gördükleri isimleri silsinler ve bu haksızlığı böylece protesto etsinler. Kocalarımıza, çocuklarımıza müstakil kadın adaylara reylerini vermelerini söyleyelim” “Sandık Başına” 24 Nisan 1950 tarihli Kadın Gazetesi.

 

1950 seçimlerinde kadınların mecliste tarihinin en az oranına düşmesi karşısında kadınların tepkileri ve çözüm önerileri üzerine bir açıklama: Çözüm, partiler üstü bir kadın örgütlenmesidir.

 

“Partiler üstü kadın teşkilatına olan ihtiyacımız, bugün bütün şiddetiyle kendini gösteriyor. Bu teşkilat iyi işler ve bizim memleketimize göre hangi mevzular üzerinde çalışması lazım geliyorsa, böyle çalışır bir halde elimizde olsaydı, katiyen bugünkü durum hasıl olmazdı. Mesela bütün memlekete şümulü olan köylü kadının, işçi kadının, annenin, çocuğun, genç kızların, kadın küçük düşüren ahlaki meselelerin dert ve davalarını eline almış misyonerler gibi samimiyetle çalışan bir kadın teşkilatını düşünün. Umumi efkâr karşısında müsbet rolünü ve vazifesini yapıyor ve seçim anında da Millet Meclisi ve Belediye Meclisi gibi teşrii organ içinde bu dert ve davalarını müdafaa edecek temsilcilerini çıkarmak istiyor. Yurdumuzun bugünkü inkişaflı ve kanun bakımından engelli olmayan durumu içinde böyle planlı harekete herhalde geniş yer verilirdi. Şu hale göre kadınların partilerin kendi prensipleri etrafında kadın veya erkek üyeleri toplamalarıyla davanın hal olmadığını idrak etmeleri ve bir kadın organizasyonu meydana getirerek cinsimizi ilgilendiren ve kabiliyetlerime göre sosyal meseleleri destekleyecek bir hareket yaratmalıyız” Kadın Gazetesi 5 Haziran 1950



Sosyalist Kuramcı ve Eylemci Bir Kadın: Rosa Lüksemburg Sayı 25, Kasım 2007

 

Sosyalizmin öncüsü Karl Marks’ın biyografi sini yazan Mehring Rosa Lüksemburg için “Marks ve Engels’in bilimsel halefl eri arasındaki en parlak zeka” tanımlamasını yapmıştı. Rosa Lüksemburg yaşadığı dönemde sosyalist harekete hem teorik planda hem de eylemlilik düzeyinde damgasını vurmuş bir kadındı.

Rosa Lüksemburg 5 Mart 1871 yılında küçük bir Polonya kasabası olan Zamosc’da Alman ve Polonya edebiyatına vakıf iyi eğitim almış Yahudi bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi.

Aile 1873’de Varşova’ya taşındı.

Rosa 5 yaşında bir kemik hastalığına yakalanarak bir yılı yatakta geçirdi. Kalçasında oluşan bir sorun nedeniyle bu hastalıktan sonra yaşamı boyunca aksayarak yürüdü. Çok sevilen bir çocuktu, annesinin yardımı ile beş yaşında okumayı ve yazmayı öğrendi.

9 yaşına kadar evde eğitim gören Lüksemburg, 1880’de kız lisesine başladı. Lise o zaman ilk planda asil ailelere mensup babası subay olan kız çocuklarını alıyordu. Rosa’nın Yahudi bir ailenin kızı olarak tercih edilmesi çok zordu, üstün başarı gösterdiği için onu okula aldılar. Çok yönlü öğrenmeyi seviyordu, lise hayatı boyunca çok başarılı oldu. Yine lise yıllarında sosyalizmle tanıştı ve 1882 yılında Polonya’da kurulmuş, Proletarya adlı partiye üye oldu. 1889 yılında polis peşine düştü arkadaşları onun yurtdışına gitmesinin yararlı olduğunu düşündüler. O sırada Polonyalı göçmenler için önemli bir merkez olan Zürih kentine gitti. O dönemde Avrupa’da kadınların üniversiteye girmesi zordu. Kapılarını kadınlara açan tek üniversite olan Zürih Üniversitesi’ne girdi. Üniversitenin çok zengin bir kütüphanesi vardı ve öğrenim gören kadınların yarısı Rustu. Burada felsefenin, siyasetin yanı sıra, matematik, botanik ve zooloji okudu. Üniversite döneminde Zürih’te G. Plahanov, Vera Zazulic, Paul Axelrod gibi öncü Polonyalı ve Rus Marksistlerle tanıştı. Onlarla birlikte sosyalizm davası için çalıştı.

Birkaç yıl sonra Lüksemburg, Polonya İhtilalci Sosyalist Partisi’nin, en önemli kuramcılarından biri olmuştu.

1893 yılında 22 yaşında Sosyalist Enternasyonel Kongresi’nde partiyi temsil etti. Burada Polonya’nın kıdemli ulusalcı sosyalistleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. O, işçi sınıfının birliğini savunuyordu. Görüşlerinden bir adım bile geri çekilmedi.

Bir süre sonra Berlin’e yerleşerek Almanya’nın Marksist kuram dergisi Die Neue Zeit gazetesinde yazmaya başladı. Polonyalı göçmenlerin Almanya’da yaşaması ve politika yapması Alman vatandaşlığına geçmesi ile mümkündü. Bu nedenle 1898’de Alman vatandaşı Gustav Lübeck ile kağıt üzerinde bir evlilik yaptı. Bu tarihlerde artık Almanya’da çıkan pek çok sosyalist yayının ya yazı işleri müdürüydü ya da yazarıydı.

1896-1898 yılları arasında Almanya’da sosyalist hareket devrimci ve reformcu kanat olarak ikiye ayrılmıştı.

Reformcu kanadın temsilcilerinden biri de Engels’in öğrencisi Eduard Bernstein’di. Rosa Lüksembeurg hemen Marksizmi savunmaya koyuldu ve “Sosyal Reform ya da Sosyal Devrim” adlı kitapçığı ile yaygın reformculuğa karşı savaş açtı.

 

Başlangıçta eylem vardı

Rosa devrimci eylemlerini, parti görevlerini sürdürürken bir yandan da doktora tezini yazıyordu. 1898 yazında “Polonya’da Endüstriyel İlerleme” adlı doktora tezini verdi. Tezini yazarken titiz ve ciddi bir çalışma yürütmüş kendini olağanüstü zorlamıştı.

Fırtınalı bir aşk yaşadığı sevgilisi Leo Jogiches’e yazdığı mektupta sıkıntılarını şöyle anlatıyordu: “Tüm gücümü ve kuvvetimi aldığı için bu doktora çalışmasından nefret ediyorum.”

Tezi basıldığında ise mutluluğu sonsuzdu “Görüyor musun ne kadar güzel görünüyor. İtaraf etmeliyim ki, paketi açmadan önce kıpkırmızı oldum, kalbim sanki duracaktı.”

Rosa Lüksemburg’un endüstriyel gelişme gibi erkeklerin ilgilendiği ciddi bir meselede başarılı bir tez yazması, kadınların üniversiteye girmesinin çok zor olduğu bu dönemde bazı erkek yazarlar tarafından hayretle karşılandı. Kimileri onu başarısından dolayı kutluyordu.

Zürih Halk Gazetesinden pedagoji doçenti Robert Seidel bunlardan biriydi: “Bir kadının ilk temel çalışmasını Polonya’da ve Rusya’daki endüstriyel gelişme üzerine yazması ve bu iki ülkenin ekonomik ve politik olarak birbirine nasıl bağlı olduğunu göstermesi gerçekten de çok ilginç ve saygıdeğer. Kadınlar alemini bu yeni moral verici başarısından dolayı kutlarız.”

Rosa Lüksemburg hayatı boyunca doğru bildiklerini savundu, Marksizm’e kuramsal olarak önemli katkılarda bulundu. Görüşleri uğruna devrin ünlü Marksistleriyle çatışmaktan da geri kalmadı.

1903-1904 yılları arasında ulusal sorun üzerine bir polemiğe girişti. Ona göre Polonya sosyalistlerine düşen görev ulusal bağımsızlık için savaşmak değildi, kapitalizm oldukça ulusal bağımsızlık diye bir şey söz konusu olamazdı. Lenin ise hakim ulus olarak ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunuyordu.

1904’de Kayzer’e (Alman İmparatoru) hakaretten dolayı hapis cezasına çarptırıldı.

1905 ‘de ilk Rus devriminin patlak vermesi üzerine, Polonya Partisi için sürekli devrim fi krini geliştiren broşürler ve yazı dizileri yayınladı. Devrim hakkında düşünmek, yazmak, konuşmak ona yetmiyordu. Hayat felsefesi “Başlangıçta eylem vardı” idi. O sıralarda sağlık durumu çok kötü olmasına rağmen 1905 Aralık ayında gizlice Rus Polonyası’na girdi. Polonya’da tüm işçi gazeteleri yasaklanmıştı, sadece onun çıkardığı Party gazetesi gizlice basılıyor ve her gün çıkıyordu.

 

Kadınların seçme seçilme hakkı

4 Mart 1906’da tutuklandı, önce cezaevinde sonra bir kalede dört ay hapis yattı.

Sağlık durumunun iyice kötüleşmesi üzerine serbest bırakıldı ve Alman uyruklu olduğu için Polonya dışına çıkarıldı.

Rosa Lüksemburg sendikalara da özel önem vermişti. Temel tezlerinden biri; siyasal ve ekonomik kitle grevleri yoluyla devrimci işçilerin iktidara gelmesiydi. Bu genel grevler sosyalist devrimi bütün önceki devrimlerden temelde ayırırdı. Rus devriminin de genel grevlerden sonra gündeme gelmesi onu haklı çıkarmıştı.

1913 yılında Rosa Lüksemburg en önemli kuramsal çalışması olan “Sermaye Birikimi - Emperyalizmin Ekonomik Açıklamasına Katkı” adlı kitabını yazdı. Bu kitap Kapital’den sonra Marksist ekonomik öğretiye en önemli katkılardan biriydi. Bilgi zenginliği, üslup parlaklığı, tahlil keskinliği entelektüel bağımsızlığı ile bir başyapıttı. Kitap kapitalizmin yeni, geri ülkelere doğru yayılmasının iç çelişkiler ve düzenin istikrarı üzerinde ne tür etkileri olduğunu incelemekteydi ve Marks’ı da eleştiriyordu.

Sosyalist teori konusunda yetkinliği en üst seviyeye çıkarken, Almanya’nın 1. Dünya Savaşı öncesinde içinde bulunduğu gerici ve militarist ortam Rosa Lüksemburg’u çok zorluyordu. 20 Şubat 1914 yılında askerleri isyana kışkırttığı gerekçesiyle tutuklandı. Bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ama mahkeme salonundan çıkar çıkmaz, bir toplantıya gitti. Bu sırada Alman Sosyal demokratları imparatorla birlikte savaş kredilerine onay veriyordu. O buna karşı çıktı. Karl Liebknect, Franz Mehring, Klara Zetkin’le birlikte Spartaküs adlı bir örgüt kurdular ve savaşa karşı olduklarını bildirdiler.

Rosa savaşa karşı enternasyonal sosyalizmi savunarak, dört yıl boyunca mücadele etti.

1917 Rus devrimi, Rosa Lüksemburg’un savaşa karşı devrimci muhalefet politikasının ve emperyalist hükümetleri alaşağı etme çabasının gerçekleşmesiydi. Ekim devrimini sevinçle karşıladı, ama aynı zamanda eleştirilerini de dile getirmekten geri durmadı.

Rosa Lüksemburg kadın hareketine özel olarak eğilmemiştir ama kadın işçilerin hakları üzerine düşünmüş, yazılar yazmıştır. 12 Mayıs 1912 tarihinde yazdığı “Kadınların Seçme Seçilme Hakkı ve Sınıf Mücadelesi” isimli makalesinde, Almanya’da sosyal demokrat kadın işçi hareketinin çok geliştiğini belirtikten sonra, sendikalarda örgütlü olan 150 bin kadın işçinin proletaryanın ekonomik haklar mücadelesinde çekirdek kadroyu oluşturduğunu, binlerce kadın işçinin de sosyalistlerin safında politik mücadele verdiğinin altını çiziyordu.

Kadınların seçme seçilme hakkı mücadelesinin sosyal demokrat partinin siyasi gündemine oturduğunu vurguladıktan sonra şunları yazıyordu:

“Bazıları (bazı erkekler) kadınların seçme seçilme hakkı için verdikleri mücadelenin sosyal demokrat parti nezdinde önemini azımsıyorlar. Son çeyrek yüzyılda kadın işçilerin sendikal siyasi alana katılmaları parlamenter mücadele içinde yer almaları sayesinde önemli adımlar atılmıştır.”

Bu satırlardan da anlaşılabileceği gibi Rosa Lüksemburg parti içinde erkek egemenliğini fark etmiş bir kadındı. Onun Clara Zetkin’le yürüttüğü tartışmalar da kadın işçi hareketinin ve kadın hakları mücadelesinin uzağında olmadığını gösteriyor.

8 Kasım 1918 Alman devrimi, Rosa Lüksemburg’u hapisten kurtardı. O, bütün gücü ile kendisini devrimin içine attı. Ama gerici güçler kuvvetliydi. Sağ Kanat Sosyal Demokrat liderlerle Kayzer ordusunun generalleri devrimci işçileri bastırmak için birleştiler. 15 Ocak 1919’da Karl Liebknecht öldürüldü. Aynı gün Rosa Lüksemburg başı dipçikle ezilerek öldürüldü. Onun ölümü uluslararası işçi hareketi için olduğu kadar kadın işçiler açısından da büyük bir kayıptı.

Tayyare'deki ilk kadın: BELKIS ŞEVKET Sayı 26, Mart 2008

 

Osmanlı’da o zaman iki tayyare vardı. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’nden Belkıs Şevket Hanım, uçmak istiyordu, onun için uçmak hem eşitliğe hem de özgürlüğe karşılık geliyordu... Bir Kasım günü Belkıs Şevket bunu başardı.

İki hafta öncesiydi. Uçaktaydım, bir ara dalmışım, hostesin sesiyle uyandım. Yeşilköy’e inmek için kemerlerimizi bağlamamız konusunda uyarıda bulunuyordu. Neredeydim, hangi yıldaydım? 1913 yılında değil miydik?. Fethi Bey’in tayyaresinde Belkıs Şevket’le beraber uçmuyor muydum? Tüm bu karışıklığa, uykuya dalmadan önce, okuduğum bir metin sebep olmuştu. 18 Kasım 1913’te, batı dünyası dışından bir kadın olarak uçağa binerek gösteri yapan Belkıs Şevket’in uçuş hikayesi götürmüştü beni o yıllara. Belkıs Şevket, bu gösteriyi dönemin kadın mücadelesinde simge isim olan bir kadın derneğinin üyesi olarak yapmış, kadınlar hakkında önyargıları kırmayı amaçlamış, kadınların cesur olabileceklerini kanıtlamak istemişti. Unutmayalım ki, o yıllarda hava yolu taşımacılığı olmadığı gibi, Osmanlı’da bir iki tane teyyare vardı. Gelin hep birlikte okuyalım, hissedelim o heyecanı:

Avrupa’da edilen tecrübelerden, yapılan müsabakalardan günü gününe heberdar oluyorduk. Bittabi efkar-ı umumiye-i Osmaniyede teyyare merakı artıyordu. Kadınlık bundan bigane kalamazdı ve kalmadı. Bu sıralarda pilotu zabitanımız Edirneye hava yolu ile gidip gelmişlerdi. Üyesi olma mensubiyetiyle iftahar ettiğim kadın haklarını savunan derneğimiz, Osmanlı Müdafaa-i Hukuk –u Nisvan Cemiyeti’nde bu meseleye dair tartışmalar yapılıyordu. Ben derhal söz alarak İslam kadınları namına ilk defa doğulu, şark kadınlarının da garpli, batılı hemcinslerinden geri kalmayacaklarını ispat için teyran edebileceğimi, uçabileceğimi, arz ettim. Herkes alkışladı.

“Muhterem cemiyetimiz kararlaştırırsa hemen hazır olduğumu da ilave ettim.” Dernek kurucumuz olan Ulviye Mevlan hanım efendi arzumu, daha doğrusu cemiyetin kararını Mevlanzade Rıfat Beyefendiyle Medirhanzade Süreyla Bey vasıtasıyla vatanperver erkan-ı hükümetimize arz ve iblağ ettireceklerini kendilerine mahsus nezaket üsluplarıyla beyan buyurdular. Cemiyet üyeleri teşekkür ettiler. Ben çocuk çılgınlığı ile seviniyor ve memnun oluyordum. Cemiyetimizin talebi her tarafta ve özellikle Birinci Kolordu Hümayun kumandan vekili Cemil Beyefendi Hazretlerinin nezdinde memnuniyetle karşılandı. Ve derhal teyyare mektebi müdürü Veli Beyefendi haberdar edildi. Pazar günü teyran, uçuş günü olarak kararlaştırıldı.

Sabırsızlıkla Pazar gününü bekliyor ve daima yazı odamdaki barometreye bakıyordum. Oooff… Barometre düşüyordu. Evet birkaç saatler sonra şiddetli lodosla yağmur yağıyordu. Artık hüznümü sual etmeyiniz.

Sabah ezanıyla kalktım. Biraz sonra latif ve mülayim bir sonbahar gününü müjdeleyen ışık kırılmaları odamın pencerelerini yıldızlıyordu. Oooh … Ne kadar güzel bir gün, tam manasıyla bir teyyare havası.

Saat birde mukaddes cemiyetimizin, derneğimizin bayrağını ve azalarını, üyelerini taşıyan, kırmızı rozetli otomobillerle Ayastefanos’taki, (Yeşiköy) teyyare mektebine gidildi. Mektebin idarecileri tarafından karşılandık. Bu esnada mektebin müdürü Veli Beyefendinin eşinin taktığı bir göğüs iğnesiyle taltif edildim. Trenle gelen hemşirelerimle beraber bir müddet istirahat ettik. Teyeran, uçuş sırasında şiddetle çarpan rüzgara mukavemet için pilot beylere mahsus yeni ve güzel teyyareci meşmaını ve başıma da yün bir başlık giydim. Gözlerimi siyaten takılması lüzumlu gözlüğü taktım. Beni bu halimle gören muhterem refikalarım gülüyorlardı.

Vakit geldiğinde, gayyur ve cesur pilot Fethi Bey kardeşimiz bir çalaki ile mevkiine çıktı. Alet yerden yüksekçe olduğundan bir iskemle vasıtasıyla ben de hemen pervanenin arkasındaki mahalde örme olarak ağaçtan imal edilmiş ufak bir iskemleye ayaklarımı ileri doğru uzatarak ve kart dolu sepeti alarak oturdum. Teyyaremizin hareket etmesi için muhterem bir meferimiz pervaneyi eliyle ve Fethi Beyin kumandasıyla çeviriyordu. Fakat burada şunu arz etmek istiyorum ki acaba tayyare makinesi meyanında, gemilerde olduğu gibi pervaneyi bizatihi hareket ettirecek hususi bir tertibat yapmak gayri mümkün müdür?

Fethi Bey oturduğum yerin arkasında ve benden yüksekçe olan mahallinden tayyarenin yanında ve önünde bulunan derece tertibatını havi aletlere bakıyor ve elinde otomobillerde olduğu gibi, kumanda aletini elinde tutuyordu. Lüzumu olan kuvvetin ortaya çıkmasıyla, otomobil gibi yirmi otuz metre kadar yerde bir müddet gittikten sonra alkışlar arasında yavaş yavaş yükselmeye başladık.

Önce hafifçe, daha sonra gittikçe yükseliyor Makrıköy (Bakırköy) üzerinden mektebe doğru hareket ve teyran dakika dakika artıyordu. Yeşil tarlalar, ufak köyler, derecikler hakikaten güzel manzaralar görülüyordu. İstanbul’umuzun üstünde uçarken sepetten kartları aşağı atıyordum. Teyyareden bakılan yerler arz ve beyandan müstağni olduğu üzere daha büyükçe görünüyordu. Harbiye Nazareti’nin yaygın kulesini ve bazı büyük mahallelerimizi gördükçe bilmem neden gülüyordum. Semalara doğru nur-i hidayetle parlayan hilalli minareler, şamdanlar içindeki mumlar gibi müşahade olunuyor, binalar ve mahaller, fenni çocuk eğlencelerindeki küçük evler gibi göze çarpıyordu. Koyu mavi atlas gibi kıvranarak uzanan Bosfor (Boğaziçi) ve iki tarafındaki zümrüdi halılarla süslenmiş Anadolu ve Rumeli cennet gibi bir manzara idi. Sevimli pay-ı tahtımızın (başkentimizin) semadan kuş başı görünüşü hakikaten pek alımlı. Beyoğlu’nun Cadde-i Kebir’i üzerinde akıp giden insan kitlelerinin karıncalara benzeyen görüntüleri olur güzelliklerden değildi.

O kadar süratle teyeran ediyorduk ki, kartları attıkça kolumu tekrar yanıma getirmek için epeyce müşkilat çekiyordum. Bazen pervanenin hareketini temin eden benzin gözlüklerimin üstüne sıçrıyor, etrafımı görmek için bunları temizliyor idim. Çünkü oturduğum yer makinaya pek yakın idi. Vucudumu mahafazaten giydiğim dört tane yün fanila ile üşüyordum. Başım daha çok üşüyordu. Gerçi keçe külah gibi bir başlık giymiş isem de sonra pilot beylerde gördüğüm üzere bir yün başlık sarmamıştım. Yere indiğimiz zaman gönlümde bir mahzunluk vardı. Kalbim, ruhum daha çok gezmek, hatta uzaklara ötelere gitmek istiyordu. Evet hemşirelerim Bu seyahat keşke pek çok devam etseydi. 18 Kasım 1913.



KatheSchmidt Kollwitz: Yoksulları, savaş acılarını, ayaklanmaları resmeden kadın Sayı 27, Haziran 2008

 

Kathe Schmidt Kollwitz: Yoksulları, savaş acılarını, ayaklanmaları resmeden kadın

Kathe Schmidt Kollwitz bir Alman kadın sanatçı, bir sosyalist, pasifist ve savaş karşıtı. O güzel konuları, manzarayı, mutluluğu resmetmek yerine, yoksulluğu, açlık, ölüm ve savaşı, ayaklanmaları resimlerine, heykellerine konu etmiş, iki savaşın açtığı yaraları resmetmiş.

Yirmi gün önce Almanya’nın Köln kentinde bir dizi toplantıya katılmak için gitmiştim. Orada iki kadın tanıdım. Biri Türkiye doğumlu Pelin Şener, diğeri Alman sanatçı Kathe Schmidt Kollwitz. Pelin Şener on altı yıldır Almanya’da yaşıyor. Gazeteciliğin yanı sıra göçmen kadınlarının karşılaştıkları sorunlara çözüm için çeşitli çalışmalar yürütüyor. Sadece Göçmen Kadınlar Birliği’nin kurucularından olmakla kalmıyor, birliğin yayın organı olan Kadın adlı dergiyi de iki yıldır gönüllü olarak çıkarıyor. Pelin, sorunlarla mücadele gücüyle değil, kültürel açıdan da insanı zenginleştiren bir dost insan. Onun sayesinde ressam Kathe Kollwitz’i tanıdım, Köln’de eserlerinin sergilendiği müzesine birlikte gittik. Ben bu sayfada size 1945 yılında kaybettiğimiz Kathe Kollwitz’i tanıtmak istiyorum.

Kathe, öyle sıradan bir ressam değil, güzel konuları, manzarayı, mutluluğu resmetmek yerine, yoksulluğu, açlık, ölüm ve savaşı, ayaklanmaları resimlerine, heykellerine konu etmiş, iki savaşın açtığı yaraları resmetmiş. Amacı insanlığın 20. yüzyılda karşı karşıya kaldığı sorunları yansıtarak insanları rahatsız edip, sorumluluk almaya davet etmek.

Şimdi Rusya topraklarında olan Prusya’nın bir kenti olan Königsberg’de 1867 yılında ailenin 5. çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir yapı ustası olan babası Karl Schmidt, Almanya’nın radikal sosyal demokratlarındandı. Fakat babasından daha çok annesinin babası olan dedesinden, onun din ve sosyalizm derslerinden etkilendi. Dedesi Julius Rupp, resmi devlet kilisesinden ihraç edildikten sonra, bağımsız bir cemaat kuran dünyevi Lutheryendi. Dedesinin ölümünden sonra babası bu cemaatin başına geçecekti.

Emekçileri resmetti

13 yaşındayken babası resme olan yeteneğini keşfetti. Resim dersleri almaya başladı. 16 yaşında emekçileri resmetmediyordu artık. Babasının ofisinde gördüğü denizcileri, köylüleri çiziyordu. O yıllarda üniversiteler kadınlara açık olmadığı için, Kathe Berlin’de bir kadın sanat okuluna kaydoldu. 17 yaşında bir tıp öğrencisi olan Karl Kollwitz ile nişanlandı. 1888 yılında bu kez Münih’e, yine resim eğitimi için gitti. İki yıl sonra döndüğünde, ressam olarak değil teknik ressam olarak çalışmaya karar verdi. Resimlerini daha çok baskı tekniği kullanarak yapmayı tercih etti. İlk stüdyosunu açtı, işçileri resmetmeye başladı. 22 yaşında Karl’la evlendi. Berlin’de büyük bir daireye taşındılar. Burada doktor eşi yoksulları çoğunlukla bedava tedavi ederken, Kathe gelen hastalara ilişkin gözlemlerini, resimlerine yansıtabiliyordu.

1892 ve 1896 yıllarında iki oğlu olan Kathe, bu yıllar arasında resimlerine tarihteki ayaklanmaları konu etti. Emile Zola’nın Germinal adlı eserinden ilham aldı. Dokumacıların ayaklanmasını “Dokumacılar” adlı başlık altında 6 çalışmayla resmetti. Resimleri isçilerin umudunu, cesaretini, mutsuzluğunu ve kötü talihlerini ortaya koyuyordu.

1902-1908 yılları arasında ise 1525 yılında Güney Almanya’da başlayan köylü ayaklanmalarını “Köylü Savaşları” adlı bir dizi çalışmayla ortaya koydu. Bu seride çalışırken iki kere Paris’e gitti, heykeltıraşlığı öğrenmek için kurslara katıldı.

 

Oğlunu ve torununu savaşlarda kaybetti

1.Dünya Savaşında 18 yaşındaki oğlu Peter’i kaybetmesi onun, savaş karşıtı saflarda yer almasında belirleyici oldu, “Yas Tutan Aileler” adlı anıt heykeli oğlunun mezarlığına koydurdu.

Kollwitz inanmış bir sosyalist, pasifist ve savaş karşıtıydı. 1930 öncesi Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne katılmıştı. (Belirtmek lazım ki, partinin adı sosyal demokrattı ama çizgisi sosyalisti.)

1920 yılında Prusya Güzel Sanatlar Akademisi’ne ilk kadın üye olarak seçildi. Düzenli bir gelire, geniş bir stüdyoya ve profesörlük kadrosunu kavuştu.

1922 -23 yıllarında savaş karşıtlığı onu bir dizi resim çizmeye ve heykeller yapmaya itti. Yine bu dönemde bugün bile oldukça tanınmış olan üç posteri çizdi. “Alman Çocuklar Açlıktan Ölüyorlar”, “Ekmek”, “Savaş, Bir Daha, Asla”.

1924 yılında 1.Dünya Savaşı’nın bitişinin 10. yıl dönümünde “Savaşa Karşı Savaş” posterini yaptı, eser 7 dilde yayımlandı. Son dönemde, Irak Savaşı’na karşı da kullanıldı bu poster.

1933 yılında faşist rejim iktidara gelince, Nazi Partisi yetkilileri onu görevinden istifaya zorladı. Eserleri müzelerden alındı. Sergi düzenlemesi yasaklandı ama buna rağmen bazı eserlerini Naziler propaganda için kullandılar.

1930’larda eserlerinin konusunu ölüm teması oluşturacaktır. Litografları ve heykelleri ölümün çeşitli vechelerini 8 ayrı esere konu etti. “Bir Arkadaş Olarak Ölüm”, “Ölümün Çağrısı”, “Suda Ölüm”, “Ölümle Mücadele Eden Kadın.”

1936 yılında Gestapo tarafından Kathe ve kocası tutuklanmakla ve toplama kamplarına gönderilmekle tehdit edildiler. Ancak Kathe Kollwitz artık bir uluslar arası kişilik olmuştu, 70. yaş gününde dünyanın her tarafından sanat dünyasının belli başlı isimlerinde 150’den fazla destek telgrafı aldı. Kocası 1940 yılında hastalıktan öldü.

1942’de büyük torununu da savaşta kaybeden Kollwitz, Berlin’in şiddetli bombardımanı esnasında önce Nordhausen daha sonra da Moritzburg’a taşındı. Bu kentte savaş bitmeden kısa bir süre önce 1945 yılında, baskı eser, poster, grafikten oluşan 275 eseri bize bırakarak bu dünyadan göç etti Kathe Kollwitz. “Ölü Oğluyla Anne” adlı heykeli “Savaş ve Tiranlığın Kurbanlarına ” bir anıt olarak 1993 yılında Berlin’in merkezine yerleştirildi.

Kadın Hakları Mücadelesinde Öncü Bir Kadın: Ulviye Mevlan Civelek Sayı 28, Ağustos 2008

 

Kadın Hakları Mücadelesinde Öncü Bir Kadın: Ulviye Mevlan Civelek

Antakya Kırıkhan’da bulunan bir sokağın adı Ulviye Civelek Sokak’tır. Burada yine aynı adla eski bir kilisenin restore edilmesinden oluşan bir kütüphane de vardır. Ulviye Civelek adı bugün çoğumuza herhangi bir şey çağrıştırmayabilir. Oysa bu isim Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı döneminde önemli faaliyetler yapmış, dergi çıkarmış, dernek kurmuş bir kadına aittir.

Doktora çalışmama başladığım yıllar olan 80’lerin sonunda, çıkardığı Kadınlar Dünyası isimli dergideki yazıları vasıtasıyla tanıştım Ulviye Hanım’la. Daha sonra doktora tezim Osmanlı Kadın Hareketi adıyla 1994 yılında (Metis Yayınları) kitaplaştıktan sonra Ulviye Hanım’ın izini sürmeyi bırakmadım. Üç evlilik yapmıştı. Her seferinde de soyadı değişmişti. İmzalarında şu isimleri kullanmıştı: Nuriye Ulviye, Ulviye Mevlan, Ulviye Civelek. Bu değişiklikler hiç şüphesiz ona ait bilgilere ulaşmamda engeldi. Ancak üniversite yıllarında Devletler Özel Hukuk hocam olan Jale Civelek’le akrabalığını keşfetmem bana yeni bir kapı açtı. Yeğeni Nezihe Civelek ve evlatlığı Lütfiye Civelek’le, hatta yine akrabası Hikmet Yediç’le konuşma fırsatını bulabildim. Yurt dışında yayınlanan bir kitapta Ulviye Hanım’ı ilk kez tanıtma onuruna eriştim bu arada.

Mayıs ayında, gitmeyi çok istediğim Antakya’ya, Ulviye Hanım’ın mezarının ve isminin yer aldığı sokağa ve kütüphaneye gidebildim nihayet. Bunda Hatay Kültür Dergisi’ni çıkaranlardan biri olan gazeteci Avasi Köse’nin Ulviye Hanım hakkında yazı yazma niyeti vesile oldu. Avasi Bey, şimdiye kadar pek rastlamadığım incelik ve değer verişle dergisinde benim yazılarımdan yararlanma konusunda iznimi istiyordu. Tabii ki çok memnun oldum, hatta orada bir konferans vermenin bana onur vereceğini ilettim kendisine. İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki derslerin yoğunluğu, yurt içi ve dışı konferanslar derken nihayet Mayıs’ın 24’ünde bir konferans verdim, Ulviye Mevlan Civelek’in ailesinin memleketinde.

Ulviye Hanım, 1893 yılında Gönen’de doğdu. Çerkez bir aileden gelmekteydi. Ailesi Kafkasya’dan Ruslar tarafından sürülmüş, deniz yoluyla önce Trabzon’a ardından Çerkez’lere yerleşim yeri olarak gösterilen Gönen’e yerleşmişlerdi. Annesinin adı Safiye’ydi. Babası çiftçi olan Mahmut Yediç’ti. Altı yaşında kız kardeşiyle İstanbul’a Saray’a Harem’e verildi. Burada temel eğitimi aldı. On altı yaşında sarayın kurallarına uygun olarak kendisinden oldukça yaşlı olan Hulusi Bey’le evlendirildi. Hulisi Bey Sultan Abdulhamit’in süt kardeşiydi. Kısa bir süre sonra Hulisi Bey’den ayrıldı. Yirmi yaşında 1913 yılında Kadınlar Dünyası dergisini çıkarmaya başladı. İlk yüz sayıda Nuriye Ulviye imzası vardı. 101. sayıdan itibaren imzası Ulviye Mevlan olarak değişir. Bu soyadı değişikliği bize Ulviye Hanım’ın bir evlilik yaptığını gösterir. İkinci eşi olan Rıfat Mevlan, Serbesti gazetesini çıkaran dönemin önemli bir gazetecisidir.

 

Kadınlar Dünyası’nın hem sahibi hem yazarı

Ulviye Hanım, 1913’ten 1921 yılına dek savaş yıllarında kısa sürelerle ara verse de dokuz yıl Kadınlar Dünyası dergisini çıkarır. Sadece derginin sahibi olmakla kalmaz, aynı zamanda dergide makaleler de yazar. Ayrıca Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’ni (Osmanlı Kadınlarının Haklarını Savunma Derneği) de kurar. Hem dergi hem de dernek vasıtasıyla kadınların hakları için mücadele eder, bir kamuoyu oluşmasına çalışır.

Muhtemelen 1927’de gazeteci Rıfat Mevlan’dan boşanır. Üçüncü evliliğini 1931 yılında, tıp tahsili yapmak üzere Antakya’dan İstanbul’a gelmiş olan Ali Civelek’le yapar. Ali Civelek (1904-1985) Ulviye Hanım’ın Sultanahmet’teki evine pansiyoner olarak gelmiştir. Uzak akraba olması burayı tercih nedenidir. Kendisinden oldukça gençtir. Aileler bu evliliğe pek sıcak bakmasalar da mutlu bir evlilik yaparlar, bu arada Lütfiye adında yetim bir kız çocuğunu evlat edinirler. Ulviye Hanım 1964 yılında, 71 yaşında İstanbul’da öldüğünde, eşi Ali Civelek, çok sevdiği eşinin anısını, kendi memleketinde, Kırıkhan’da Anıtmezar, çeşme, kütüphane gibi mekânlarda yaşatır.

19. yüzyılın başından itibaren dünyada ve Osmanlı toplumunda, çeşitli alanlarda yaşanan değişim ve gelişim süreçlerine koşut olarak, kadınlar da hak ve özgürlük taleplerini gündeme getirdiler. İçinde bulundukları toplumsal yapıda, kendilerini tanımaya başladılar, sorunlarını kamuoyunda tartışarak bir gündem oluşturdular. Bir cins olarak ikincil konumlarının farkındaydılar, erkeklere nazaran bulundukları konumu sorgulayarak bir kadınlık bilinci geliştirdiler. Kadın dergilerini ve dernekleri, sorunlarının ifade edilmesinde ve çözümün ortaya konulmasında belli başlı araçlar olarak kullandılar. Kadın dergileri onlara, kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli bir işlev gördü. Kurdukları dernekler ise, bu bireysel talepleri örgütlü birliklere dönüştürmede, sorunların çözümünde, ortaya konulan önerileri uygulamaya geçirmede yardımcı oldu.

Ulviye Hanım’ın çıkardığı Kadınlar Dünyası dergisi dönemin en önemli yayınıdır. Cumhuriyet’e kadar sayıları kırka varacak olan kadın dergiciliğinde Hanımlara Mahsus Gazete’den sonra (1895-1908) en uzun süreli çıkan yayındır. Sadece sürekliliği açısından değil, ele aldığı konular ve söylemi açısından da dikkat çeker.

Kadınlar Dünyası, sahibi, yazı kadrosu, hatta mürettipleri kadınlardan oluşan bir dergiydi. Dergide yayınlanan mektuplar ve yazılar kadınların yaşamlarını değiştirme konusunda kararlığını 1913 yılından gösterir bize:

“Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sedasını işitiyoruz. Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, kalkınız, yol gösteriniz’ diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahade ediyoruz. Artık iman ettik ki, hayatımız iyi bir hayat değildir. Artık kadınlar böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz.”

 

Kadınlık meselesi birinci mesele

Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi kavramla adlandırılırsa adlandırılsın, bu harekete dahil olunacaktır. Osmanlı kadın hareketi taklit olarak görülmemeliydi: “Eğer istediklerimiz ve yapacaklarımız onların hareketine benzerse onları taklid etmiş gibi telakki edilmemeliyiz. Bu mesele, kadınlık meselesi, şu asrın yetiştirdiği yeni zihinlere, doğru düşüncelere göre en birinci mesele olmalıdır”.

Feminizm kelimesi, kadınların kullanmaktan çekinmediği bir kavramdır. Nimet Cemil, 1921’de şöyle yazar: “Bir çok mühim şey vardır ki, her millette mevcut olduğu halde, birçok millette ismi hatta tercümesi bile yoktur (telgraf, otomobil, vapur, v.b) Binaenalyh nisailik, nisaiyun tabirlerine hiçbir ihtiyaç hissetmiyoruz. Feminizm kelimesini aynen kullanmayı tercih ederiz. Varsın lisanımıza ecnebi bir kelime daha girmiş olsun ne zararı var. Yalnız feminizmin vücudu ve vücubu (varlığı ve gerekliliği) kabil-i inkar değildir.”

Kadınlar Dünyası dergisi, Osmanlı Mudafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’nin yayın organıydı. Kadınların uçağa binerek cesur olduklarını gösterme amacıyla simgesel bir gösteri yapmaları, ilk kez bir kamu kuruluşuna, Telefon İdaresi’ne müslüman kadınların girmesi için mücadele başlatmaları ve bunu başarmaları, bir terzi evi açarak kadınların geçim sorununa çözüm oluşturmak istemeleri, kadının giysisini ve dış görünüşünü modernize etmeye çalışmaları, siyasete katılma isteğini programlarına koymaları onu diğer derneklerden ayıran özellikleriydi. Müslüman kadınların fotoğrafları ilk kez bu dergide yayınlanacaktır: Kız Lisesi’nin mezunları, Telefon İdaresi’ne girenler gibi...

Bu özellikler derneğin ve derginin batılı kadınlar tarafından izlenmesine, yol açar. İngiliz Times gazetesinden Grace Ellison, Fransız Odette Feldman ya da Alman Berliner Tagblatt gazetesinden dönemin ünlü gazetecilerin İstanbul’a gelerek, derneğin üyesi olmaya, onu ülkelerinde tanıtmaya dek götürecektir. Hatta Kadınlar Dünyası bir süre Fransızca ekli olarak da yayınlanacaktır.

Fatma Aliye: Türk Lirası’nda yer alan ilk kadın Sayı 29, Aralık 2008

 

Fatma Aliye: Türk Lirası’nda yer alan ilk kadın

Kullandığımız paraların yüzünde daha önceleri kadınları sadece fındık toplayan kadınlar olarak görmüştük. Nihayet 2009’dan itibaren, 50 TL’nin arka yüzünde Türk edebiyatının ilk kadın romancısı Fatma Aliye’nin portresi yer alacak. Portrenin sol tarafında Fatma Aliye’nin edebiyatçı ve felsefeci kişiliğini vurgulayan hokka, tüy kalem, kağıt ve kitap motifleri bulunuyor. Peki kimdir Fatma Aliye Hanım?

Fatma Aliye, 29 Ekim 1864’te İstanbul’da bir konakta dünyaya gelmiştir. Osmanlı döneminde roman, felsefe ve çeviri alanlarında ilkleri başaran bir kadındır. Babası Osmanlı devletinin üst düzey yöneticisi, hukukçu, ünlü tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’dır. Ali Sedat isimli ağabeyi ve Emine Semiye isimli kız kardeşi vardır. Emine Semiye (1864-1944) onun kadar olmasa da dönemin ünlü kadınlarındandır. Selanik’te çıkan Kadın ve Mehasin isimli kadın dergilerinin yanı sıra ve Hanımlara Mahsus Gazete ve Hanım gibi dönemin diğer önemli kadın dergilerinde makaleleri yayınlanmış, Şefkat-i Nisvan adlı derneği 1898’de Selanik’te ve 1908’de Edirne’de kurarak, yoksul kimsesiz kadınlara çeşitli yardım yapılmasını sağlamıştır.

Meclis üyesi olan babası, Fatma Aliye üç yaşındayken Halep’e vali olarak tayin edildi. 1866-1868 yılları arasındaki dönemi ailece Halep’te geçirdiler. 13 yaşındayken babası bu kez bir yıl görev yapacağı Yanya Valiliği’ne tayin edildi aile üyeleri burada 6 ay kaldılar. Konak eğitiminin yetiştirdiği ilk entelektüel kadınlardan biri olan Fatma Aliye’nin yetişme biçimi, hem yüksek bir Osmanlı bürokratının konağındaki yaşantıdan, hem de Osmanlı’da toplumsal ve hukuksal anlamda Batılı değişimlerin başlatıldığı Tanzimat sonrası dönemin kültürel ortamından derin izler taşır. Okula gönderilmedi. Zaten yaşadığı dönemde kadınların lise ve üniversite düzeyinde gidebileceği herhangi bir okul yoktu, bu fırsat sadece erkeklere tanınıyordu. 13 yaşına dek evde özel eğitim aldı. Babası kızına Arapça, tarih ve felsefe dersleri vermiş, ayrıca özel hocalardan Fransızca, tarih, edebiyat, felsefe, fizik, kimya ve matematik dersleri aldı. 1875’te babası Maarif Nazırlığı’na tayin edildi. Aynı yıl, Fatma Aliye 14 yaşındayken, kendisine artık erkek hocalardan ders alamayacağı, Selamlıktan Haremliğe geçmesi gerektiği söylendi. 1878’de babası bu kez Suriye Valiliği’ne tayin edildi, ailece Şam’da 9 ay kaldılar. 1879 yılında 17 yaşındayken kendinden 9 yaş büyük olan Sultan Abdulhamit’in yaverlerinden Kolağası Mehmet Faik Bey’le evlendirildi. Bu bir aşk evliliği değildi, ayrıca Faik Bey bilgi ve kültür açısından Fatma Aliye’nin hayli gerisindedir. Hatta, bir süre kocası tarafından roman okuması, Fransızca’yla ilgilenmesi bile engellenmeye çalışıldı. Hatice (1880- ?), Ayşe (1884-1967), Nimet (1900-1972), Zübeyde İsmet (1901-?) adlarında dört kızı oldu. İkinci doğumundan sonra ağır bir hastalığa yakalandı, toparlanması çok zor oldu.

 

Ahmet Mithat Efendi hocasıydı

Kocası 1885 yılında 11 aylığına Konya’ya görevlendirildiğinde, çocuklarıyla İstanbul’da kalan Fatma Aliye, kocasının yokluğunda yazma faaliyetine geri dönme fırsatını buldu. Yazma konusundaki azim ve direnci karşısında, kocasının olumsuz tavrında değişiklikler oldu, onu yayın faaliyetinde teşvik etmeye bile başladı. İlk olarak Fransızca’dan çevirdiği George Ohnet’nin Volonte adlı romanı 1889’da Meram adıyla yayınlandı. Kitaba kendi imzasını koyamadı O dönemde edebiyatla uğraşmak kadınlar için pek de hoş karşılanmadığından, çeviriyi “Bir Hanım” imzasıyla yayınladı. Ancak, bu çevirinin bir kadın tarafından yapılabileceğine kimse inanmadı. Uzun süre romanın kim tarafından çevrildiği açıklanmadı. Fatma Aliye, bu kitaptan sonraki yazılarında kimliğini açığa vurmadan Mütercime-i Meram adıyla yazılar yazdı. Kendi adını ilk kez 1892 yılında yayınlanan Muhadarat adlı romanda kullandı. İkinci baskısı 1908’de yapılan kitap, aynı zamanda Osmanlı’da bir kadının yazdığı ilk romandır. Bu kitaptan sonra Fatma Aliye imzası dönemin gazete ve dergilerinde görülmeye başlandı.

1895-1908 tarihleri arasında 12 yıl boyunca haftada iki kez yayınlanan ve dönemin önemli kadın entelektüellerinin tanıtıldığı, kadın sorunlarının işlendiği Hanımlara Mahsus Gazete’de baş muharrir olarak yazılar yazdı. Fatma Aliye, romanlarında kadınlarla ilgili konuları, özellikle evlilik içinde yaşanan sorunları, kadının bu ilişki içindeki kıstırılmışlığını ve çözüm arayışlarını işler. Ra’fet 1898’da, Udi 1899’da yayınlandı, romanda Halep’te yaşamına tanık olduğu bir kadın udiyi anlattı. Eser Fransızca’ya da çevrildi.

33 yaşına kadar olan hayatının Ahmet Mithat Efendi tarafından yazıldığı Fatma Aliye: Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu adlı biyografisi 1894’de yayınlandı Hayal ve Hakikat, adlı kitabı, Ahmet Mithat Efendi ile birlikte yazdı (1892). Fatma Aliye Hanım felsefeyle de ilgilenerek Batılı ve İslam felsefecileri incelediği, Teracim-i Ahval-i Felasife (Felsefecilerin Biyografisi) (1900) adlı eseri yazdı. Batılı yazarları, doğu toplumunu, buradaki kadınları ve İslamı doğru dürüst bilmeden görüş bildirmekle, oryantalist bir bakış açısına sahip olmakla suçlamaktaydı. Kitaplarıyla ve özellikle Fransız gazetelerine yazdığı yazılarla onlara doğudan bir kadın olarak cevap verdi, düşüncelerindeki yanlışlıkları ortaya koyma çabalarına girişti. Nisvan-ı İslam (İslam Kadınları) (1896), Taaddüd-i Zevat’a Zeyl (Çok kadınla Evliliğe Ek, Son) (1899) adlı inceleme eserleri, bu amaçla yazdı. Nisvân-ı İslâm adlı kitabı Fransızca ve Arapça’ya çevrildi.

Romanlarının konusu kadınlardı Aydın kişiliğiyle dönemindeki kadınlara örnek olduğu gibi, romanlarında tipleştirdiği kadın kahramanlarıyla ve çeşitli makaleleriyle kadınların dünyasını yansıttı ve kadınların sorunlarına çözüm üretmeye çalıştı. Kadınların geçmişlerini, tarihlerini bilmemeyi önemli bir sorun alanı olarak gördü. Ünlü İslam Kadınları adlı eserini, doğuda da kadınların önemli başarılara imza attıklarını göstermek için yazdı. Kitabı için araştırma yaparken bulduğu bilgilerden o ana kadar haberdar olmamak onu oldukça şaşırtmıştı. 13. yüzyılda erkeklere eğitim veren 100’e yakın kadın profesör vardı. Aynı şekilde kadınlar tekke şeyhesi olabiliyorlardı. Bu tekkeler günümüzdeki kadın sığınaklarına benzer bir işlev görüyorlar, kocası tarafından kovulan, şiddet gören ya da herhangi bir şekilde aciz duruma düşen kadınları karşılık beklemeden barındırıyordu. Fatma Aliye, nasıl oluyor da tarihimizden bu denli habersiziz sorusunu sormadan edemez. Aynı soru günümüzdeki kadın tarihçilerin de en önemli sorularından biridir.

Fatma Aliye, yazarlığının daha ilk yıllarında, dünya kadın yazar biyografilerine girdi. Ağustos 1893’te ABD’de Chicago’da, World’s Exposition Women’s Library tarafından düzenlenen sergide kendisi gidemese de eserleriyle yer aldı. The Women’s Library of the World’s Fair Catalogue’na girdi. 7 yıl sonra bu kez Paris’teki bir sergiye katılma daveti geldi, ancak bu sergiye katılamadı.

Fatma Aliye yazarlığı yanında, dernekçiliğiyle de tanınır. 1897 yılında Yunan harbi sonrasında kimsesiz kalmış ailelere ve gazilere yardım amacıyla, Cemiyet-i İmdadiye adında Osmanlı’daki ilk kadın derneğini kurdu. Çalışmaları 1899 yılında Abdulhamit tarafından Şefkat Nişanıyla ödüllendirildi. Trablusgarb ve Balkan Harbleri sonrasında kurulan Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti ve Müdafaa-i Milliye Osmanlı Hanımlar Heyeti gibi kadınlar tarafından kurulan çeşitli yardım derneklerinde de çalıştı.

Babası ve hocası olan Cevdet Paşa’nın siyasi hücumlara maruz kalması, babasına yapılanları bir haksızlık olarak görmesi ve onu savunmak için Cevdet Paşa ve Zamanı adlı eseri yazmasına neden oldu. 19. yüzyıldaki Osmanlı siyasi hayatı ve Bab-i Ali entrikalarını anlattığı eseri 1911 yılında basıldı. Eskiden yakalandığı hastalığın nüksetmesi, kızı Zübeyde İsmet’in tanasür etmesi (Hıristiyanlığa geçmesi) ve ülkeyi terk etmesi onu çok yıprattı. Gerek hastalığı gerekse kızının izini bulmak amacıyla 1921-1929 yılları arasında birçok kez yurt dışına çıktı, özellikle Fransa’ya gitti. Kocasını 1928 yılında kaybetti. Hayatının son yıllarında eserleri eskisi kadar ilgi görmüyordu ve ününü de kaybetmişti. Son yıllarını ekonomik sıkıntı ve hastalıklarla mücadele ederek geçirdi, 14 Temmuz 1936 yılında İstanbul’da yaşama veda etti.


Kadının toplum içindeki yeri

Fatma Aliye Hanım’ın romanlarında merkez kişiler genellikle genç kızlar ve kadınlardır. Evlilik öncesi ilişkiler, evlilik, aldatılma, yalnızlık, kadının çalışması ve eğitimi, aşk ve sanat romanlarının konuları arasındadır. Yazarın hem romanlarında, hem makalelerinde, hem de incelemelerinde en çok üzerinde durduğu konu, kadının toplum ve aile içindeki konumudur.

Romanlarını göz önünde bulundurduğumuzda Tanzimat döneminin en önemli meselesi olan `İyi eş, iyi anne` söyleminin romanlarında öncelikli olarak iyi eş kısmını vurguladığını söylemek mümkündür. Udi`nin annesiz Bedia`sı, Enin` in annesiz Sabahat`ı, Muhadarat`ın annesiz Fazıla`sının en temel meselesi, onurunu korumaktaydı. Kendilerini artık sevmeyen, beğenmeyen nişanlı ya da eşlere karşı verilen onur mücadelesi bu romanların konusuydu.


FATMA ALİYE KİTAPLIĞI

Eserleri: Nisvân-ı İslâm (1892), Refet (1896), Udî (1898), Levâyih-i Hayât (1898), Taaddüt-i Zevcât’a Zeyl (1899), Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife (1900), Nâmdârân-ı Zenân-ı İslâmiyân (1901), Tedkîk-i Ecsâm (1901), İstilâ-yı İslâm (1901), Enîn (1910), Kosova Zaferi ve Ankara Hezimeti (1913), Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı (1913).

(Türkçeleştirilmiş eserleri)

Çokeşlilik, Taaddüd-i Zevcat; Fatma Aliye, Mahmut Esat, Haz: Firdevs Cambaz, Hece Yayınları, 2007.

Refet; Fatma Aliye, Haz: Nurullah Çetin, L&M Kitaplığı, 2007.

Enin; Fatma Aliye, Der: Tülay Gençtürk Demircioğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2005.

Udi; Fatma Aliye, Haz: Ferit Ragıp Tuncor, Selis Kitaplar, 2002. Hayal ve Hakikat; Ahmet Midhat, Fatma Aliye, Önsöz: Fatih Altuğ, Eylül Yayınları, 2002.

Muhadarat; Fatma Aliye, Haz: H. Emel Aşa, Enderun Kitabevi, 1996.

Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı; Fatma Aliye, Pınar Yayınları, 1994.

Fatma Aliye Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu; Ahmet Midhat, çev.Bedia Ermat, Sel Yayıncılık, 1994.

Hayattan Sahneler (Levayih-i Hayat); Fatma Aliye, Haz: Tülay Gençtürk Demircioğlu, Boğaziçi Üniv. Ayrıca, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Fatma Aliye: Uzak Ülke; Timaş Yayınları, 2007.

Emel Aşa, Fatma Aliye Hanım, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 1993.



Eşit ücretten annelik iznine: Kadınların sosyal haklarına tarih içinden kısa bir bakış Sayı 30, Nisan 2009

 

Kadınların emek piyasalarında yer alması mücadele sonucunda gerçekleşti... Sosyal haklara kavuşması süreci ise daha tartışmalı ve sancılı bir süreçti.

Kadınlar asırlardır çalışıyorlar. Ama onların fabrikalarda kitlesel olarak çalışmaya başlamaları sınai kapitalizm dönemine rastlar. Kadın işçi 19. yüzyılda önem kazanmaya başladı. O zamana kadar, terzilik, hizmetçilik, dantela örücülüğü, terzilik, biracılık, cilacılık gibi işleri Avrupa’da kadınlar yapıyordu. Para karşılığı yapılıyordu bu işlerin hepsi, ama bu iş gücü henüz sistemin var olan işleyişini sarsacak durumda değildi. Kadın tarihçi Joan. W. Scott, kadınların sanayi devrimi ile birlikte sorun yaratan ve göze çarpan bir figür olarak gözlemlendiğini, tanımlandığını, kayda alındığını, yasallıklarının tartışıldığını söylüyor.

19. yüzyılın kadın emeği açısından temel sorusu 'kadınlar ücret karşılığı çalışmalı mı, onlar çalışırsa ev işlerini kim yapacak?'tır.

Fransız kanun koyucu Jules Simon 1860’da “İşçi olan bir kadın, artık kadın değildir” diyordu...

Kadınların çoğunluğu tabii ki onunla aynı fikirde değildi. Avrupa ülkeleri içinde İngiltere kadın istihdamı açısından önde gelen ülkeydi. Scott’a göre, sınai kapitalizmin ilk tohumlarının atıldığı İngiltere’de 1851’de tüm kadın işçilerin yüzde 40’ı hizmetçiyken, yüzde 22’si tekstil işçilerinden oluşuyordu. Fransa’da 1886 kadın istihdamı, ev hizmetçiliğinde yüzde 22 civarındayken, tekstilde yüzde 10’du. Prusya’da ise 1881’de hizmetçiler kadın işgücünün yüzde 18’ini, fabrika işçileri ise yüzde 12'sini oluşturuyordu... Araştırmalar, fabrika işçileri kadınların çok genç olduğunu gösteriyor. Evli kadınlar genel olarak çalışmıyordu.

Emek piyasalarında kadınlara yönelik sosyal hakların tarihine bakmak, bugünü daha iyi tanımlamak açısından anlamlı olabilir.

Kadınların siyasi haklara erkeklerden daha sonra ulaşması, emek piyasalarına geç girmesi, girerken verdikleri ek mücadeleler, sosyal haklar açısından da onları daha dezavantajlı kıldı.

Kadınlar 1. Dünya Savaşı’nın 20-25 yıl öncesinde ancak sosyal güvence meselesini gündeme getirebildiler.

Sosyal haklar, 19. yüzyıl sonunda Sufrajetler'le başlayan ve her alanda hak mücadelesi veren kadın hareketinin bütünleyici unsurlarından biriydi.

O dönemde (bu dönemde de olduğu gibi) kadınlar açısından ücretli işle aile arasındaki ilişkiler sosyal haklar açısından temel tartışma noktasını oluşturuyordu.

Birinci Dünya Savaşı'na kadar bu tartışmalar sosyal güvenliğin kadınlar için önemi, kadınlara yönelik işlerin sınırlanması, çalışan annelerin korunması, çalışmayan annelere sosyal güvence, gibi konular etrafında şekillendi.

Sosyal güvenliğe ilişkin ilk yasalar Almanya’da ortaya çıktı. Otto von Bismarck döneminde bugün Almanya’da sosyal güvenlik yasalarının temeli olan üç yasa çıkarıldı. 1883 yılında hastalık sigortası (sağlık sigortası yasası), 1884 yılında kaza sigortası yasası, 1889 yılında ise yaşlılık ve malullük yasaları çıkarıldı.

Esasında bu yasalar, prim ödeme sorumluluğu karşılığında hizmet alma olarak tanımlayabileceğimiz sosyal vatandaşlığı, istihdam ve ücret düzeyine dayandırarak, erkekleri kadınlara karşı daha avantajlı duruma sokuyordu.

Öncelikle erkeklerin ücretleri ile kadınların ücretleri arasında çok büyük uçurum vardı, dolayısıyla erkeklerin geliri daha yüksekti. Sanayi işçilerinin büyük bir bölümü erkekti, çalışan kadınların ancak küçük bir bölümü fabrikalarda çalışıyordu. Ayrıca kadınların işi evlilik, doğum vs. gibi süreçlerde kesintiye uğradığı için erkeklere göre çok düzensizdi.

İngiltere sosyal güvenlik konusunda Almanya’dan farklı bir yol izledi. 19. yüzyılın sonunda İngiltere’de yoksulluk had safhaya ulaşmıştı ve yoksulların büyük bir bölümünü kadınlar oluşturuyordu.

1908 yılında İngiltere'de çıkarılan emeklilik yasasında, prim esasına dayanmayan, devletin finanse ettiği bir sistem tercih edildi. 1909 yılında emekli olanların yarısından fazlasının kadın olduğu görüldü. Kadınların emekli aylığı çok düşüktü, ama yine de Almanya’da emekli olan bir kadın işçinin aylığından daha fazlaydı. Sistemin adilliği biraz da kendini yoksullukla mücadele üzerinden kurmasında yatıyordu.

Dolayısıyla sosyal devletin daha kuruluş aşamasında kadınları pek gözetmediğini, sosyal politikalardan daha ziyade erkeklerin yararlandığını söylemek mümkün gözüküyor.

Kadınların dul kaldıklarında eşlerinin sigortasından yararlanma haklarını elde etmeleri ise daha sonraki tarihlere rastlar.

Almanya’da 1911’den sonra, İngiltere’de ise ancak 1925 yılından sonra dul eşlerin konumu dikkate alınmaya başladı. Pek çok kadının dul kalmasına yol açan 1. Dünya Savaşı sonrasında bu konuda daha net adımların atıldığı söylenebilir.

Sosyal güvenlik yasaları içinde en önemlilerden biri de işçi koruma yasalarıydı. Bu yasaların kadınlar açısından önemi 'gece çalışma yasağı'nda yatmaktadır. Kadınlara yönelik gece çalışma yasağı yasalarının tarihi, nispeten daha eskidir. Çünkü gece çalışması, kadının ev içi rollerine en fazla etki eden çalışma biçimidir, dolayısıyla aile düzeni açısından ciddi bir tehdit oluşturur.

Kadınların gece çalışma yasağına ilişkin yasayı ilk kabul eden ülke, 1842 tarihinde İngiltere oldu. Onu 1877’de İsveç izledi. Almanya’da 1878’de, Fransa’da 1892’de, Sovyetler Birliği’nde 1918’de, Portekiz’de ise 1927’de bu yasa kabul edildi.

 

Anneliğin korunması yasaları

İngiltere’de çıkan yasanın önemli maddelerinden biri de kadınların işgününün kısaltılmasıydı. Kadınların işgününü kısaltma yasaları daha sonra diğer Avrupa ülkelerinde de çıkarıldı.

Anneliği koruma yasaları kadına yönelik sosyal güvenlik yasalarının içinde en fazla tartışılan yasalardandır. Bu konudaki tartışmalar çalışan kadınların doğum öncesi ve doğum sonrası izinlerini kapsadığı gibi, kadınlara sigorta meselesini de içeriyordu.

1890’da Berlin’de toplanan Uluslararası İşçi Koruma Konferansı’nda işçi kadınların doğumdan sonra 4 haftalık izne ayrılması önerilmişti.

Bu konferanstan sonra İngiltere ve Portekiz’de 1891 yılında dört haftalık doğum izni kabul edildi. Bunlara daha sonra yine dört haftalık izinle İsveç katıldı. Norveç’te 1892’de yürürlüğü giren yasada bu hak 6 hafta olarak tanımlanıyordu.

Kadınların çalışma yaşamındaki şartlarını düzenlemeye yönelik her tür çabada olduğu gibi, doğum izinleri konusunda da oldukça yoğun tartışmalar yaşandı. Patronlar karşı çıktılar. Liberaller kadınların doğumdan üç gün sonra toparlanacağını iddia ettiler.

Doğum yardımı da aynı dönemde tartışılmaya başladı. Ama bunun uygulamalara yansıması yine Almanya’da oldu. 'İki haftalık izin ve bir miktar para' mı olsun, yoksa 'bir haftalık izin ve para' mı olsun, konusu çok tartışıldı.

Almanya’da 1904’lerde 2.7 milyon kadının sağlık sigortası ve bunun dolayımıyla annelik sigortası vardı. Sağlık sigortası kurumları lohusa başına 12 Mark civarında bir yardım parası veriyordu.

Almanya’da sosyalistler tarafından yönlendirilen kadın hareketi, çalışan kadınların hakları konusunu çok tartıştı. Sanayi ve sağlık sigortasında yapılan reformlara kadın hareketi hep müdahil oldu. 1911’de annelik izni 8 haftaya çıkarıldı, annelik parası artırıldı ve evlerde çalışan hizmetçi kadınlara da sağlık sigortası zorunluluğu getirildi.

Anneliği koruma yasalarının ortaya çıkışı ve gelişmesi, kadınların ev işleri dışında da çalışmasının büyük ölçüde önünü açtı.

Devletin çalışan kadınlar bağlamında anneliği kabul etmesi, uzun tartışmalar ve mücadeleler sonucunda gerçekleşti.

Anneliğin “toplumsal bir iş” olarak kabul ettirilmesinde, o dönemde eşit haklar mücadelesi alanında yoğunlaşan kadın hareketinin önemli rolü oldu.



Lucy Luck’un hikâyesi ya da kadın işi erkek işi Sayı 31, Haziran 2009

 

Günümüzde hizmete ve bakıma yönelik öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik, temizlik, dokuma, tekstil gibi işler genellikle kadınlar tarafından yapılır. Bu işler genel olarak düşük ücretli işlerdir. Bu, emek piyasalarının cinsiyetçi yapısından kaynaklanıyor, ama durumun tarihsel bir alt yapısı da var.

19. yüzyılda kapitalizmin büyük fabrikalarda kitlesel üretime geçtiği dönemde tekstil kadınların yoğun olarak çalıştığı bir sanayi idi. Ama kadınların tek işi bu değildi. Bu yüzyılda da bir süre batıda kadınlar sınai üretimi yapan fabrikaların yanı sıra küçük ölçekli imalat, ticaret, evlerde kibrit kutuları yapmak, tablacılık, çamaşırcılık gibi geleneksel kadın alanlarında çalışmaya devam ettiler.

Yaşam koşulları o kadar ağırdı ve ücretler o kadar düşüktü ki bazen kadınlar birkaç işi birlikte yürütmek zorunda kalıyorlar, günde 16-18 saat çalışmalarına rağmen geçinemiyorlardı. Çünkü erkek ücreti aileyi, çocukları geçindirecek temel ücret olarak düşünülürken, kadın ücreti sadece bireysel ücret olarak düşünülüyordu, onun çalışması bir katkıydı... Bu, bekâr kadınlar için bir iki yerde çalışmak anlamına geliyordu.

Bonnie S. Anderson / Judith P.Zinsser tarafından yazılan Avrupalı Kadının Tarihi kitabının birinci cildinde İngiliz hasır dokuyucusu Lucy Luck "zamanın bir kısmını işyerinde, bir kısmını evde çalışarak geçirdiğini" anımsadığını yazar... Lucy durgun dönemlerde gündelik temizliğe, ya da bulaşık yıkamaya giderek ücretini takviye etmekteydi...

1848-1922 yılları arasında yaşayan işçi kadın Lucy Luck’un hikâyesi 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında kentteki kadın çalışanların koşulları ve yaşadığı değişimler hakkında önemli bilgiler sunar.

Lucy, Londra’nın kuzey doğusunda bulunan oldukça büyük bir kentte dünyaya gelir. Duvar ustası olan babası, Lucy 3 yaşındayken onları terk eder. Bir süre sonra kanser olan annesi de yaşamını yitirince, Lucy ve üç kardeşi yapayalnız kalırlar. Bir süre hapishane gibi olan yoksullar evinde kalırlar.

Burada çok kötü koşullar altında da olsa okuma yazma öğrenir. 8 yaşında ailesine bakmak için artık yeteri kadar büyüdüğü düşünüldüğünden iş aramaya başlar. Bölgede bulunan bir ipek fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar. Kilisenin parasal yardımıyla fabrikaya yakın oturan bir ailenin yanına yerleştirilir...

Fabrika’daki ilk gününü şöyle anlatır küçük Lucy “İşin ilk günü büyük tekerleklerin gürültüsünden çok korktum, fabrikada çok yüksek sesle konuşan erkekler çalışıyordu. Ben o kadar küçüktüm ki altıma tahta bir platform koydular, boyum yetişsin diye. Bir kenara çekildim ve ağlamaya başladım...”

Yasal olarak Lucy 11 yaş altında olduğu için yarım gün fabrika işi yapabiliyordu, işten geldikten sonra da yanında kaldığı bakıcı ailenin evinde çalışıyordu.

Lucy 18 yaşına kadar tam bir göçebe hayatı yaşar. Bir evde temizlik yapar, başka bir yerde çocuklara bakar... Kendini geçindirecek kadar bile ücret alamamaktadır...

18 yaşında bu tür işlere son verir ve hasır örgücülüğüne başlar. Fakat hasır örme işi de sezonluk bir iştir.

1864 yazında, yani daha 15 yaşındayken iş bulmak için nasıl çalıştığını şu satırlarla anlatmaktadır: “Devamlı iş arıyordum, bazen sadece boğazımdan bir şeyler geçsin diye çalışıyordum. Çoğu zaman da ayaklarım öyle ıslanıyordu ki botlarım düşecek gibi oluyordu ayaklarımdan, buna rağmen iş bulamıyordum. Çok zaman gayrimeşru yollara başvurayım diyordum ama bir el beni daima alıkoyuyordu.”

 

Tekstilde parça başı ücret

Kadınların ücretleri o kadar düşüktü ki çoğu zaman bekâr genç kadınlar daha iyi para kazanmak için ya fahişelik yapmak zorunda kalıyorlar ya da bir erkeğe sığınarak onun metresi oluyorlardı.

Sonunda bir çalışma evinde terzilik buldu, ama o kadar çok dikiş dikiyordu ki gözleri görmez hale geliyordu: “geceleri 12 saat dikiş dikmek zorunda kaldığım için gündüz ışığında gözlerim görmez hale geliyordu”.

Fransız sosyal bilimci Frederich Le Play’ın 1856 Paris’inde 2 çocuklu işçi ailesindeki kadın işçi için anlattığı koşullar, Lucy’in koşullarından çok farklı değildir. Onun üzerinde bir de ailenin ve çocukların bakım yükü vardır. Terzi olan eşi için akşam saat 11’e kadar dikiş dikmektedir.

“Çalışma süresi bir gün için 12 saati geçmekteydi. Bunun yanında bir de ev işleri vardı. Evi temizliyor, yatakları yapıyor, çocukları giydiriyor, yemek yapıyor. Çocukların elbiselerini dikiyor. Her hafta büyük çamaşırları yıkıyor.”

Paris’teki bir işçi kadının yaşam koşulları da Lucy’nin hikâyesinden pek farklı değildir.

Tekrar Lucy’e dönersek, son girdiği işte patronun “seni dövmez” diye garanti verdiği bir çalışma arkadaşı ile evlenir. Üç çocuğu olur... Evlenmek zorundadır çünkü tek başına kendini geçindirecek durumda değildir. Evlilik onun için ömür boyu sürecek bir şeydir, erkeğin kazandığı paraya ömür boyu ihtiyaçları vardır çünkü. Evlilik romantik bir aşk hikâyesinden çok ekonomik güçlerin birleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Geçinemedikleri için Londra’ya taşınırlar, eşi iş bulur... Birkaç zaman evde oturduktan sonra bu kez de aileye katkı olsun diye yine mevsimlik bir iş olan hasır dokumacılığına başlar. Çocuklarının giysilerini kendisi elinde diker, onların iyi yetişmesi için elinden geleni yapar, bir kızının teşviki üzerine hayat hikâyesini yazmaya başlar...

Anlattıklarından sigorta, emeklilik aylığı vs. gibi şeylerin o dönemde çalışan kadın işçilerin hiçbir biçimde gündeminde olmadığını görüyoruz. Hayatı boyunca güvencesiz, mevsimlik işler yapmıştır...

Bu işlere göre nispeten daha düzenli olan giyim sanayinde çalışan kadınların ücretleri de çok düşüktür. Giyim sanayinde çalışan kadın işçiler genellikle parça başı ücret alırlardı. İşin hızı ve yoğunluğu çok fazlaydı, ama ücretler o kadar düşüktü ki kendilerini ancak geçindirirlerdi. Çalışma süresi sabah beşten akşam dokuza kadardı.

Gerçekten de kadın emeği her yerde ucuz emek olarak görülüyordu. Kadınlar ucuz emekle bütünleştirildiler, ama bu tür emeklerin tümü kadınlara uygun sayılmadı. 1867 Sanayi Ürünleri Sergisinde bir Fransız delege cinsiyete, malzemeye ve tekniğe göre ayrımları açıkça betimliyordu: Erkek için ağaç ve metal. Kadın için aile ve kumaş. Hangi işin kadınlara göre daha uygun olduğu meselesi, zamana göre bazı değişikliklere uğradı ama toplumsal cinsiyet istihdam değerlendirilmelerinde düzenli olarak rol oynadı. Kadınların çalıştığı işler “kadın işi”, fiziksel yeteneklerine ve doğuştan üretkenlik düzeylerine biraz uygun işler olarak tanımlandı. Bu bakış kadınların bazı iş gruplarında toplanmasına hizmet ederek, onları mesleki hiyerarşilerin her zaman en dibine yerleştirdi. Ücretlerini de asgari geçim düzeyinin altında saptayarak emek pazarında cinsel işbölümünü üretti.

Bugün bile kadın işi olarak görülen iş gruplarında çalışan kadınların da ne kadar düşük ücret aldığını hâlâ güvenceli çalışma hakkından yüksek oranda yoksun olduklarını biliyoruz.



Tarih, kadın giysileri ve yasaklar: Kadınlar siyah mı, pembe mi giysin? Sayı 32, Eylül 2009

 

Giysi kadın bedenini denetlemek için kullanılan araçlardan biridir. Kadınların kapalı mı açık mı, renkli mi, renksiz mi, kısa mı, uzun mu giyineceğine sadece din değil devlet de tarih boyunca müdahale etmiştir.

Giysi geleneksel devletin dinini, modern ulus/devletin yüzünü gösteren bir simge olarak kullanılabilme potansiyelini taşıdığından aynı zamanda siyasal gündemde en fazla üzerinde durulan konudur.

Kamusal alana, dışarıya çıkmaya başlayan, görünürlükleri giderek artan kadınların denetlenmelerinde önemli bir araç olarak görüldüğünden, çeşitli dönemlerde kadınların giysisine ilişkin olarak fermanlar yayınlanmış, kadınlar üzerinde denetim kurulmaya çalışılmıştır.

Kadının toplumun, devletin, erkeğin, kültürünü, maneviyatını, özünü temsil eden bir sembol olarak simgeleştirilmesi bunda belirleyici olmuştur. Simgeleştirilme, kadınların her alanda eğitim, sosyal, ekonomik ve özellikle de cinsel alanda denetlenmesini, kontrol altına alınmasını da beraberinde getirmiştir. Sonuçta dini söylemi aşan bir ataerkil geleneği doğurmuştur. Bu düşünce aynı zamanda, kadını özerk bir insan olarak gören değil, baba ya da kocanın mülkü sayan binlerce yıllık ataerkil bir anlayışa da tekabül etmektedir. Yani sadece tek tanrılı dinlere ya da İslamiyete özgü bir kural olarak bildiğimiz kadınların örtülmesi daha önceki dönemlerde de vardır. Buna yönelik kurallar çıkarılmıştır.

Kadınların ve erkeklerin yaşam alanlarının ayrıldığı Antik Yunan Sitelerinde, klasik Müslüman evinin haremlik/ selamlık sistemine benzer bir sistem vardı. Evler yüksek duvarlıydı ve pencereleri çok azdı. Evli kadınlar konukların ağırlandığı andron adı verilen odada asla görülmezlerdi. Kadınlar evin sokaktan uzak ve erkeklerden ayrı bölümlerinde yaşarlardı. Orta ve üst sınıftan kadınların cenaze törenleri ve dinsel ayinlerde sokağa çıkmaları pek mümkün değildi. Sokağa çıktıklarında kadınların dışarı giysileri, onları yabancı erkeklerin gözlerinden koruyacak şekilde olmalıydı. İ.Ö. 6. yüzyılda Salon Yasaları, kadınların ne zaman sokağa çıkabileceklerini, çıktıklarında nasıl giyineceklerini, hatta ne yiyip içeceklerini belirleyerek kadınların ortalıkta görünmemelerinin daha hayırlı olduğunu kurala bağlamıştı.

İtalya’da 13. yüzyılda usulüne uygun olarak evlenmiş saygın kadınların bir gösterge olarak peçe takmaları konusunda ısrar edilmişti. Oysa vesikalı fahişelere bu türden bir örtünme yasaktı. 1638 tarihli bir Floransa Düklüğü Nizamnamesi’nde -erkek- vatandaşlarından, evliliklerinin altıncı yılından sonra, karılarının renkli elbiselerini çıkartmaları, yerine siyah giysiler giymeleri istenebilmiştir. Bunların belden yukarısı, kolları ya da yakaları renkli olabilirdi. Ancak kadınların çocuk doğurmaya yarayan üretken yıllarının bittiği on ikinci yıldan sonra, tamamen siyah olmalıydı giysileri. Siena’da ise, ilk evliliklerinin ikinci yılından sonra tüm kadınlar renkten mahrum bırakılmıştı.

 

Koyu renkli ferace için ferman

Osmanlı toplumunda da benzer uygulamaları görürüz. Kadınların giysisi dini kurallara uygun olmalıydı. Özellikle Müslüman kadınların giysisi baş örtüsünden, dış giysiye, ayakkabıya dek her seferinde çıkarılan fermanlarla yeniden tanımlandı, İslam kadınlarının bed renk, çirkin renk denilen sarı, pembe, mavi ve benzeri açık renk giymemeleri, yeni moda akımlara uymamaları konusunda uyarılar yapıldı. Giysi, kadınların iç mekândan dış mekâna geçmelerinin yönünü ve sınırlarının bir ortaya koyan önemli bir göstergedir.

1772’de Galata kadısına yollanan bir fermanla terzilerin geniş yakalı feraceler dikmesi, kadınların ise evlerinin dışında böyle feraceler giymesi yasaklanıyor, bu türden ferace dikenlerin dükkânlarının kapatılacağı, yasağa uymayan terzilerin tutuklanacağı uyarısı yapılıyordu:

“Galata Kadısına hüküm ki, kadınların rengârenk şali softan ferace giymemeleri için evvelce emirler çıkarılarak tenbih olunmuşken bu esnada bazıları o tenbihe muhalif hareket ve ekseriya bed renk ve yakaları belleriyle beraber ferace giyip gezdikleri Padişah Hazretleri tarafından görülmüş olduğundan bundan sonra kadınlar şali softan ve açık bed renk çuhalardan ferace giydikleri çuha feraceleri ancak koyu yeşil, güvez nefti gibi koyu renklerden olmak hususunda Hatt-ı Hümayun çıkmıştır. Bu elbise namahremden örtünmek için olduğundan ancak koyu renkli çuhalardan yakaları da eski adet üzere küçük olması ve bu yasak edilmiş elbiseyi biri giyerse derhal tutulup layık olduğu cezanın verileceğini mahallesi ahalilerine anlatmaları için Galata, Tophane, Beşiktaş, Fındıklı, Hisar vesair yerlerdeki imamları çağırıp bildirdikten sonra o havalide olan terzilerin Kehdüda ve Yiğitbaşısını da getirip bundan böyle adı geçen esnaftan biri şali soft ve açık renk çuhalardan ferace dikerse başkalarına ders için dükkanları kapatılıp kendileri uzak diyara gönderilerek kalede hapsedileceklerini hepsine ayrı ayrı bildirmesine...”

1789’da, 3. Selim döneminde çıkarılan fermanda ise, yanlarında aile erkekleri olmadan yolculuk eden kadınları gezdiren kayıkçılar ceza ile, uygun olmayan giysi giyen kadınlar ise, ölümle tehdit edildiler: “Kaymakam Paşa; mecmu’ (bütün) iskelelere tenbih ede seğiz bu günden sonra karılar yağlı kayık binmesun ve hangi kayıkçı yağlı kayıklara bindirirse katl ederum ve kayığını batırırım. Müslüman karıları frenk libası şemsiye ile geziyorlar tenbih ede bi el esbab libasçı görürsem öldür derim bir sıkı tenbih edesiniz.

Kadınların kıyafetleri bugün de onlar üzerindeki erkek egemen baskı ve denetimin önemli bir göstergesi olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Türban tartışmalarını düşünün mecliste ya da toplumun genelinde kadınlardan ziyade erkeklerin sesinin çıktığını hatırlarsınız.

Sürüne sürüne mezar kapısına gitmek: Osmanlı’da kadına yönelik şiddet Sayı 33, Aralık 2009

 

Cumhuriyet öncesinde kadın sorunları, günümüzden görece farklı olsa da, kadına yönelik erkek şiddeti, bugün olduğu gibi o dönemde de hayati öneme sahipti.

Osmanlı’nın son dönemlerinde kadınlar çıkardıkları kadın dergilerinde kendi yaşamlarından hareketle sorunlarının neler olduğunu anlatıyor, birbirleriyle iletişime girerek, deneyim ortaklığını sağlıyorlardı. Eğitim, çalışma hayatına katılma, aile ilişkileri, kadın erkek ilişkileri, giyim, sosyal yaşam gibi konular, özelden çıkarak dışarıda da görünür olmaya çalışan kadın için çözülmesi gereken başlıca konulardır. Dertleşme, sorunları anlatma, çözüm üretme ve bu çözümleri uygulamaya geçirme yolunda kadın dergileri ve kadın dernekleri önemli işlev üstlenmiştir. Kadın dergilerinde kadınlar toplumsal cinsiyet rollerini tartışmışlar, bu rollerin doğurduğu sorunlara dikkat çekmişlerdir.

Osmanlıda kadın sığınağının olup olmadığı konusunda kesin bir fikre sahip değiliz, bu konuya odaklı çalışmalar henüz yapılmadı ama, tekkelerde kadınlara bu türden bir hizmet verildiğini biliyoruz. Özellikle kadınların şeyhesi olduğu tekkelerde... Fatma Aliye, 1895 yılında çıkan Hanımlara Mahsus Gazete’de, çok daha önceki dönemlerde bu türden örneklerden bahseder. Örneğin, XIII. yüzyılda yaşayan Fatma bint-i Abbas’ın, şeyhesi olduğu tekkede hem müderris, hem vaize olduğundan bahseder. Tekke bugünkü kadın sığınaklarının işlevine benzer bir işlev üstlenmiş, kimsesiz, aciz durumda kalan kadınlara eğitim ve barınma yeri sağlanmıştı.

Bu dergilerde cinsiyet rollerinde, kadına ilişkin hodbin bakışın evin erkeğinden erkek çocuğuna kolaylıkla geçtiği, bunun evin tüm kadınlarını kapsadığı saptaması vardı: “Gerek şer’an gerek vicdanen bir erkek en ziyade evine nezakete ve terbiye göstermeye mecbur iken, maateesüf en kaba, en fena hareketini evine saklar. Kadına hürmetsizliği, ekseriya söğüp saymayı erkek çocuklar babalarından öğrenirler. Hatta pek çokları daha küçükken, babası evde bulunmadığı zamanlar anne ve kız kardeşlerine tahakküm ve sui muamele etmeye başlarlar.”

“Erkeklerin zihinlerinde ebediyen silinmesi icap eden bir hakikat vardır ki, o da kadınlara karşı tahakküm ve rüchaniyeti icab ettiren hiçbir imtiyazları ve aklı, şer’i insani, üstünlükleri olmadığıdır.” Bakırköy’den Nilüfer Mazlum 1913 yılında böyle açıklar düşüncesini.

Kadına karşı gösterilen saygısızlık anne oğul ilişkisinde de gözlemlenir: “On beş yirmi yaşında, daha validesinin şefkatine, irşadına muhtaç gençler ikide bir de valide sen karışma sen kadınsın, senin aklın ermez demeye cüret ediyorlar. Bir takım gençler de kendilerinden büyük hemşiresini ve zevcesini çocuk yerine koyarak bizim çocuklar tabiri altında kadınları hakir görüyorlar.”

Kadının kocasına hitap şekli de eleştiri konusu olur. İstanbul Cihangir’den Kadınlar Dünyası dergisine yazan Nesrin Salih, 20 Mayıs 1913 yılında efendi kelimesini kim kullanır, niçin kadınlar zevclerine efendi derler? Sorusunu sorarak şöyle der: “Bir kere bizde her kadının zevcine hitabı efendidir. Halbuki bu kelime bir esirin mafevkine (üstüne), kendi amirine kullandığı bir hitaptır. Demek ki biz birer esiriz ki bizden hiçbir farkları olmamaları lazım gelen zevclerimize efendi kelimesini istimal ediyoruz. Bu kelimede bir hürmet ve samimiyet olmadığına kaniim. Fazla bir tevazu da yok. Böyle olduğu halde her türlü samimiyetten, nezaket ve hürmetten ari ve barid (soğuk) bir kelimeyi istimalden bilmem ki ne lezzet his ediyoruz. Bence bu lezzet his edilmekten mütevellid değil, belki senelerin yavaş yavaş bizden gasb ettiği hürriyetlerimize mukabil en atıl ve bayağı bir ihtiyadla sükut etmekliğimizin tabii bir neticesidir.”

 

Düğme gibi başın sallansın

Koca dayağı günümüzde olduğu gibi Osmanlı döneminde de kadınların şikayet ettiği en önemli sorunlardan biridir. Anadolu’da, İstanbul’da pek çok evde kadınlar gizli ya da aleni olarak kocalarından şiddet görmektedir. Bu durum karşısında niçin sessiz kalındığı sorusu bir başka mektubun konusunu oluşturur. Şiddete uğrayan, dayak yiyen kadınların kocalarını anlama gayreti içinde olmaları anlamsız bir çaba olarak görülür. Kocaların hiçbir şekilde haklı görülemeyeceği, ancak şu türden açıklamaları yapmaktan kadınların kaçınmadığı da açıklanır: “Sağ olsun, çok huylu,titiz, ne yapalım!?” “Benim de alnımın yazısı bu imiş yine falanların yanında bir melektir”. “Hanım! Sen bizimkini genç iken görmeliydin, şimdi hacılık zamanıdır.” Bu sözlerle kadının kendi kendisini teselli ettiğini, zaten başka bir seçeneğinin de olmadığı yorumu yapılır. Çünkü çocukluğundan beri ondan erkeğe itaat etmesi istenmişti: “Erkeğe cevap vermek ondan açıklama beklemek kimsenin haddi değildir. Cesaret eden hakkında ceza düşünülür, hatta kapı dışarı edilerek ‘boş ol’ deme zor bir şey değildir.”

Kocanın kötü muamelesine maruz kalan bir kadın kocanın ne demek olduğunu “Koca ne demek” başlıklı bir yazı yazarak dergiye gönderiyor ve kocasıyla yaşadığı sorunları herkesle şöyle paylaşıyordu: “Erkekler, hain mahluklar! Bize nail olmazdan evvel neler söylüyorlar! Fakat bize nail oldular mı onların hiç biri tatbik olunmaz… Artık yataktan kalkıp kahvesini içinceye kadar o kopacısa çene söyler, söyler. Ama nasıl? Mütemadiyen ve kat’iyen durmaz… Sonra sıra giyinmeye gelir. O vakit elbisenin her bir noktasında hasıl olan ufak bir leke gözümüze ilişmemiş, yok bilmem yeleğin sallanmakta olan düğmesi neden vaktiyle dikilmemiş… Hay yeleğin düğmesi gibi başı da sallanası… Sonra yarım saat aynanın karşısında hem tuvaletini yapar, hem de talimatını verir, sonra ilave eder: Lakin hiç birini unutma ha! Ne ise böyle bin türlü bela ile def olup gittikten sonra biraz dinlenmeye vakit bulmadan beyefendinin emirlerini icra edeceğim diye uğraş babam uğraş, didin babam didin.” Bu durumun akşama kadar devam ettiğini, akşam eve gelen kocanın bu kez bir söz bile etmeden rakı sofrasına oturduğu, hizmet beklediği, yani insani bir ilişkinin yaşanmadığı söylenerek şöyle denilir: “İşte böyle! Çıldırmak işten değil… Sabahleyin kalktın mı yine aynı terane. İşte hayat böyle sürünüle sürünüle mezar kapısına kadar getirilir.”



Bir çocuk edebiyatı ustası: Astrid Lindgren Sayı 34, Şubat 2010

 

Yarattığı Uzun Çoraplı Pipi ve Emile isimli kız ve erkek çocuk kahramanlarının nezdinde toplumdaki otoriteyi, toplumsal cinsiyet ilişkilerini sorgulayan, çocuk ve gençlik hakları savunucusu, İsveçli bir kadın hikâyeciyi tanımak ister misiniz?

Bu sayıda sizlere Stockholm'den yazıyorum. Bir süredir ziyaretçi araştırmacı olarak bulunduğum Stockholm Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünün Noel yemeği, 18 Aralık’ta Stockholm Çocuk Müzesi’nin alt katında verildi. Bu müzeye daha önce gitmemiştim. Çok da merak etmiyordum doğrusu. İçeri girince Astrid Lindgren isimli bir yazarın fotoğrafları dikkatimi çekti. Bir duvarda yaşamından kesitler veriliyor ve kitaplarının kapakları sergileniyordu. Daha sonra bizleri 3’er kişilik gruplara ayırarak bir vagona bindirdiler. Hareket edişimizle birlikte ayrı bir dünyada buluverdik kendimizi. Müzeyi gezerken keşke bizim ülkemizde de böyle bir müze olsa diye içimden geçirdim. Yazarın farklı kitaplarından alınan sahneler aslına uygun biçimde canlandırılmıştı. Hele de bu kitaplarla okul öncesinden başlayıp 8-9 yaşına kadar haşır neşir olduysanız ziyadesiyle etkilenirdiniz. Benim çocukluğumda henüz Türkçe’ye çevrilmediği için hiç okumadım Astrid Lindgren’in kitaplarını. Oysa dünyaca tanınan bir yazarmış, kitapları Türkçe dahil 90 dile çevrilmiş, 100’den fazla ülkede yayınlanmış. Kiitapları 145 milyon adet basılmış. Türkçeye oldukça geç çevrilmiş, 90’ları bulmuş ilk çeviriler.

Müzede geçirdiğim günün akşamı hoş bir tesadüfle, buradaki en yakın arkadaşım olan tercüman Nilgün Öktem’in evinde, yazarın eserlerinin televizyona uyarlanmış örneklerini seyrettiğimde, kararımı verdim: Dergimizdeki sayfamı çocuk edebiyatının en önemli ismi olan bir kadına, Astrid Lindgren (1907-2002) ve onun kahramanlarına ayıracaktım. Bir ek yapmam gerekiyor. İsveç, dünya çocuk ve genç edebiyatında önde gelen ülkelerden biri. İsveç’teki çocuk ve genç kitapları sadece İsveç’te değil, dünyanın her tarafında büyük ilgi görüyor. Türkiye’de özellikle çocuk ve genç edebiyatının çok eksikliğini çektiğim için, 30 yıldır Stockholm’de yaşayan Nilgün’e, İsveç’in genç edebiyatının en sevilenlerinden birini çevirmesi fikrini götürdüm. Nilgün’ün oğlu Oktay, 12 yaşında olduğu için onun da yardımıyla, her gece yatmadan önce büyük zevkle okuduğu kitabı seçtik. Umarım bu kitap yakın zamanda Türkiye’deki okurlarıyla buluşabilir.

 

Çiftlik yaşamından yazarlığa

Asrid 1907 yılında İsveç’te doğdu. Çocukluğu ve gençliği babası çiftçi olduğu için doğa içinde geçti. 18 yaşında Stockholm’e geldi. Sekreter olarak çalışmaya başladı. 1931’de evlendi, iki çocuğu oldu. Yedi yaşındaki kızı Karin hastalanıp uzun süre yatağa bağımlı olmak zorunda kaldığında, onu oyalamak ve eğlendirmek için masal anlatmaya başladı. Kendi ailesini, çocukluk anılarını da katarak çeşitli öyküler uydurdu. Kızı iyileşse, yataktan kalksa da annesinin hikâyelerini dinlemek istedi. Bunun üzerine anlattıklarını yazmaya başladı. İlk eseri 38 yaşında basıldı. Gittiği ilk yayınevi kitabı İsveç geleneklerine ters düşüyor diye yayınlamak istemedi. Ancak kısa süre içinde kitapları en çok basılan yazar oldu. Onu diğer yazarlardan farklı kılan, dünyaca üne kavuşmasını sağlayan, kitaplarında çocuklarla kurduğu dürüst ve açık ilişkidir. Onların bakış açılarıyla ve diliyle yazar. Çocukların yarattığı kahramanlarla kendilerini özdeşleştirmelerini sağlar. Büyüklerin otoritesini sorgular. O sadece bir yazar değil aynı zamanda aktivisttir de. Çocuk ve genç hakları konusunda hükümetlerin politikalarını etkilemiş, örneğin çocuklara şiddet uygulanmasını – çocuklara tokat atmayı- yasaklayan bir yasanın 1979’da çıkmasında önayak olmuş. Kamuoyu oluşturmuş, bilinç geliştirmiş. Birçok değişimde önemli rol oynamış. Hayvan hakları için de mücadele etmiş. Çifçilikte endüstriyel üretime ve onun yöntemlerine karşı çıkmış, yine bu konuda yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlayabilmiştir. Tüm bu özelliklerinden dolayı, 60 yıl geçmesine rağmen eserleri hala çocuklar tarafından seviliyor ve ismi saygıyla anılıyor İsveç’te ve dünyada.

 

“Dünyanın bütün güçlü kadınları uzun çoraptan çıktılar”

Asrid’in en önemli kahramanının ismi Pippi. Pippi annesini çok küçük yaşta kaybetmiştir. Babası denizci ve uzakta olduğu için, aynı kendi çocukluğunda olduğu gibi ormana yakın bir evde, ama tek başına yaşıyor, okula gitmiyor, bir çok seyi deneyerek öğreniyor. Pippi’nin tam adı Pippi Uzunçorap (Pippi_Longstocking). Bu ad ona kısa eteğinin altında giydiği, farklı renkli, uzun çizgili çorapları için konmuş olsa gerek. O, iki yandan sarkan örgülü kızıl saçları, boğazına sardığı renkli koşkolu, omzundan ayırmadığı maymunu ve ona hareket etme özgürlüğü tanıyan benekli beyaz atıyla, üstün yetenekleri olan, çok sevimli, çok güçlü ve farklı, takriben 10 yaşında bir kızdır. Pippi’nin en yakın arkadaşları komşu çocukları Tomi ve Anika’dır. Gerilim dolu bir çok serüveni birlikte yaşarlar. Yazar burjuva değer ve geleneklerini Tomi ve Anika’nin aileleri vasıtasıyla eleştiri getirmiştir..

Pippi aynı zamanda kız çocukları için bir rol modeli olmuştur İsveç’te ve dünyada. İsveç’teki kadın hareketini de etkilemiştir. O çok güçlü –kitaptaki tanımıyla atını tek eliyle kaldırabilir, gücü 10 polisin gücüne eşittir-, cesur, engellenemez, adil, komik, isyankar, otoriteyi boyun eğmeyen yönleriyle toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmasını da sağlar. Cinsler arası eşitlik mücadelesinde esin kaynağı olur. Görüşleri anarşistlere de esin kaynağı olmuştur.

Yazar, dünyanın bütün çocuklarıyla ortaklık kurar ve bunu herkesle paylaşır. Her an bir serüven yaratmaya, her olayı bir serüvene dönüştürmeye eğilimlidir. Keşfetmenin ve hayal kurmanın büyülü dünyasına çağırır çocukları. Onların hayal dünyalarını harekete geçirir. Adildir, kimsesizlerin, çocukların koruyucusudur. Yalnız, babasız ve annesiz çocuklara güç verir. Ormanda gezinir, kamp kurar, göl kıyısında ateş yakıp şarkı söyler. Dağlara tırmanır, doğa sevgisi ile doludur. Her şeyden önemlisi de bağımsız kişiliğe sahiptir. Kendi başına karar verir, güçlüklerle baş eder. Hayalle gerçeklik birlikte gider. Sevgiden alınan cesaretle yeni bir dünya kurulabileceği inancına sahiptir. O anarşistir. Eğitim sistemini eleştirir. Düzeni eleştirir. Çocukları sıkan şeylerden o da şikayetçidir. Şu satırlar geçer kitaplardan birinde: “Yalnızca Cuma günleri ders yapmak. Tabi ders yapacak kitap bulabilirlerse, neyse ki orada hiç kitap yok…"

Kızlar için bir rol modeldir “Biz hepimiz Pippi’nin çorabından çıktık. Dünyanın bütün güçlü kadınları Pippi’nin çorabından cıktılar.” demektedir, bir yerde.

Astrid 55 yaşındayken yeni bir kahraman yarattı: Emil. Emil, iyilik yapmaya çalışırken etrafına zarar veren 7 yaşındaki bir erkek çocuğun sevimli yaramazlıklarını konu eder. Televizyona uyarlanan dizileri de hayli ilgi çekmiştir. Mio Benim Miom adlı kitabında, yetimhaneden evlat edinilen küçük bir çocuğun macera dolu öyküsünü anlatır. Güneş Ülkesi’nde ise, kimsesiz iki küçük kardeşin hayata tutunma mücadelesini konu eder. 66 yaşında ise iyilik ve kötülük arasındaki savaşı anlattığı Aslan Yürekli Kardeşler’i yazdı.

Pippi Uzunçorap ve Emil’in televizyona uyarlanan hayli ilgiyle izlenen seri filmleri de vardır. Pippi’nin serüveni yazarın da katkısıyla sinemalaştırılmıştır. 86 yaşında Astrid Lindgren’e hümanist çalışmalarından dolayı Alternatif Nobel Ödülü verildi. 94 yasında, 2002 yılında öldüğünde ardında 88 kitap bırakmıştı. Aynı yıl İsveç hükümeti onun onuruna, çocuk haklarının gelişmesine katkıda bulunan yazarları ödüllendirmek ve çocuk ve genç edebiyatını teşvik etmek için dünya çapında bir ödül koydu.

Kitaplarının isimleri: Pippi Uzunçorap (farklı serüvenleri vardır), Emil, Haydutsuz Orman, Maskara Çocuk Zoro, Haydutun Kızı Ronja, Şamatalı Köyde Eğlence, Mio Benim Miom, Güneş Ülkesi, Parmak Çocuk Nils Karlsson.



Tarihçilik mesleğinde kadınlar Sayı 35, Haziran 2010

 

Bu sayıda çeşitli ülkelerden tarihçi olmaya cesaret eden kadınlardan bahsederek tarihçi kadınların yaşamlarından ve yazdıkları eserlerden örnekler vereceğim.

Tarihçiler sadece bilgi üretme işini üstlenmezler, toplumsal bilincin yaratılıp sürdürülmesine de katkıda bulunurlar. Yani tarih ve tarihçilik mesleği sadece bilgi üretimine değil, toplumdaki ideolojinin üretilmesine de etki yapar, onu biçimlendirir.

Tarih, adlandırma ve tanımlama aracı olarak sosyal bilim içinde ideolojiyle, iktidar ilişkileriyle en fazla ilişki içinde olan disiplindir. Geçmişin kaydedilmesi, bilgi üretme süreçlerine ve dünyayı düzenleme biçimine de katılım demektir. Tüm bu ilişkilerin içinde gelişen iktidar ilişkilerinin kurgulanması da girer işin içine. Kimin görüşleri, düşünceleri, çıkarları dile getiriliyor? Hangi grubun bilinci yükseltiliyor? Bu bilgi kim için, nasıl, üretiliyor? Resmi tarih açısından mı, yoksa marjinal, muhalif gruplar açısından mı? türünden çeşitli sorular sordurabilir bize.

Tarih disiplini, uzun süre, iktidarı paylaşan beyaz, batılı, soylu ve burjuva erkek grubun çıkarları içinde biçimlendi. Yukarıda sayılan özelliklerin dışında kalanlar, yani tüm alttakiler, köleler, köylüler, siyahlar, işçiler tarihin dışında kaldılar. Zamanla kadınlar dışındaki toplumsal gruplar, siyahlar, köylüler, işçiler iktidardan pay almaya başlayıp, tarihin konuları içinde girdiler, büyük anlatılara şu veya bu biçimde dahil edildiler... Kadınlar açısından aynı şey olmadı. İster siyah, ister işçi, ister köylü olsun, kadın deneyimleri tarih dışı bırakıldı veya marjinalleştirildi. Tarih disiplini, erkek çıkarları ve iktidar alanı üzerinden biçimlendi. Yani aidiyetleri ne olursa olsun tarih, sadece bir grubun, erkek grubunun deneyimini ve çıkarını kapsayan bir tarih oldu. Tüm evrensellik iddialarına karşın, kısmi bir tarih oldu.

 

Erkek kardeşlerin kitaplarını okudular

Kadınların toplumsal, sınıfsal aidiyetleri ne olursa olsun, sırf farklı bir cinsiyete ait oldukları için tarihsel varlık olarak sayılmadılar. Kadınların tarihçilik mesleğine girmeleri uzun ve sancılı bir süreç sonunda gerçekleşti. Çetin mücadeleler verdiler. Bir sürü önyargı ile baş etmeleri gerekti. Asırlar boyunca eğitim kurumlarının kapıları kadınlara kapalıydı. Kütüphanelere bile alınmadılar. Tabi bu durum onların yazma, yazar olma edimine olumsuz etki yaptı. Yine de tüm bunlara karşın buldukları her olanağı ve deneyimi dönüştüren kadınlar vardı. Okula giden erkek kardeşlerinin kitaplarını okuyanlar oldu, babalarının özel kitaplığından kitap aşıranlar da. Kendi kendilerine yabancı dil öğrendiler. Yaşadığı deneyimlerden güç alan, kendi kendini yetiştiren kadınlara düşünme eyleminde bulundukları için cinsiyetçi lakaplar bile takıldı. Örneğin, 1790’da, 31 yaşında bir kadın olarak dönemin erkek aydınlarıyla polemiğe girdiği için Mary Wollstonecraft’ın adı “jüponlu sırtlan”dı.

 

Üniversitelerde misafir öğrenci

Öteden beri, akademi dışında birçok kadın tarihle ilgilendi. Çeşitli eserler vermeye çalıştılar. Aşağıda bu konuda bazı örnekler bulunmakta. Daha sonra, az ama giderek artan sayıda kadın, yeni şekillenen tarih disiplininde üniversitede eğitim almaya başladı. Bu kadınlar birçok engelle, erkek düşmanlığıyla karşılaştılar. Ancak 20. yüzyıl ortasında kadınlar seçkin üniversitelere girme, burada tarihçilik mesleği yapma olanağı bulabildiler.

İster Avrupa’da ister Amerika’da olsun, kadınların üniversitelerde uğradıkları ayrımcılığın haddi hesabı yoktu. Erkeklere uygulanmayan başka bir sınavdan geçip kendilerini kanıtlamaları ge-
rekiyordu. 1860’larda İngiltere’de üniversite kapıları kadınlara kapalıydı, kadınlar ancak ziyaretçi olabiliyorlardı. Ziyaretçi kadın öğrenciler, erkek öğrencilerden tahta perde ile ayrılmış bir yerde, başlarında bir refakatçiyle oturmak zorundaydılar. Bu tutum, genç erkeklerin, kadınların varlığı yüzünden akıllarının başlarından gitmesini önleyen koruyucu bir önlem olarak açıklanıyordu. Bu tutumun ardında sadece kadınların dışlanması yatmıyordu, aynı zamanda onların araştırmaya, okumaya uygun olmadıklarının da altı çiziliyordu.

Üniversite diplomasına sahip olmaları mümkün değildi. Üniversitenin bir üyesi olarak kabul edilmiyorlar, derece alamıyorlar, üniversitede bir odaya sahip olamıyorlardı. İş olarak sadece ortaokullarda çalışabiliyorlardı, ama erkek eğitimcilerle aralarında çok fazla ücret farkı vardı.

Burada bir parantez açalım, bizim eğitim tarihimizde kadınlara bakalım. Osmanlıda kadınlara açık ilk konferanslar 1913 yılında İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenmeye başlandı. 1914 yılında ise, yine aynı üniversitenin bünyesinde, kızlar için bir üniversite (İnas Darül Fününü) açılacaktı.

Almanya, üniversiteler konusunda öncülük ederken, kadınlara kapıyı en dirençli biçimde kapatmayı ihmal etmiyordu. Alman tarihçiler kadınların üniversitede eğitim almalarına karşıydılar. 1890’larda Otto von Gierke “Bizim üniversitelerimiz erkek üniversiteleridir” diyebiliyordu. Alman Renke Kürsüsü’nün halefi ve Alman ulusalcısı, Henrich von Triesche, kadınların kendi dersine devam etmeleri talebini, bu teşebbüsün erkek öğrencileri inciteceği gerekçesiyle reddetmişti. Bu konuda, “Alman Üniversiteleri yüzyıllardır erkeklere göre tasarlanmıştır, bunu kimse bozamaz” bile diyebiliyordu. Faşist Almanya’da kadınların akademiden dışlanması hat safhadaydı. Kadınların akademideki oranı sadece %9’du.

 

Sosyal tarihçilerin yardımcısı

Fransa’da kadın tarihçiler akademide güçlü erkek tarihçilere yardımcı pozisyonda çalıştılar. II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında da bazı yetenekli kadın tarihçiler kendilerini akademi dışında ve erkeklere yardım eder pozisyonda buldular. Sosyal tarih anlayışını başlatanlar da bu konuda farklı davranmadılar. Kadınlar onların yanında da ücretli ya da ücretsiz yardımcı pozisyonda çalıştılar ve çabalarından hiçbir zaman bahsedilmedi. Hele bir eş olmaları durumda adları hiç geçmedi tarihe. Örneğin Annales Ekolun kurucularından Lucien Febvre’nin karısı Susan Dognon (1897-1985), tarih ve coğrafya doktorasına sahipti. Çocuklarını yetiştirmek ve kocasına yardımcı olmak için kariyerini bıraktı. Kocasının çevirilerini yaptı, eserlerini edit etme işini üstlendi, sosyal bilimcilerle sosyal ilişki ağını sağladı. Aynı şekilde bu ekolün bir başka önde gelen ismin karısı olan Simone Vidal Bloch, hayatını kocası March Bloch’a adadı. Bloch’un kapsamlı ve hacimli eserlerinin, -ki bunlardan biri Türkçe’ye de çevrilen Feodal Toplum’dur- hiç birinde geçmese de, onun araştırma asistanı, sekreteri ve editorü olarak hayati bir işlev üstlendi.

İsveç’te, şu an ziyaretçi araştırmacı olarak bulunduğum Stockholm Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi Bölümü’nün koridorunda, odamın tam karşısındaki duvarda küçük bir kadın fotoğrafı asılı duruyor. Bu fotoğraf, Ellen Fries’e (1855-1900) İsveç’te doktora derecesi almış ilk kadına ait. Fries, 1883 yılında Uppsala Üniversitesi’nde tarih doktorası almasına rağmen hiçbir zaman çok istediği hocalık yapma işini elde edememiş. Üniversitede sadece öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenme işiyle görevlendirilmiş. Ancak yine de tarih üzerine araştırmalar yapmayı bırakmamış, çeşitli eserler yayınlamış, İsveç’te kadın tarihine ilgiyi ilk o başlatmış.


Ortaçağda bir kadın: Christine de Pisan (1364-1431)

Venedik’te doğmasına karşın, babasının Fransız kralı Charles V’in hekimi olması nedeniyle Fransa’da yaşadı. Dönemindeki birçok kızın aksine babası kızının eğitimi ile özel olarak ilgilenmişti. İtalyanca, Fransızca ve Latince eğitimi aldı. 15 yaşında evlendi, 25 yaşında 3 çocukla dul kaldı. Bu dönemde babasını da kaybetmişti. Ama yeniden evlenme yerine ailesini yazdıklarıyla geçindirmeyi seçti. İlk profesyonel kadın yazardır. Tarih, felsefe ve şiir dallarında kendini geliştirdi. 15. yüzyılın en üretken yazarlarından biri oldu. Tarih ve siyaset alanında birçok kitap yazdı. Kadın tarihinin ilk örnek kitabı olan Cite des Dames’ı (Kadınlar Kenti) da 1405’te bitirdi. Bir dizi kadının gerçek ve mitik resimlerle çizilmiş anlatılmış portrelerinden oluşan kitap, popüler kadın düşmanlığı işleyen metinlere bir tepkidir aynı zamanda. Dönemin yazarlarına erkek erdemleri, kadın erdemleri açısından eleştiri getiriyor, kadın haklarını ve eğitimini savunuyordu. Yazdıkları, onun kadın bilincinin ilk sembollerinden biri olmasını sağladı. Kadınlar hakkında erkek mitlerini ortaya koydu, otoritesini sorguladı. Değer yargılarını sorgulayarak kadınların kamusal rolleri yapmaya yetenekli olduğunu gösterdi. Pisan kadınlara ait evrensel bir tarih yazmayı amaçlamıştı. Kenti metafor olarak kullanarak, ünlü kilise tarihçisi Sen Augustine’nin City of God’una (Tanrı Kenti) gönderme yapmıştır. O dönemde kadınları partiküler olmaktan ziyade evrenselle ilişkilendirmek önemli bir stratejiydi. Kent ayrıca eve karşıt olan bir kamusal alandı. Bu metaforik yerleştirme ile de Pisan kadınların kamusal alana girmeleri gerektiğine ve siyasal pratikleri etkilemeleri gerektiğine de vurgu yapıyordu.


Amerikan tarihçi Mercy Otis Warren (1728-1814)

Warren, 13 çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğuydu. Devrimci ideallerin ortasında büyüdü. Erkek kardeşleri gibi resmi eğitim alamadı ama onların kütüphanelerinden yararlandı. Bir kardeşi Amerikan Devrimi’nin sloganı da olan temsil olmaksızın vergilendirmenin zulüm olduğunu söyleyen avukat James Otis’ti. 26 yaşında siyasi lider James Warren’le evlendi. ABD’nin ilk kadın oyun yazarıdır. İlerleme ve Amerikan Devriminin Tarihi adlı üç ciltlik kitabı 1805’te yayımlandı. Siyasal olarak alacağı tepkilerden çekindiğinden, kitabı 17 yıl elinde tuttu, yayımlamadı. Başlangıçta ona bu kitabı yazması için destek veren John Adams, kitap yayınlandığında “Tarih hanımların kaynağı değildir” diye açıklama yapacaktı.


Catherine Sawbridge Macaulay (1731-1791)

17. Yüzyıl İngiliz Cumhuriyet Tarihi’ni yazdı. Kitap, sekiz bölümden oluşuyordu. Bu kitap feminist bir bilinçle yazılmış değildi ama, o dönemin belli başlı radikallerinden biriydi. David Hume’un taraflı Tory Tarihi’ne bir eleştiri olarak yazılmıştı. Hume’un felsefi yazımına karşın, o ilk kaynaklara inerek kitabını yazmıştı. Radikal politik görüşleri vardı. Amerikan devrimini destekleyerek Amerika’ya gitti, orada bir yıl yaşadı. Amerikan devrimcileri ve bazı kadın tarihçilerle de tanıştı.


Mary Wollstonecraft (1759-1797)

31 yaşında felsefeci ve politikacı Edmund Burke’e karşı “İnsan Haklarının Korunması” başlıklı bir yazı yayımlayarak erkek aydınlarla polemiğe girdi, ona “jüponlu sırtlan” adını taktılar. İki yıl sonra, 1792’de Kadın Haklarının Doğrulanması adlı kitabını yayınladı. Kitabında İnsan Hakları Bildirgesi’ni temel alıyor, özellikle aydınlanma düşünürü olan Jean-Jacques Rousseau’ya Emile adlı eserinde, kadınların eğitimleri aleyhine olan görüşleri yüzünden eleştiri getiriyordu.

Mary Wollstonecraft altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak Londra’da doğdu. Dokumacıyken çiftçiliğe yönelen ama başarılı olamayan babası, şiddet düşkünü bir adamdı ve sonunda da alkole sığınmıştı. Kız çocukları okula gönderilmediği için okuma yazmayı yaşlı bir kâhyadan öğrenen Mary, o dönemde kız çocuklarının geçimlerini sağlamaları için tek geçerli yol olan evlenmeye sıcak bakmadığı için evden ayrıldı.
O zamanlar kadınlara açık olan meslek ya da uğraşların hemen hepsine el attı: Zengin kişilere çeşitli gezi ve etkinliklerinde ücret karşılığı refakat etme, mürebbiyelik, öğretmenlik, okul müdireliği, toplumsal eleştiri ve roman yazarlığı. Çocuk bakıcılığı yaptığı dönemde yazdığı Mary adlı uzun hikâye ve Kız Çocukların Eğitimi adlı kitabını basan yayınevinde editör olarak işe girdi. Kendi kendine Fransızca, Almanca ve İtalyanca öğrenen Wollstonecraft tercüme yapmaya başladı. Daha sonra Frankenstein’nin yazarı olacak ikinci kızı Mary Shelley’i doğurduktan çok kısa bir süre sonra 39 yaşında öldü.



Nazi rejimi altında kadınlar Sayı 36, Ağustos 2010

 

Nazi iktidarı kadınları soyun devamını sağlayan bir beden olarak görüyordu... Kadınları “ari ırktan” olanlar ve “aşağı ırktan” olanlar diye ayıran faşist rejim, arı kadınları soyun devamı ile yükümlü kılarken, Yahudi, Slav, siyah, komünist, sakat ve akıl hastası kadınlara kısırlaştırma operesyonları uyguladı. Binlerce kadın zorla kısırlaştırıldı.

Naziler Hitler’in Reich Cumhurbaşkanı tarafından şansölye olarak atanmasından sonra 1933’ün Ocak ayında iktidara geldi. Oysa Almanya’da 1932 seçimlerinde oyların ancak yüzde 33’ünü almışlardı... Hitler iktidarı başlangıçtan itibaren ideolojik propagandasını ulusal güvenlik, milliyetçilik, ırkçılık üzerinden kurdu... Tüm ırkçı ve baskıcı rejimler gibi Hitler rejimi de cinsiyetçiydi.

Irkın gücünü, sağlığını üstünlüğünü tehlikeye soktuğu düşünülen Yahudiler başta olmak üzere Çingeneler, Slavlar, siyahlar, diğer azınlıklar ve akıl hastaları ve sakatlar düşman ilan edildi…

Irksal bozulmanın bertaraf edilmesinde en büyük görev ise ari ırktan olan Alman kadınlarına düşüyordu... Çünkü ırkın devamını sağlayacak onlardı... Nazi imgeleminde başlangıçtan itibaren yukarıda saydığımız ırklara mensup olan kadınlarla, bu ırklardan bir erkekle evlenip onlardan çocuk doğuran kadınlar ve özgürlük isteyen kadınlar “kötü”, “aşağı” kadınlardı.

Ama iyi kadınlar da vardı. Bunlar yüzde yüz Alman ırkına mensup “Volksmutter” yani halkın anneleriydi. Halkın anneleri çok çocuk doğurmalı, uzun süredir gerileyen nüfusun artmasına katıda bulunmalı ve ulusal canlanmayı sağlamalıydılar... “Aşağı” kadınların çocuk doğurması ise engellenmeliydi...

Bu anlayış tarihin en büyük kitlesel kısırlaştırılma uygulamalarını doğurdu. Haziran 1933’te içişleri bakanı rejimin nüfus politikasını açıklarken Almanya’da nüfusun yüzde 20’sinin yani 12 milyon kişinin anne ve babalığa uygun olmadığı tespitini yapıyor, şöyle diyordu: “Sağlıklı neslin sayısını artırmak için kalıtsal olarak uygun olmayanların üremesini önlemek birinci görevimizdir.”

Daha sonra bu konuda yasa çıkarıldı. Hükümet kontrolsüz üreyen biyolojik olarak aşağı kalıtsal malzemeye sahip insanların üremesini durdurmalıydı. Bunun için ilk anda 400 bin kişinin kısırlaştırılması gerekiyordu. Kısırlaştırılacakların sayısı belli bir zaman diliminde 1.5 milyon kişiye çıkarılacaktı. Kısırlaştırılacaklar arasında sadece aşağı ırka mensup kadınlar yoktu, Alman anneler de akıl ve beden sağlığı yerinde olmayan kız çocuklarını kısırlaştırılması için hastaneye götürmeye teşvik ediliyordu. Kadınların kısırlaştırılması çok zor ve zahmetli olmasına rağmen fiilen kısırlaştırılan 400 bin kişinin içinde ağırlıklı nüfus kadındı.

Bu amaçla 250 özel kısırlaştırma mahkemesi kuruldu, tıp kurumlarına yasayla, devlet denetimi altında kısırlaştırma adaylarını arama emri verildi. Başlatılan tam bir cadı avıydı. Ama bu uygulama karşısında kadınlar kısırlaştırmaya direnmişler ve “protesto gebelikleri”ne başvurmuşlardı. Bunun için kısırlaştırmadan hemen önce hamile kalıyorlardı...

Ari ırktan olmayan kadın bedenine yönelik bu tür saldırılar, kısırlaştırılma çalışmalarıyla sınırlı kalmadı. Yahudi, Slav, Çingene kadınlar çocuk doğuranlar olarak katliama da maruz kaldılar. Kaynaklar ilk gezici gaz odalarının Yahudi kadın ve çocuklara uygulandığını yazıyorlar.

 

Erkeklere iş kadınlara ocak başı

“Anne ve kadın” imgesi Nazilerin dişi cins görüşünün merkezinde yer alıyordu ama burjuvazinin en saldırgan kesiminin iktidarı olarak da tanımlayabileceğimiz faşizm, Hitler ve SS’ler istediği için gelmedi elbette, bunun ekonomik temelleri vardı. Kadın istihdamı politikası da bu ekonomik temellere uygun olarak şekillendiriliyordu. İktidara gelmeden veya iktidarlarının ilk yıllarında, ekonomik kriz, işsizlik had safhadaydı… O dönemde kadınların dışarıda çalışmasına sıcak bakılmıyordu…

Hatta daha sonra Hitler’in kurdurduğu kadın örgütlerinden birinin başına geçen Elsa Walter 1930 yılında Hitlere yazdığı bir mektupta (*)Alman kadının eşitliğe dair hırslarını sağlıksız gördüğünü söyledikten sonra kadının yaşam mücadelesinde çocuklarının annesi ve sadık bir eş olarak erkeğin yanında yer alması gerektiğini iddia ediyordu. Ona göre dışarıda çalışmayı savunan kadın hareketi yanlış yapıyordu.

“Günümüzde pek çok kadın ve genç kız, özel veya kamusal alanda büro işlerinde çalışmaya devam etmektedir. Ortalıkta işsiz ve aç gezen tüccar hizmetli ve memurların sayısının bu denli fazla olmasının nedeni budur. Bizim için canını dişine takanlar şu anda sokakta aç ve işsiz geziyorlar.”

Kadınların erkeklerin işini elinden aldığı söylemi sizlere herhalde yabancı gelmiyordur. Walter “erkeklere ağır işleri, kadınlara ocak başını” öneriyordu.

2. Dünya Savaşı öncesinde savaş sanayiine yapılan yatırımlar nedeniyle, savaş sırasında da erkeklerin savaşa gitmesi sonucunda, ciddi bir emek kıtlığı yaşandı. O zaman kutsal ailenin sürdürülmesi ideolojisi kendini büyük Almanya’nın inşası ve korunması söylemi için Alman kadınlarının daha fazla çalışıp fedakârlıkta bulunması söylemine bıraktı. Öyle ki çocuklu kadınların çalışmasına hiç te sıcak bakmayan ideolojik yaklaşımlara rağmen, 1939’da çalışan kadınların yüzde 24’ü çocuklu kadınlardan oluşuyordu. Çalışan kadınların yarısından fazlası ise evliydi. Önemli miktarda bir kadın nüfusu ise kayıtdışı çalışıyordu.

Hatta kadın çalışmasını teşvik için “Gebe Kadınları ve Ev Dışında Çalışan Genç Anneleri Koruma Yasası” çerçevesinde 1942’de devlet çocuk bakımı olanakları sağlamakla yükümlü kılındı.

Ama ikinci sınıf ilan edilen halkların kadınlarına yönelik tutum bu konuda da farklıydı. 2. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’dan ve işgal altında bulunan diğer ülkelerden 2.5 milyon kadının savaş sanayinde çalıştırılmak üzere Almanya’ya getirildiğini yazıyor tarih kitapları, bu kadınların emeği “ırksal değerleri” düşük olduğu için köle emeğiydi.

Kadının doğuran bir beden olarak görülmesi ve kadın çalışması arasındaki ikilem savaş sırasında uygulanan zorunlu çalışma uygulaması kapsamında ilginç bir direniş biçimini ortaya çıkardı.

1939 yılında çalışan kadınlara özellikle de işçi sınıfından kadınlara, savaş ekonomisi acilen ihtiyaç duyduğu için gebe olmadıkları sürece işten ayrılmaları yasaklandı. Gebe anneler ve genç anneler 1943’te başlayan zorunlu çalışmadan da muaf tutuldular. 1939-1941 yılları arasında çalışan kadınların sayısının 500 bin kadar azaldığı Almanya’da bir bebek patlaması yaşandığı söyleniyor... Yani çok sayıda Alman kadın savaş için çalışmak yerine bebek sahibi olmayı tercih etti.

Kadınlar yaşam tarzlarına müdahaleleri her zaman boynu bükük karşılamadılar. Örneğin 1938 yılında çıkarılan bir yasada eşlerden birinin “kalıtsal hastalığı bulunması, kısır olması” halinde istek üzerine boşanmaya izin verildi… Bu yasa kadınların özellikle de yaşlı kadınların protestolarına sebep oldu.

Hitler’in kadınlara yönelik politikaları ırkçı ideolojileri temelinde şekillenmişti... Bazı fanatik hayranlar dışında, bu ideoloji tüm kadınları ikna edemiyordu şüphesiz. Kadınlar erkek egemen Nazi Partisine başlangıçta hiç ilgi göstermediler… Fakat Naziler kadınları da işin içine çekmek için kadın örgütleri kurdurdu. Bunlardan “Nasyonel Sosyalist Kadınlar Birliği” 1931’de kurulmuştu. Önceleri üye sayısı çok azdı. Sonraları üye sayısı artmasına rağmen aktif çalışan kadınların sayısı oldukça düşüktü. Bu örgüt daha sonra “Alman Kadınlar Örgütüne” dönüştü. Kadınlar başlangıçta bazı konularda kararlarını kendileri alıyorlardı. Ama sonraları doğrudan partinin emirlerine yerine getirir hale geldiler... Hatta belli bölgelerde başkanlar da erkek oldu...

Ya direniş? Her zaman direnenler vardır. Hitler rejimi sırasında Almanya’daki kadınlar sol örgütler içinde yer aldılar dolayısıyla rejime karşı direndiler, kendi hayatlarına yönelik müdahalelere de zaman zaman seslerini çıkardılar. Kadın tarihçiler kadınların direniş biçimlerinin zulüm kurbanlarını saklamak onları desteklemek biçiminde geliştiğini söylüyorlar. O nedenle bu tür bir sesiz direniş kayıtlara geçmedi, geçemedi…

 

• Hitler'e Mektuplar- Bir halk diktatörüne yazıyor- Eberle Henrik, Aykırı Yayıncılık, İstanbul 2010



İlk matematikçi bilim kadını: Hypatia Sayı 37, Aralık 2010

 

İskenderiye’de doğdu, matematik, astronomi ve yıldızların konumu üzerine eserler yazdı. İskenderiye Üniversitesi’nde felsefe ve astronomi üzerine dersler verdi. 45 yaşındayken, inançsız olduğu gerekçesiyle işkenceyle öldürüldü. Geriye arkadaşlarına yazdığı mektuplar kaldı...

Hypatia, (370-415) kadın düşmanlığı ile sarmalanmış Aristotelesci felsefenin geçerli olduğu bir dönemde doğdu. Kadınların erkeklerle aynı zihinsel yeteneğe sahip olmadığı, hatta olamayacağını söyleyen Aristo’ya inat, babasının da desteğiyle ünü imparatorluğunun sınırlarını aşan bir matematikçi ve felsefeci olabildi. Öklid ve Batlamyus da dahil olmak üzere çeşitli popüler eserler üzerine yorumlar da yazdı. Gök cisimlerinin konumu tablolarını derledi, matematik ve astronomi üzerine kitaplar yazdı.

Tarihte matematikle uğraşan ilk bilim kadını olan Hypatia, o zamanların üniversitesi olarak kabul edilen İskenderiye’deki (Alexandria) üniversitede felsefe ve astronomi dersleri verdi. Aritmetik alanında 13 ciltlik eser yazdı. Galileo’dan yüzyıllar önce astronomi aleti usturlabı da keşfetti. Ancak ne felsefede ne de bilim tarihinde 1500 yıl boyunca adı geçmedi.

45 yaşındayken, dini otoriteye karşı geldiği, inançsız olduğu gerekçesiyle, hristiyan din adamı Crillo’nun emriyle bağnaz bir dinci grubun saldırısı sonucu vahşice öldürüldü, vücudu caddeler boyunca sürüklendi, işkenceyle derisi yüzüldü, parçalanarak yakıldı. Hınç o kadar büyüktür ki, cesedinin parçaları Caesareum Kütüphanesi’ne serpiştirilmeye kadar gitti.

Hypatia 370 yılında, Romalıların hükmünün sürdüğü bir yer olan bugünkü Mısır’ın sınırları dahilindeki İskenderiye’de doğdu. İskenderiye, dönemin entelektüel ve kültür hayatının merkeziydi. Burada birçok bağımsız okul ve büyük bir kütüphane de vardı: İskenderiye Kütüphanesi bunlardan en önemlisiydi.

Hypatia, filozof babası Theon’un izinden gitti. O da filozof oldu. Platon’un kurduğu okulda felsefe, matematik ve astronomi derslerini verdi. Pisagor felsefesini benimsedi. Babasının eserlerine katkıda bulundu. Hypatia, babasıyla ve Platon’un görüşlerini izleyen birçok kişiyle birlikte çalıştı. 400’de bu okulun maaşlı yöneticisi oldu.

Sayı teorisi ve gezegenlerin hareketleri hakkında, konik kesitleri de kapsayan konular başta olmak üzere, matematik, astronomi ve felsefe alanlarında eserleri yayınlandı. Roma İmparatorluğu’nun çeşitli yerlerinden çizimleri aranan bir hoca oldu. Dönemindeki kadınların giysilerinden ziyade, bir felsefeci gibi giyindi.

 

Kadınlara kapalı kapıları açtı

Kadınlara kapalı olan kapıları engin hitabet gücü ve bilgisiyle açmasını bildi. Olağanüstü zekası ve sağlam karakteri herkesin kendine saygı duymasına ve hayran olmasına yol açtı. Erkeklerin toplantılarına katılmaktan ve yöneticileri eleştirmekten çekinmedi.

Cebirde rafine denklemleri ve keşfettiği usturlabla, astronomide yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesini ve özellikle çeşitli problemlerin grafik yöntemlerle gösterilmesini sağladı.

Hypatia’nın hunharca katledildiği dönem, pagan felsefenin sona erdiği, hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir dönemdi. İmparator Konstantin, 312 yılında hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmişti. Ancak diğer dini olmayan gruplar uzunca bir süre varlığını sürdürmeye devam edecekti. Daha sonra dini sekterlik artınca neoplatonizm olarak bilinen Pisagor felsefesi güçlenmişti. İşte bu durum özellikle din adamlarınca pek istenmedi. Bu felsefe, İsa’nın öğretilerinin rakibi olarak görüldü. Gezegenlerin konumlarını önceden haber vermek tanrının tabiyatına karşı bir duruş olarak görüldü, eleştirildi. Sürekli değişen ortamda matematikçiler dışlanıldı. Hristiyanlığın bu bağnaz dönemi İskenderiye kentini de etkiledi.

Hypatia, matematik hocasıydı, felsefe ve astronomi üzerine dersler veriyor, bu konularda eserler yayınlıyordu. Üstelik tüm bunları bir kadın olarak yapıyordu. Yaşadığı şehirde kamusal bir aktör olarak söz sahibiydi. Dönemin yöneticileri ve din adamları üzerinde etkisi büyüktü. Ancak hristiyanlığı kabul etmemişti. Bir pagandı. Yeni Platonculuk akımına dahildi. Deneysel bilim hakkındaki görüşleri bazı din adamlarınca onaylanmıyordu. Din adamı, başpiskopos Theophilus, Hypatia’yı onaylamamakla birlikte, ona tahammmül etmeyi bilen birisiydi, öldüğünde yerine geçen yeğeni Cyril, amcasından çok farklıydı. Hypatia aynı zamanda vali Orestes’in yakın arkadaşıydı. Hypatia’nın vali üzerindeki etkisi ortadan kaldırılmalıydı.

Hunharca öldürüldüğü tarihten itibaren doğa bilimleri ve matematik İskenderiye’de gerilemeye başlayacaktı. Bu dönem, karanlık çağların başlangıcı olarak sayıldı. Hypatia’nın öğrencileri İskenderiye’den matematiğin bu tarihten sonra gelişeceği şehir olan Atina’ya kaçtılar.

İskenderiye’de onun yönettiği okul, ondan sonra da Arapların kenti işgal edeceği 642’ye değin devam etti. İskenderiye Kütüphanesi Araplar tarafından yakıldığında Hypatia’nın eserleri de kül oldu, yok edildi. Ondan geriye sadece bazı arkadaşlarına yazdığı bir iki mektup kaldı.


İskenderiye Kütüphanesi

İskenderiye Kütüphanesi insanlık tarihinin önemli eserlerinden biridir. Eski kaynaklar, burada 150 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder.

Kütüphane, M.Ö. 3. yüzyılda, Mekedonyalı Büyük İskender’in kurduğu İskenderiye kentinde, İskender’in komutanlarından Lagos’un oğlu Ptolemaios tarafından inşa ettirilmiştir. Ptolemaios, burada kendi krallığını ilan ettikten, 300 yıl sürecek olan Ptolemaios hanedanını kurduktan sonra, Mısır’ın eski kurallarını, gelenekleri benimsemiş hatta Mısır hükümdarlarının lakabı olan firavun unvanını da almıştır. İskenderiye kenti bu hanedanlığın en önemli merkezi olmuştur. Burası baştan başa onarılıp genişleterek o devrin en meşhur hem siyasi hem de kültürel başkenti haline getirilmiştir. İşte bu nedenle, burada saray civarında bir müze ve buna bağlı olan bir kütüphane açılmıştır. Müzede o devirde bilinen bütün ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği yer almıştır. Ayrıca botanik bahçesi ve bir de rasathanesi vardı. Otopsi yoluyla insan vücudunun incelenmesi için bir anotomi salonu da açılmıştı. Bir araştırma merkezi gibi hizmet veren çeşitli binalara sahiptir. Kimya, fizik, astronomi, matematik, felsefe, edebiyat, fizyoloji dallarında çeşitli okullar açılmıştı. Hypatia işte bu okullarda matematik, felsefe ve astronomi konularında ders vermiş, hatta bu okullardan birinin yöneticiliğini de yapmıştır.

Müzenin en önemli bölümü kütüphanesiydi. Kütüphanenin müdürü, bulabileceği her yazılı eseri alma yetkisine sahipti. Mısır’a giren her kitabın burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, kitabın aslı ise kütüphanede kalırdı. Bir taraftan da yurt dışına gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi. Böylece, o zamana kadar birçok bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkûm durumda olan eserler emin bir yerde toplanmış oldu.

 

Yerle bir edildi

Kütüphanenin yıkılışı hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bir kanı kütüphanenin, fanatik görüşler nedeniyle, antik pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hristiyanlar tarafından yakıldığı yönündedir. Bu görüşe göre 391 yılında Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hrıstiyanlara verdi. Burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı. Hristiyanlar bunu bir alay konusu yaptılar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık bulunan putperestleri kızdırdı ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıktı. İki taraf çarpıştı, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirildi. İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu bölge yerle bir edildi. İmparator I. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hâlâ neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok oldu. Diğer bir görüş ise kütüphanenin Araplar tarafından yıkıldığını iddia eder.



Osmanlı hareminin gerçek yüzü Sayı 38, Şubat 2011

 

Son günlerde televizyonda “Muhteşem Yüzyıl” isimli bir dizi izliyoruz. Bu diziyle birlikte harem ve haremdeki kadınların yaşamı tekrar gündemi işgal etmeye başladı. Ancak yapılan tartışmalar eski kalıp bilgileri yineleyen, önyargıları devam ettiren bir içerik taşıyor. Bu sayıyı bu konuya, Leslie P. Peirce’in Harem-i Hümayun adlı kitabından da yararlanarak ayırmak istiyorum.

16. yüzyıl, Osmanlı hanedanından kadınların siyasal nüfuzlarının arttığı bir dönemdir. Bu dönem, Kanuni’nin tahta çıktığı 1520’den itibaren Hürrem Sultan’la, daha sonra oğlu II. Selim ve onun karısı Nurbanu Sultan'la hız kazanmış, Kösem ve Turhan sultanlarla devam etmiştir. Harem-i Hümayun’un ve sultan kadınların politik nüfuzlarının artışının imparatorluğun yıkılışına yol açtığını düşünenler bile olmuştur. Oysa sultan ailesinden kadınları, aynı hanedanın erkekleri gibi, güçlerini aile dinamiği bağlamında kazanmış ya da kaybetmişlerdir. Erkeklerinkine paralel bir statü ve otorite ilişkisi geliştirmişlerdir. Kadınlar hükümet idaresi üzerindeki nüfuzlarını artırabilmelerini büyük ölçüde sultan ailesi içindeki statü ve otorite biçimlerinin değişkenliğine borçludurlar.

 

Bir kurum olarak harem

16. ve 17. yüzyıllarda imparatorluk sarayının hükümet merkezi olarak önem kazanmasıyla, kadınlar hem padişaha fiziki olarak daha yakınlaştılar hem de kendi nüfuz alanlarını örebilme fırsatına daha çok sahip olabildiler. Harem dairesi, sultan ailesinin ikametgâhı olmasının ötesinde, hiyerarşik yapıda disiplinli bir eğitim kurumu halini de aldı. Bu işlevi Osmanlı yönetici elitleriyle düzenlenecek evliliklerin başarısı ve hanedanın üreme politikası açısından da önemliydi. Kadınlar Osmanlı hanedanının üreme politikasında hayati önemdeydiler. Osmanlı hanedanının sürdürülmesi, padişahın kişi olarak karşılaşabileceği politik tehdidin azaltılması, dış politikada gayri resmi diplomatik görevler gibi konuları da üstlenmişlerdi. Cariyelikten daha yüksek makamlara yükseltilen az sayıdaki kadın, o dünyada büyük itibar ve nüfuz sahibi olsalar da, haremi dış dünyadan ayıran sınırı çok seyrek aşıyorlardı.

Özellikle valide sultanlar, hanedanın imajının yaratılmasında, hükümranlığın değer verdiği özellikleri yaşatmakta hayati roller üstlenmişlerdi. Adalet, dindarlık ve cömertliğin yaşayan simgeleri gibiydiler: Tebaanın bağlılığını kamçılayan saltanat törenleri ve alaylarına katılmak, hayratları, vakıfları, kültürü himaye etmek, görkemli binalar yaptırmak… Üstelik yaşça küçük ya da akli dengesi bozuk oğullarına naiplik yaptıklarında Osmanlı ordusuna şahsen komutanlık etme dışında her şeyi yapıyorlardı.

Saraydaki güç dağılımı sadece erkek/dişi ikiliğinde değildi, cinsellik ve otorite üzerinde gelişmiş yapılar da vardı: Kuşak farkı bunlardan biridir. Gençler, hem erkek hem de dişi yaşlılara tabiydiler. Genç ve aktif kuşağın cinsel faaliyeti yaşlı kuşak tarafından kontrol ediliyordu. Cinsellik sonrası yaşlı kadınlar sadece kadınlara uygulanan birçok kısıtlamalardan kurtuldukları gibi, erkeklerden saygı da görüyorlardı.

Sultanın otoritesi yönetici elitleri kontrol altında tutabilmekten ve onların ihtiyaçlarını karşılayabilmekten geçiyordu. Hizipler ustalıkla idare edilmeli, herhangi bir politik grubun iktidarı tekeline alması önlenmeliydi. Hanedana atanan görevlilerin kontrolü hayati önemdeydi. Bu yüzden bu görevlilerin sultan ailesi içinden evlendirilmesi, bağlı haneler oluşturulması gerekiyordu. Kadınlara bu hükümranlık işlerinde anahtar roller verilmişti. Bu kontrol, sadece yönetici elitleri değil, şehzadeleri de kapsıyordu. Şehzadenin annesi, oğlunu siyasi rakiplerinden, hatta, padişah babasından gelecek tüm tehlikelerden koruyan en önemli varlıktı. Zira, kardeş ve oğul idamları, taht kavgaları bahane edilerek sıklıkla yaşanabiliyordu.


HÜRREM SULTAN (1506 - 1558)

Hürrem Sultan, bir Osmanlı padişahı ile evlenmiş ilk yabancı kadındır. Aynı zamanda sonraki padişah II. Selim’in de annesidir. Alexandra adıyla Lehistan Krallığı'nda, bugünkü Polanya’da 1506 yılında doğdu. 20 yaşındayken Tatar akıncılar tarafından kaçırıldı, Kırım Hanlığı’ndan sonra Osmanlı sarayına köle, cariye olarak getirildi. Osmanlı padişahı I. Süleyman’ın (1495-1566) (Kanuni Süleyman) önce cariyesi, daha sonra nikâhlı eşi oldu. İsmi neşeli kişi anlamına gelen Hürrem olarak değiştirildi. Bu ismin Avrupa dilindeki çevirisi Roxolena idi. Değişen sadece ismi olmadı, dini de değişti, Müslüman oldu. Bir kız, dört oğlan çocuğu doğurdu. Kızı Mihrimah Sultan, Vezir-i Azam’la bir ittifak oluşturmak amacıyla, Vezir-i Azam Rüstem Paşa ile evlendirildi, En büyük oğlu Mehmet Şehzade tahta çıkamadan öldürüldü. İkinci oğlu Selim (II. Selim) tahta çıktı. Diğer çocukları Beyazıt ve Cihangir Şehzadelerdir. Hürrem Sultan saraya geldiğinde Kanuni’nin ilk görev yeri olan Manisa’da şehzade iken birlikte olduğu, ancak evlenmediği Mahidevran Sultan’dan Mustafa isimli bir oğlu vardı. Mustafa zamanla çok sevilen bir şehzade haline geldi. Mustafa’nın Kanuni’den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak Kanuni, yeniçeriler tarafından çok sevilen 38 yaşındaki oğlu Mustafa’yı, kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla öldürttü. Hürrem Sultan’ın Kanuni’yi bu kararda etkilediği inancı yaygındır. Ancak önceki padişahlar gibi Kanuni’nin de daha şehzade iken babasına, kendisinin onun tahtı için bir tehlike oluşturmayacağı güvencesini verdiğini unutmamalı. Yani iş taht kavgasına gelince olay kadınların iktidar ya da etkinlik alanı kurmalarının çok daha üstünde, padişahın var olma meselesidir.

Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem Sultan, İran Savaşı'nı destekledi. Osmanlı’nın Ruslar ve Lehler’le barış içinde yaşamasını sağladı. Bu doğrultuda bir diplomat gibi rol aldı, elçilerle ve kraliçelerle ilişki geliştirdi. Geçmişinde Hıristiyan bir köle olması, padişahın kendisine düşkünlüğü ve kararlarını onunla paylaşması gibi etkenler yüzünden halk arasında pek sevilmedi. Bir kadının devlet yönetimi hakkında düşünmesi, etkili olması pek kabul edilebilir bir şey değildi. Padişahın ve imparatorluğun yönetim katında yapılan tüm olumsuzlukları ona mal etmek çok kolay oldu. Çeşitli imar faaliyetlerine katılması, vakıflar kurması ve camiler yaptırması bu durumu değiştirmedi. Ayasofya Camii civarında yardıma muhtaç ve fakirlerin karnını doyurmak için bir mutfak yaptırdı. İstanbul’da günümüzde onun adıyla anılan Haseki semtinde, Mimar Sinan’a Haseki Külliyesi’ni yaptırdı. 1538-1550 yılları arasında inşaatı tamamlanan külliyenin içinde bir hamam, medrese ve hastane bulunmaktadır. Günümüzde Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak tanınan bu hastane Türkiye’de kesintisiz hizmet vermekte olan en eski hastane olma özelliğini taşır.

Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman’dan 8 sene önce, 52 yaşındayken öldü. -Kanuni 71 yaşına kadar yaşayacaktır- Sakat oğlu Cihangir’in tedavisi yüzünden saraydan, İstanbul’dan hiç ayrılmadı. Babası ve diğer rakipleri tarafından öldürülmesini büyük ustalıkla önlediği oğlu II. Selim’in tahta çıkışını göremedi. Süleymaniye Camisi Külliyesi içinde kendisi için yaptırılan türbeye gömüldü. Türbenin iç duvarları bir cennet bahçesini tasvir eden İznik çinileriyle kaplıdır.

Hürrem Sultan Avrupa’da, modern Türkiye’de ve batıda birçok resim, müzik ve bale gibi tarihi çalışmalara konu oldu. Joseph Haydn’in 63. Senfonisi bunlardan biridir. Hürrem Sultan’ın doğduğu yer olduğuna inanılan Uk-
rayna’nın Rohatyn kentinde bir Hürrem Sultan anıtı bulunmaktadır. 2007 yılında, Ukrayna’daki bir liman kenti olan Mariupol’daki Tatarlar Hürrem Sultan’ın onuruna bir cami açmıştır.



Meksikalı kadınların ve emekçilerin fotoğrafçısı Sayı 39, Mayıs 2011

 

Meksika'nın önemli fotoğrafçılarından olan Tina Modotti, 20. yüzyılın ilk yarısında, sanat ve politikada önemli hareketlerin zirve yaptığı dönemde yaşadı. Devrimin, devrimcilerin ve kadınların fotoğraflarını çekti.

İtalya’da doğdu, orada büyüdü, ama 20 yaşına girdikten sonra, 1923 yılında geldiği başka bir ülkenin, Meksika’nın sanatçısı oldu. Dönem, devrimlerin dönemiydi. Meksika ise Kübalı, İspanyalı, İtalyalı devrimcilerin uğrak yeriydi. Devrim sonrası Meksika’nın dünyaya tanıtılmasında onun önemli payı oldu. Politik sığınmacılara destek oldu. Başka ülkelere uğrasa da, hep bu ülkeye bağlı kaldı. 46 yaşında ölene değin objektifinden Meksikalı kadınları, emekçileri, yoksulları dünyaya tanıttı. Politikayla ilgilendi, komünist partiye katıldı.


İtalya’da zor yıllar ve ABD’ye göç

Tina, Kuzey İtalya’da Udin kentinde 1896'da doğdu. Yaşamının daha ilk yıllarında sosyal eşitsizliği deneyimledi. 1910 yılında Amerika’ya göç eden babasının ardından, ailenin tüm sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı. 14 yaşındaydı. Beş kardeşi vardı. Bir ipek fabrikasında çalışmaya başladı. Babalarının yokluğunda çok daha yoksul olmuşlardı. Fabrikada geçen üç yıldan sonra, zorlukla temin ettiği yol parasıyla San Francisco’ya göç etme imkânı ortaya çıktı. Orada İtalyan göçmenlerin yaşadığı bölgede, bir dikim evinde iş buldu. İki yıl dikişçi olarak çalıştı. 20 yaşındayken etkileyici güzelliğinin fark edilmesi, giyim sektöründe model olarak çalışmasına yol açtı. Bu arada tiyatrolarda oynamaya başladı. Aşık olacağı ve evleneceği Amerikalı şair ve ressam kocasıyla bu sırada tanıştı. 1918’de birlikte gittikleri Los Angeles’ta, dönemin sanat çevrelerine girmeleri pek güç olmadı. Hollywood filmlerinde oynamaya başladı. “Kaplanın Postu” adlı sessiz filmde baş rolü oynadı. Siyasetle ve edebiyatla ilgilenmeye başladı. Bulduğu ne varsa okudu. Güzelliği ve kararlılığı dikkatlerin üzerine çekilmesine yol açıyordu. Bu arada eşini kaybetti. onu kaybettikten sonra, Weston'un da cesaretlendirmesiyle fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Daha sonra duygusal bir ilişki yaşayacağı tanınmış Amerikalı fotoğrafçı Edward Weston’a modellik yapmaya başladı. 1923'te, sanatsal ve politik etkinlik açısından oldukça hareketli bir dönem yaşayan Meksika’ya birlikte gittiler. Burada fotoğraf sanatında kendi üslubunu oluşturan eserler verdi, sergiler açtı. Fotoğraflarındaki özneleri toplumsal bağlam içine oturttu.

 

Frida Kahlo'nun dostuydu

Tina’nın fotoğrafçılığı yanında politik kimliği de Meksika’da netleşti. Dönemin muhalif hareketlerinin faal bir üyesi oldu. El Machete gibi radikal bir yayına ve Uluslararası İşçi Yardımı ve Anti-Imperialist League gibi uluslararası örgütlerle katıldı. Dergi için fotoğraf çekti. Diego Rivera ve Frida Kahlo’nun dostu oldu.

Tutkulu ve inatçı bir kadındı ve bunu sadece özel hayatında değil, dahil olduğu siyasal harekette ve fotoğrafçılık mesleğinde de gösterdi. Bütün bunları bir kadın olarak yapmaya cesaret etmişti. Bunun bedeli kendine çeşitli vesilelerle ödetildi. 1927'de Meksika Komünist Partisi'nde yaşamında çok önemli rol oynayacak olan faşizm karşıtı iki devrimciyle tanıştı: Vittorio Vidali ve Julio Antonio Mella. Vidali, Komünist Parti'nin öncü konumdaki örgütlerini yeniden yapılandırması için Meksika’ya gönderilmişti. Mella ise, Küba'da Gerado Machado'nun diktatörlüğünde gönderildiği hapishanede başlattığı ayaklanmayla ünlenen bir devrimciydi. Mella tanışmalarından birkaç ay sonra sokakta birlikte yürürken öldürüldüğünde, cinayetin sorumluluğu üstüne atılmak istendi. Ardından Meksika başbakanına düzenlenen suikasta karışmakla suçlandı. Tutuklanması hapse girmesi ve 1930’da Meksika’dan sınır dışı edilmesi onun için tam bir hayal kırıklığı oldu. Avrupa’ya gitti. Bir süre Berlin’de kaldı. Oradan, Vidali’nin davetini kabul ederek Sovyetler Birliği’ne geçti. Moskova’da Sergei Einsenstein ve Aleksandra Kollontay ile tanıştı. Burada kendini tümüyle siyasal etkinliklere verdi. Lenin'in baş kalemi ve International Red Aid'in başındaki Yelena Stassova ile tanıştı. Çeviri yapmaya başladı. Daha sonra Faşist İspanya ve İtalya’da siyasi tutukluların savunulması için kullanılacak fonları teslim etmek üzere pek çok kez bu iki ülkeye gizli görevle gönderildi. Tina’nın gözü pekliği ve serinkanlılığı bu görevi başarı ile yürütmesinde etkili oldu. 1933'de Red Aid Örgütü'nün Yönetim Kurulu'nda göreve getirildi.

 

Fotoğrafları hâlâ sergileniyor

İspanya'daki iç savaş döneminde de aktif rol aldı. Bir Kızılhaç hastanesinde hemşirelik yaptı. Ayuda adlı haftalık gazetede yazıları yayımlandı. 1939'da İspanya'dan ayrılmak zorunda kalınca New York'a gitmek istedi ancak ABD'ye girişi kabul edilmedi. 1939’da sahte kimlikle Meksika’ya döndüğünde yapayalnız ve yoksuldu. Burada uzun çabaların sonunda 1930'daki sürgün kararını geçersiz kılmayı başardı. Meksika'da büyük bir değişim yaşanıyordu. Devrim rüzgarları durulmuştu. Aynı yıl, Nazi-Sovyet Saldırmazlık Anlaşması'nın gerçekleşmesi Tina'nın Komünist Parti'ye olan inancını çok sarstı. Eski arkadaşlarının çoğundan uzak durmayı seçse de Meksikalı sürgünlere yardım etmeyi sürdürdü. 1941’de Meksika’dan sığınma hakkı aldı. Bir sene sonra 1942’de, öldüğünde henüz 46 yaşındaydı.

Tina Modotti’nin geride bıraktığı fotoğraflar dönemin Meksika’lı emekçilerini gösteren en önemli görseller olarak hâlâ önemini koruyor. Hayatı hakkında çeşitli kitaplar yayınlandı. Fotografları en önemli galerilerde sergilenmeye devam ediyor.



Her zaman radikal: Aleksandra Kollontay Sayı 40, Eylül 2011

 

Sovyet Devrimi güzel kadınlar ve erkekler yetiştirdi. Bunlardan biri de Kollontay’dı. O, yaşamı boyunca devrime ve kadınlara inandı. Sağlam bir teorisyen olmasının yanı sıra, önemli bir eylem kadınıydı. Ekim Devrimi’nin kadın hakları ile ilgili tüm düzenlemelerinde onun imzası vardı. Ama ne devrim öncesi, ne de devrim sonrası “hayatı hiç de kolay olmadı”

“Aslında yalnızca bir tek hayat değil, birçok hayat yaşadım, hayat kesitlerim birbirinden o kadar ayrıydı. Kolay bir hayatım olmadı. İsveç’lilerin deyimiyle ‘gül bahçesinde’ değildim. Yaşamadığım bir şey kalmadı: Başarılar, korkunç derecede çok çalışma, takdir, kitlelerce sevilme, izlenmeler, nefret, cezaevleri, başarısızlıklar ve temel düşüncemde -kadın sorunu ve evlilik sorunu üzerine- yeterli anlayışı görememem, yoldaşlarla acı farklılıklar, düşünce ayrılıkları, ama aynı zamanda Parti’de -Lenin’in yönetimi altında- uzun yıllar beraber ve uyumlu çalışma… Çevremde her zaman çok arkadaşım vardı. Fakat bir sürü nefret, çekememezlik ve kıskançlık da oldu. Büyük aşkı, ama öte yandan kıskançlığın acı tadını da yaşadım... Her zaman ‘yaşamayı’ bildim ve bugün hâlâ bu yeteneğe sahibim. Ve hayatımda en büyük ve en anlamlı anın hangisi olduğu sorulsa bana, hiç düşünmeden cevaplayabilirim: Sovyet iktidarının ilan edildiği an.”

Yukarıdaki satırlar Kollontay’ın Türkçe’ye Agora yayınları tarafından kazandırılan Birçok Hayat Yaşadım adlı kitabında geçiyor.

Kollontay (1872-1952) çeşitli yayınlarda şu özellikleriyle tanıtılır: Rus komünist devrimci yazar, ilk kadın bakan ve büyükelçi. 1872 yılında Rus toprak soylusu bir baba ile köy kökenli bir anneden doğdu. Dört kardeşin en küçüğüydü. Evde özel eğitim aldı. Yabancı dil bilgisi zengindi. Yaşadığı toplumdaki adaletsizlik ve eşitsizliklere karşı farkındalığı erken gelişti. Özellikle kadınların her alanda özgür ve eşit olması, evlilik kararlarını kendilerinin vermesine inandı. Bu nedenle, ailesinin kararlaştıracağı bir evlilik yerine, tüm itirazlara rağmen mühendislik eğitimi gören yoksul bir gençle, 19 yaşında evlendi. Bir sene sonra oğlunu doğurdu. Eşinden ayrılma kararını verdiğinde yirmi altı yaşındaydı. Aynı yıl, yani 1898’de Zürih’e ekonomi eğitimi görmeye gitti.

Zürih’te eğitimi sırasında radikal fikirlerle tanıştı. Siyasetle ilgisi sadece entelektüel düzeyde kalmadı, politik gruplara katıldı. Marksist teori hakkındaki bilgisini derinleştirdi. Profesyonel devrimci oldu. Ülkesine döndüğünde fabrikalardaki işçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi ve özellikle işçi ücretlerinin yükseltilmesi için mücadele etti. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Menşevik kolunda faaliyet gösterdi. 1915 yılında Bolşevik’lere katıldı. 1917’de Merkez Komiteye seçilen ilk kadın olarak Ekim Ayaklanması yönünde olumlu oy kullandı. Devrimle kadınlara seçme-seçilme ve medeni hakları tanınmıştı. Kollontay devrim sonrasında 1919’da sağlıktan sorumlu bakan oldu. Avrupa’daki ilk kadın bakan olarak tarihe geçti. Kadınlarla ilgili çalışmalar yaptı. 1918’deki Aile Yasası’nın hazırlanmasında aktif rol oynadı. Devrim sonrası yasaların uygulanması ve kadınların topluma entegrasyonunu hızlandırmak için parti hiyerarşisinin her kademesine eşdeğer olarak kurulan Zhenotdel, yani Merkez Komite Kadın Sekreterliği bölümünü, 1920-22 arası dönemde yönetti. Çalışma ve ev işiyle ilgili yasa önerilerinde bulundu. Cehaletin kökünü kazıma ve fahişeliğe son verme kampanyaları gibi eylemlere katıldı. İşçi alımında ve Sovyetlere kabulde kadınlardan yana kotaların uygulanmasını denetledi. Erzak temini, konut ve sağlık konuları, okul ve yetimhanelerin denetimi gibi konularla ilgilendi. Bu arada İşçi Muhalefeti’nin aktif bir üyesi olarak Komünist Parti’nin geniş yetkilerini sınırlamaya çalışıyordu. Hem bu tutumu hem de kitaplarındaki görüşleri yüzünden tepki aldı, bir süreliğine yurdundan uzaklaştırıldı. Ancak verilen görev yine de çok önemliydi. 1922 yılında büyük elçi olarak Norveç’e atandı. Böylece dünyanın ilk kadın büyük elçisi ünvanına da sahip oldu. Diplomasideki görevi 1945’e kadar devam etti.

Kollontay sadece siyasetçi ya da diplomat değildi, önemli bir teorisyendi de. Teorik ve kurgusal birçok kitap yazdı. Türkçe’ye birçok kitabı ve hakkındaki biyografik eserler çevrilmiştir. Kadın Sorununun Sosyal Temeli’ni 1909’da, Aile ve Komünist Devlet’i 1918’de, Yeni Ahlâk ve İşçi Sınıfı’nı 1918’de yayınladı. Kadınların da erkekler gibi cinsel özgürlüğe sahip olması gereği üzerinde durdu. Ona göre sadece sosyalist bir toplumda cinsel ahlâk gelişebilirdi. Marksizm ve Cinsel Devrim adlı kitabında buna değindi. Bu kitap Türkçe’de Bilgi Yayınevi tarafından yayınlandı.

 

Baskı dayanışmayı doğurur

Kollontay, feminizmle Marksizmin bir sentezini önerdi. Ona göre Fourierci ütopyacılıkla birleştirilen Marksizm, feminist hedeflerin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktı. Marks ve Engels gibi Kollontay da burjuva ailenin parçalandığına ve devrimin aile yaşamını yenileyeceğine inanıyordu. Bebel’in eserlerinden, özellikle baskının kadınlar arasında birlik yaratma eğiliminde olduğu düşüncesinden yararlandı. Ancak o bu savların ötesine geçmeye çalıştı. Ona göre devrim sadece bir başlangıç noktasıydı. Sosyo-ekonomik engellerle, ikiyüzlü ahlâka, aşk esaretine baş kaldırdı.

Evliliğin özünün değiştirilmesi gerekiyordu. Evliliği oluşturacak insanların tutum ve davranışları mutlaka değiştirilmeliydi. Sosyalist toplum kurulduğunda orada sağlıklı, özgür, doğal çekiciliğe dayanan evlilikler yer alacaktı. Annelik yeni bir biçim almalıydı, özel bir sorun değil, sosyal bir görev olarak algılanmalıydı: “İşçi devletinin cinsiyetler arasında yeni bir tip ilişkiye ihtiyacı vardır. Bir annenin çocuğuna yönelik dar, dışlayıcı sevgisi genişleyip büyük proleter ailenin tüm çocuklarını kucaklamalıdır. Kadının köleliğine dayanan bozulmaz evlilik yerine, özgür evliliğin, emek kardeşliğinin yükümlülüklerde ve haklarda eşit iki üyesinin karşılıklı aşkı ve saygısıyla güçlenen bir kurumun doğuşunu bekliyoruz. Bireyci, egoist ailenin yerine, herkesin, erkeklerin ve kadınların her şeyden önce kardeş ve yoldaş olacakları büyük evrensel çalışanlar ailesi yükselecektir

 

Eril irade yabancılaştırıyor

Kadınların geleneksel sorumluluklarından kurtulması gerekiyordu. Çiftlerin gelişmesine olanak sağlamak için “mutfak evden ayrılmalıdır.” Bu nedenle, kafeteryalar, gündüz çocuk bakım merkezleri, dispanserler kurulmalıdır. Kadınlar topluluk için çocuk sahibi olmalıdırlar. Ancak çocuk büyütmenin kolektifleştirilmesini savunmadı. Çocukların bir anaokulunda mı, yoksa evde mi büyütülmelerine ebeveyn karar vermeliydi. Ancak genel olarak aşk ruhsal bir değer olarak annelik içgüdüsünden önce gelmeliydi. Kadınlar kendi başlarına insan olarak değerliydiler. Erkeksi/eril irade kadınları yabancılaştırıyordu. Herhangi bir evlilik türünü yalnızlığa tercih eden ve bu yüzden her şeyi aşka bağlamaya iten kadınlar da var olabilmeliydi.

Ona göre etik, siyaset kadar önemliydi. William Reich’tan epey önce, cinselliği sınıf mücadelesiyle ilişkilendirmişti. Şu temel soruları sormuştu: “İşçi sınıfının özsel görevlerinden birine bu kadar affedilmez bir biçimde duyarsız olmamızın nedeni nedir? Cinsel sorunun kolektif çabayı gerektirmeyen “aile işi” alanına ikiyüzlüce havale edilmesini nasıl açıklayacağız? Niçin cinsel ilişkiler ve bu ilişkileri yöneten ahlâk kuralları tarih boyunca sosyal mücadelede sürekli olarak bir faktör değilmiş gibi görülüyor?”

Sovyetler Birliği’nde 1920’lerde Kollontay’ın görüşlerini az kişi paylaştı. Yoldaşları onun düşüncelerini zamansız ve uçarı buldular. Görüşleri henüz ulaşılmamış bir ekonomik ve sosyal alt yapıyı gerektirmekteydi. Bazıları onu öncelikleri birbirine karıştırmak, sınıf mücadelesini ihmal etmek, cinsel anarşiyi sorumsuzca teşvik etmekle suçladı. O anın görevi evli kadınları ve çocukları korumak ve kadınların davasını erkeklere saldırmadan savunmaktı. Zaten Marks ve Engels konuyla ilgili söylenmesi gereken her şeyi söylemişti. George Sandcılık’a dalmanın alemi yoktu.

Sonraki oluşumlar Kollontay’ın korkularını haklı çıkardı. Kadın sorununun kesin olarak çözüldüğü savunularak 1929’da Merkez Komite Kadın Sekreterliği feshedildi. 1920’de kısıtlamasız olarak yasalaşan kürtaj, 1936’da tekrar yasaklandı. Kadınların hem ev dışında hem de evde çalışmalarında bir sorun yoktu. Kadınların sanayi işçisi olarak istihdamı 1928’de % 28.8’di. Bu oran 1940 yılında % 40’a çıktı. Ev dışında enerjik ve çalışkan, ev içinde de müşfik, sakin olmalıydılar. Erkeklerden ayrı yaşamlar yaşadılar. Ev ve çocuklar yeniden kadınların derdi haline getirildi. Kolektif mutfaklar, kreşler kapatıldı. Kadın olarak yüklerinden kurtulmadıkları için eril modele uymak zorunda kaldılar. -Bu durumun sanayileşmeye, kalkınmaya öncelik veren diğer uluslarda da yaşandığını bilmekte fayda var.- 1920’lerin cinsel devrimi eski aile birimini parçalarken, 1930’ların Stalinist tepkisi, geri bir köylü toplumunu çok hızlı bir sanayileşme dayatarak değiştirmek için aileyi yeniden şekillendirdi. İdealist sloganlar ile günlük gerçeklik arasındaki mesafe çok fazlaydı. Bu ise kadınlar üzerinden halledilmeye çalışıldı.

Sovyet deneyiminden kadınlar önemli dersler çıkardılar. Cinsiyet rolleri tanımlanmadan ekonomik özgürleşmenin tuzak olacağını artık biliyor kadınlar. Bu gerçeğin anlaşılmasında yaşanan deneyimler kadar Kollontay’ın sorduğu sorular ve yazdığı kitaplar da etkili ve tüm bunlar güncelliğini hâlâ koruyor.



Yirminci yüzyılın başında ev kadınlığı Sayı 41, Aralık 2011

 

Dünyanın her tarafında sendeleyen ülke ekonomilerinin yükünü her zaman kadınlar taşıdı. İşler kötüye gidince işine ilk son verilenler kadınlar oldu, onları eviçi görevlerine döndürmek için teoriler icat edildi. Ev kadınlığı ideolojisi gazeteler dergiler aracılığıyla, yaygınlaştırıldı.

Kadınları eviçlerine döndürme konusunda bilim de zaman zaman araç olarak kullanıldı. Çeşitli kitaplar yayınlandı, bu düşünceyi destekleyen anketler bile yapıldı. Düzenli aralıklarla yapılan bu anketler ülkelerin kamuoyunda yayınlandı. Belçika, İtalya ve Avusturya’da bu anketlere cevap verenlerin çoğunluğu evli kadınların çalışmasının yasaklayan yasaların çıkarılmasını önerdiler. Kadınlar eve geri dönerse, kadınlar yerine erkekler işe alınmalıydı. Bu durumda erkeklere iki kat ücret bile verilebilirdi. Avusturya bu fikri uygulamaya koydu. Sanayide annelik ödeneğini ödeme zorunluluğu ortadan kaldırıldı. Ancak bunun yerine erkeklere daha fazla ücret vermek zorunluluğu hasıl oldu. Katolik işverenler daha da ileri gitti. Çocuklu kadınlara iş vermeme kararını aldı.

Evli kadınların çalışması genellikle makbul görülmedi. 1929’da İngiltere’de kocanın işsiz ya da sakat olduğu gösterilmedikçe, evli kadınlar işsizlik yardımından yoksun bırakıldı. Almanya’da 1935’te işten ayrılmak isteyen nişanlı kadınlara kredi verilmesi kararlaştırıldı. 1937’de evli kadınlar devlet memurluğundan dışlandı.

Çünkü, iş erkekler içindi, kadınlara sadece aile uygun görüldü. İş yerinden ayrılmanın sorumluluğu kadınlara yıkmak iyi düşünülmüş bir çözümdü. Bu nedenle mutfağa geri dönüş coşkusu kamçılandı. Devreye “eğitimci olarak anne modeli” sokuldu. Yeni bir aile ekonomisi icat edildi. Bunun teorisi ise Taylorizmdi.

 

Eğitimci anne modeli

Taylorizm aslında 19. yüzyılın başında sanayide verimliliği artırmak gerekçesiyle endüstri mühendisi Frederick W Taylor tarafından ortaya atılan bir düşüncedir. Endüstriyel yönetimi bir “bilim” olarak algılayan Taylor’un düşüncesi, fabrikalarda, sanayide bilimsel yönetim teorisi olarak açıklanabilir. Dönemin fabrika yönetiminin idari mekanizmalarını amatör ve ilkel bulan Taylor, işteki yönetimin disipline edilmesi için işçilerin yönetimle işbirliği içinde olmasını, bunun bilim yoluyla, iyi belirlenmiş kanunlar, kurallar ve ilkelerle olabileceğini savunmuştur. Eğitim, işçinin, en etkin biçimde çalışmasını sağlayan önemli bir araçtır. İşyerlerinde daha hızlı tempo ile çalışma, ancak yöntemsel olarak ortak bir standartın getirilmesi ile olabilir. Bu ise iyi bir organizasyon ve yönetimle mümkün olur. İşler pratik kurallar ya da işçilerin yeteneklerine göre değil, bilimsel rasyonel bir şekilde yerine getirilerek, hareket ve zaman prensibine göre fabrikanın üretkenliği arttırılabilir. Taylor’un bu fikirleri 1.Dünya Savaşından sonra birçok ülkede, özellikle de ABD, Fransa, Almanya’da fabrikalarda uygulanmıştır.

20. yüzyılın başında bu düşünce ev işine de uygulandı. Bilimsel yönetimin prensipleri sanayiden evlerin yöntemine kadar her alanda uygulanabileceği düşüncesi giderek gelişti. Fabrikada işe yarayan yöntem, evde de işe yarayabilirdi. Fabrika işlerini yapmanın rasyonel yolu olduğu gibi, ev işlerini yapmanın da rasyonel yolu olabilirdi. Ev işini öğretmek için yeni okullar ve yetişkin eğitim kurumları açıldı. Ev idaresinin nasıl olacağı, kadınların bu konuda nasıl davranacakları, nasıl tutumlu olacakları, israftan nasıl kaçabilecekleri, az gelirle nasıl evin geçindirileceğinin reçeteleri açıklandı. Akılcılaşmış ev işçisi icat edildi.

Ev işini öğretmek için yeni okullar ve yetişkin eğitim kursları açıldı. Bu kurslardan çoğunlukla orta sınıfa seslendi. İşçi sınıfından kadınlara israftan nasıl kaçınılacağı ve eldeki malzemelerle nasıl mucizeler yaratılacağı, yani az bir bütçe ile nasıl idare edilebileceği öğretildi. İşçi erkekler adil ücret için sendikalarda savaşırken, işçilerinin karılarının ev bütçesini sonuna kadar zorlayarak idare etmeyi öğrenmeleri istendi.

Örneğin 1923’te Fransa’daki ilk ev fuarı, orta sınıf evli kadınlar için yeni ev aletlerinin tanıtılmasını sağladı. Kadınlar bu ev aletlerini edinmeli, daha az fakat akıllıca tüketerek ailenin sosyal sermayesinde pay sahibi olabilirlerdi. 1930’larda Almanya’da ev idaresi yarışmaları icat edildi. Kadınlar yeni ev idaresinin tekniklerini öğrenmeye teşvik edildiler. Almanya’da 1934 yılı ev kadınlarının yılı olarak ilan edildi. 1936’da Türkiye’de düzenlenen yarışmanın adı “Ev Kraliçesi” idi. Bu konudaki bilgiye aşağıda yer verilecektir.

 

Türkiye’de akılcı ev kadınlığı modeli

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de de benzer çalışmalar yapıldı. Hem işte hem de evde bu yöntemin geliştirilmesine önem verildi. Kız Enstitülerinin açılması ilk aşamalardan biriydi. Unutmadan Osmanlı imparatorluğu döneminde 1869 yılında açılan kız sanayi mekteplerinin bu okulların ilk örnekleri olduğunu ekleyelim.

1928’den itibaren açılan kız enstitülerinin kuruluş amacı, genç kadınları “ileri bir aile müessesesinin içinde ev işlerini yapmada bilimsel yöntemlere göre bir anne olarak eğitmekti”. Kız enstitüleri rasyonalite, düzen, disiplin gibi fikirlerin gelişmesine katkıda bulunacaktı. Aşçılık, dikiş dersleri öğrencilere Taylorcu verimlilik değerleri doğrultusunda verildi. Dikiş “en iyi tek yol”la ve “standart bir uygulama”ya göre biçimlendirildi.

Bu okullarda yetişen genç kızlar bu fikirleri evlerine taşıyabileceklerdi. 1940 yılına dek Türkiye’nin her tarafında 32 kentte 35 Kız Enstitüsü açıldı. Evlenmiş, çocuklu, yetişkin kadınlar da unutulmadı. Onlar için Akşam Kız Sanat okulları açıldı. Bu okullar kasabalarda da yaygınlaştı. Bu okulların amacı, “Yetişkin kadınlarımıza ileri bir ev ve cemiyet hayatının pratik metodlarını, bilgilerini öğretmek, çocuklarını fenni bir bakımla yetiştirmek” olarak açıklandı. Olgunlaşma Enstitüleri de açıldı. Kadınlar yukarıda sayılan tüm bu okullarda ev idaresi tekniklerini öğrenmeye teşvik edildiler. Türk kadınları işlerini rastgele yapmayacaklardı. Her işin “münasip” bir zamanı vardı. Ev kadını, işlerini belirlenmiş zaman tarifesine uygun olarak yapmalıydı.

 

Ev kadını köşeleri

Okulların programlarında belirtilen tüm bu amaçların desteklenmesi için çeşitli çalışmalar yapıldı. Bu konuda en önemli araç basındı. Türkiye’de dönemin gazetelerinde bu konuda çeşitli yazılar yayınlandı. Gazetelerdeki haberlerden köşe yazılarına dek bu konudaki gündem canlı tutuldu. “Ev Kadını Köşeleri” sıklıkla yer aldı gazete sayfalarında. Ev idaresi yarışmaları düzenlendi. Sonuçlar kamuoyunda paylaşıldı.

Kadınlara yiyecekleri nasıl ve hangi yöntemle pişirecekleri öğretildi. Yemek tarifleri verildi, ev işleri konusunda pratik bilgiler sıralandı. Ev kadınlığı, çocuk bakımı, alışveriş gibi çeşitli konularda kadınların uyması, dikkat etmesi gereken kurallar açıklandı. Ev, aile ve çocuklara ilişkin haberlere yer verildi. Gazetelerde çocuk bakımıyla ilgili köşelerde sadece annelere doğrudan seslenildi. Babalar cinsiyetçi iş bölümünün gereği olarak kapsam dışında tutuldu. Bu tutum günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Kadınların yaşamı aile içinde çizilmişti. Evliliklerine sahip çıkmaları, ailelerine önem vermeleri, çocuklarını kendileri büyütmeleri, evliliklerinde sorun çıkmaması için eşlerini idare etmeleri, onlara karşı gelmemeleri, itaat etmeleri sabırlı olmaları istendi. Çalışan kadın ise pek makbul görülmedi.

2 Nisan 1936 yılında, Tan Gazetesinde bir okurdan gelen soruya verilen yanıtta olduğu gibi, çalışan kadına olumsuz bakıldı: “Çalışan bir kadınla evlenilir mi?” başlıklı yazıda, maaşının oldukça dolgun olduğunu belirten bir erkek, evlenmek istediği kadının da çalıştığını, çalışan bir kadınla evlenirse mutlu olup olamayacağını sormuştu. Cevapta, çalışan kadının evini başkasına bırakmış olacağı gerekçesiyle, evin kaybının kadının kazancından fazla olacağını, bu nedenle kadının çalışmaması şekline bir açıklama yapılmıştı. Bu görüş, “bir erkek, ‘haklı olarak’ karısının vaktinin büyük kısmını dışarıda başkalarının yanında geçirmesini istemez. Bu durum aile bağını zayıflatabilir. Zaten erkeğin maaşı kadından yüksektir. Bir kocanın karısının yalnızca evinde çalışması daha makbuldür.” yargısıyla da desteklenmeye çalışıldı.

Aynı gazetenin 9 Nisan 1936 yılındaki sayısında “Ev Kadını değilim!” başlıklı bir yazıda, bu kez yakında evlenecek olan bir kadın, çalışan bir kadın olarak endişelerine yanıt aramak istemiştir. Kadın okur. ev işi yapmayı bilmediği, bunu nişanlısından sakladığı, nişanlısının maddi durumunun çok iyi olmamasından dolayı yardımcı da tutamayacaklarını, bu yüzden düzensiz bir evde nişanlısının sevgisinin biteceğinden korktuğunu, bu durumda evlenip evlenmeme konusunda kararsız kaldığını yazmıştı. Gelen cevapta verilen tavsiye, işinden ayrılması ve ev kadınlığını öğrenmesi yönündedir. Zira tertipli olmayan bir evde, tatsız yemeklerin bulunduğu bir sofrada ve söküğü dikilmemiş bir cekette kocanın sevgisi sona erebilir. Yardımcı tutmaya da gerek yoktur. Bunun yerine, okur işinden izin alıp en kısa zamanda ev kadınlığının öğretildiği Kız Sanat Okullarından birine gitmelidir!

 


Ev Kraliçesi Müsabakası

Tan gazetesi tarafından düzenlenen “Ev Kraliçesi Müsabakası”yla ilgili duyurular, bilgiler, röportajlar ve fotoğraflar gazetenin sayfalarında ayrıntılarıyla yer almıştır. 21 Mart’ta 1936’da başlayan ve 23 Nisan’da sonuçları açıklanan bu yarışmanın düzenleniş amacı, ev kadınlığını teşvik etmek ve onlara ev sevgisine kuvvetlendirmek ve onları ev kadınlığının incelikleri konusunda sınavdan geçirmek olarak ifade edilmiştir:

“Tan Gazetesi, Güzide Türk kadınlığı arasında ev sevgisini daha ziyade kuvvetlendirmek maksadı ile, Türk kadınlığını, hem varlığının asıl manasına bağlayan ev kadınlığına ait bütün sahalarda teşvik etmek, hem de kıvrak ve zeki ellerinin bütün kabiliyetlerine bir tecelli fırsatı vermek için bu müsabakayı tertip etti.”

“Ev Kraliçesi” yarışması aile ve ev bağının kuvvetlendirilmesine katkıda bulunacaktır. Zira kadınlar evdeki düzeni sağlayan aileyi ve evliliği ayakta tutan, kendilerini çocuklarını en mükemmel şekilde yetiştirmeye adayan, devletin bekasını temel almış anneler olarak tanımlanmışlardır.

İki ay süren bu yarışmanın tüm süreci gazete sayfalarında yer almış, kazananlara hediyeler verilmiş, isimleri yayınlanmıştır. Yarışmada kadınların sınav edileceği konular: Biçki-dikiş, yemek pişirme, ev idaresi ve çocuk bakımı alanlarındadır. Sınav yerleri yukarda bahsedilen kadınlık eğitiminin verildiği okullar olan kız sanat mektepleridir. İstanbul’da Üsküdar, Beyoğlu, Selçuk Kız Sanat Mektepleri mekan olarak kullanılmıştır. Yarışmaya 500 kadın katılmıştır.

Kadınlığı ve özellikle ev kadınlığını kadınlara öğretmek ve yurda faydalı olmak düşüncesi her vesileyle vurgulanmıştır. Biçki dikiş imtihanlarına katılan yarışmacılardan biriyle yapılan 26 Mart tarihli “Erkek gibi tabanca kullanmasını bilen bir kadın” başlıklı röportaj bile, bu düşünceyi temel almıştır. İyi bir ev hanımı olduğu ve çocuklarını yurda faydalı bireyler olarak yetiştirmek için çabaladığı belirtilen yarışmacı Nazmiye hanımın ev işleri dışında tabanca kullanmayı bilmek gibi başka meziyetleri de vardır, yazar sözlerini söyle tamamlar: “Bu erkekçe hareketleri, ona kadınlığını unutturamamış; ‘ O, Ev Kraliçesi’ yarışmasının tüm imtihanlarına girecek!”



1 Mayıs ve Emek Mücadelesinde Kadınlar Sayı 42, Mayıs 2012

 

Emekçilerin uzun süreli ve ağır çalışma koşullarının düzeltilmesi için verdikleri mücadelenin tarihi hayli eskidir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, grevci işçilerin işten çıkarılmasına ve ölüme varan baskılara direnme eylemleri 19. yüzyıla damgasını vurdu.

1 Mayıs’ın, işçilerin emeklerinin sömürülmesine karşı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için verdikleri mücadeleyi gösteren özel bir gün olarak kutlanması 1889’da gerçekleşti. Bu tarihte düzenlenen İkinci Enternasyonal’de 1 Mayıs, “birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak ilan edildi.

Türkiye’de 1 Mayıs Kutlamaları:

1905: İzmir’de liman işçilerinin kutlaması.

1911: Selanik’te tütün, liman ve pamuk işçilerinin 1 Mayıs gösterisi ve kutlaması.

1912: İstanbul’daki kutlamalar.

1923: 1 Mayıs’ın yasal olarak “İşçi Bayramı” ilan edilmesi.

1924: Hükümetin kitlesel 1 Mayıs kutlamalarını yasaklaması.

1925: Takrir-i Sükun Yasası ile İşçi Bayramı’nın kutlanmasının Türkiye’de yasaklanması.

1935: 1 Mayıs’ın, “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak kutlanacağının ve bu günün ücretsiz tatil günü olacağının ilan edilmesi.

1976: Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun organizasyonunda İstanbul’da geniş katılımlı 1 Mayıs gösterisi.

1977: Kanlı 1 Mayıs. İstanbul, Taksim Meydan’ında 500 bine varan katılımlı eylemde, göstericilerin üzerine ateş açılması ve izdiham sonucunda 34 kişinin ölümü.

1979: Taksim’in Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından miting alanı olarak kullanılmasına izin verilmemesi. Ancak yine de sokağa çıkma yasağı ilanı, İstanbul sokaklarındaki korsan gösterileri önleyememiştir.

1981: Askeri darbe sonrasında Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 Mayıs’ı resmi tatil günü olmaktan çıkarması.

1996: Taksim Meydanı yasağı devam ettiği için, Kadıköy’de düzenlenen kutlama ve gösterilere 150 bin kişinin katılması. Ancak polis ateşi sonrasında 3 kişinin hayatını kaybetmesi ile başlayan olaylar yüzünden gösterilerin İstanbul’da 2005’e kadar yasaklanması.

2006-2007: Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama girişimleri, gözaltı, yaralanma ve ölüm olayları.

2008’de 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmesi. Ancak Taksim’deki kutlamaların hayli olaylı geçmesi.

2009: 1 Mayıs’ın 28 yıl sonra tekrar resmi bayram olarak kabul edilmesi. Ancak Taksim’e çıkılmasına izin verilmemesi.

2010: 1 Mayıs’ın 140 bin kişinin katılımıyla Taksim’de sorunsuz biçimde kutlanması.

 

Grevlerde kadınlar

1909’da Amerika Birleşik Devletlerinde Kadın Gömlekçilerin Grevi

1909’da Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde “Shirtwaist Grevi” -Kadın Gömlekçilerin Grevi- kadın işçi tarihinde önemli bir yere sahiptir.

1900’lerde Amerika’ya göç etmiş aileler işsizlik ve yoksullukla mücadele etmek zorundaydılar. Göçmen mahallelerinde, çoğunluğu Yahudi ve İtalyan olan, kendileri ve ailelerini desteklemek için hazır giyim sektöründe çalışan bu kadınların sömürüsü her zaman daha kolay olmuştur.

65 saat olan haftalık çalışma saati, bu göçmen kadınlar için 75 saate çıkartılabilmiştir. Yetersiz ücretlere rağmen, iğne, iplik ve dikiş makineleri de dahil olmak üzere kendi temel malzemelerini temin etmeleri kendilerinden istenmiştir. Ayrıca üzerinde çalıştıkları bir giysi zarar gördüğünde parasını ödemek zorundaydılar. İşe geç kaldıklarında para cezasına tabi tutulmuşlardır. Hatta, bazı işyerlerinde kadınlar tuvalete gitmek için ustabaşlarından izin almak zorunda bırakılmışlardır. Bölümler arasına konulan çelik kapılar ise, işçilerin mola alarak işi engelleyebilecekleri gerekçesiyle onların kilitlenmesinde kullanılmıştır.

İşçi kadınlar için koşullar kötü de olsa, uzun saatlerde, ücret düşük de olsa, 1900’lü yıllar onlara başka bir seçenek bırakmamıştır. Bu düzene karşı ilk karşı çıkışlardan biri, 1903 yılında kurulmuş olan Amerika Ulusal Kadın Sendikası Ligi tarafından desteklenen bir grevle gerçekleşmiştir. Bir yıl süren grevin başarı kazanmasında, hem işçi kadınların hem de kadın sendikasının önemli rolü olmuştur.

Bu grevde, kötü fabrika koşullarında ve eşit ve adil olmayan ücretle çalışan göçmen kadın işçilerin sorunları gündeme getirilmiş, şirketler ve işçiler arasında yapılan görüşmeler sonucunda uzlaşmaya varılmıştır. Çalışma haftası 52 saat ile sınırlandırılmış, tazminat ve tatil hakkı elde edilmiş, işverenlerin iş için gerekli tüm araçları temin edeceği açıklanmıştır. Ayrıca bireysel sorunlarla ilgilenecek bir Şikayet Komitesi kurulmuştur.

Size bu konuda bir film önerebilirim. 1909 grevinin liderlerinden olan, 1886 Ukrayna doğumlu, göçmen bir aileden olan Clara Lemlich’i anlatan: Clara Lemlich: A Strike Leader’s Diary (Clara Lemlicih: Bir grev liderinin günlüğü) Film Alex Szalat tarafından 2004’te yapıldı.


1968’da İngiltere’de Dagenham Kadın Grevi ve Eşit Ücret Mücadelesi

1968 yazında, İngiltere’de Dagenham’da Ford fabrikasında, 200’e yakın kadın işçinin, eşit olmayan ücret uygulamasına karşı başlattıkları grev. Bu olay 20. yüzyılda İngiltere’de cinsiyet ayrımcılığının yaşandığını, eşit işe eşit iş mevzuatının uygulanmadığını gösteren önemli bir örnektir.

Olay Ford fabrikasına üretilen otomobil için koltuk kılıfları yapan makineciler arasında bulunan kadınlara erkeklerden az ücret ödenmesi üzerine çıktı. Kadınlar aynı işi yaptıklarından ücret farkının olmamasını istediler. Kendi sendikaları bile, başta sayıları az olduğu gerekçesiyle kadın grevcilere destek vermedi. Kadınları gözden çıkardı, onların hakları yanında durmak istemedi. Bunun üzerine İngiltere’de bir başka Ford fabrikasından 195 kadın daha bu greve katılarak işi bıraktı. Üretimi durdurdular. Ford koltuklar olmadan araba satmayı başaramadığı için kadınlarla anlaşma yapmak zorunda kaldı.

Bu grev dalgaları sonucunda 1970 yılında Eşit Ücret Yasası çıkarıldı. 2010 yılında bu konuyu işleyen “Made in Dagenham” isimli bir film yapıldı. Türkiye’de “Kadının Fendi” olarak gösterime girdi. Ancak burada bir not düşerek filmin Türkçe alt yazısının çok kötü olduğunu belirtelim.



Çocuk eğitiminde çığır açan kadın: Maria Montessori Sayı 43, Temmuz 2012

 

İtalya’nın ilk kadın doktoru, kadın hakları için mücadele etti, çocukların eğitiminde uyguladığı yeni yöntemlerle çok önemli değişimlere imza atarken katıldığı konferanslarda kadın erkek arasındaki ücret ayrımcılığının ortadan kalkması gerektiğine de sık sık vurgu yaptı.

Dönemin cinsiyetçi dünyasında mücadele eden bir başarı öyküsü.

“Zarafetiyle herkesi fethetti. Ne harika, özgür bir kadın! Herkes onu kucaklamak istiyor gibiydi. Ne söylediğini anlamayanlar bile onun müzikal sesinden ve ifadesinden büyüleniyordu. Berlin’deki bir gazeteci kendi albümünü süslemek için bizden bu şahane doktorun fotoğrafını rica etti, fakat sadece onun bireysel zevkini tatmin etmeyi doğru bulmadık ve bunun için fotoğrafını burada yayınlıyoruz.” Bu övgülerin sahibi olan Maria Montessori, Berlin’de toplanan uluslararası kadın konferansında İtalyan delegesi olarak 1896’da katıldığında 26 yaşındaydı.

Berlin’deki konferansı, 1900’de Londra’daki izledi. Bu konferanslarda, çalışan altı milyon İtalyan kadın adına konuşmasına, kadınlara eşit ücret için çağrı yapmasına, ücret ayrımcılığına dikkat çekmesine, aynı iş için kadınlara erkeklerin aldığının yarısından azının ödenmesini ve on sekiz saati bulan çalışma saatlerini eleştirmesine rağmen güzelliği ön plana çıkarılmıştı. Oysa o, güzelliğinden ziyade ciddiye alınmak istiyordu. Sonunda kararını verdi: “Yüzüm artık gazetelerde görülmeyecek ve hiç kimse benim sözde büyüleyiciliğimin şarkısını söyleyemeyecek!”

Maria Montessori 1870’de İtalya’da doğdu. 1896’da hem erkek öğrencilerin onu bir kadın öğrenci olarak kabullenmedeki isteksizliklere hem de babasının itirazlarına -kızıyla konuşmayı kesmişti- rağmen, kararından vazgeçmedi, İtalya’nın ilk kadın doktoru olarak üstün bir derece ile tarihe geçti. Bu arada en büyük desteği annesinden aldı.

Üniversiteden mezun olduktan sonra asistan doktor olarak atandığı Roma Psikiyatr kliniğinde zeka engelli çocuklarla çalıştı. 1899’da, Roma’da zekâ engelli çocukların yollandığı okula yönetici olarak atandı. Daha sonra pedagoji öğrenmeyi amaç edindi. Zihinsel engelli çocuklar için yazılmış her şeyi okudu. 1896-1907 yılları arasında sadece sağlık alanında değil, antropoloji, felsefe, psikoloji ve eğitim alanlarında da kendini geliştirdi.

Aşağıdaki sözler ona ait: “Çocuklar fazla yorulmadan veya tecrit edilmeden sabahtan akşama kadar meşgul edilmelidir. Onlara önce çok basit şeyler öğretmeliyiz; hedefe en kısa yoldan düz bir hat çekerek varılması gibi, tuvaletlerin kullanılması, kaşığın kullanılması gibi. Sonra dikkatlerini duyu organlarına çekmeliyiz. Örneğin çeşitli renk, boy ve kokudaki çiçekler yardımı ile onların görme ve koku duyularım harekete geçirmek için bir bahçede gezdirelim. Kas çalıştırması için jimnastik yaptıralım. Onların dikkat ve ilgisini uyaran dokunma duyusunu çalıştıracak farklı yüzeylere sahip bir sürü eşya verelim. Duyu organlarının eğitimi yoluna koyulduktan ve ilgi uyandırıldıktan sonra, asıl derse başlayabiliriz. Alfabeye girişe geçebiliriz. Fakat kitapla değil, çeşitli renklere boyanmış, parmakla dokunup, hareket ettirilebilecek kabartma harflerin bulunduğu küçük bir tahtayla. Yavaş yavaş el becerilerini öğretebilir ve en sonunda ahlaki eğitim verebiliriz.”

O, çocukların eğitiminde çığır açan kadındır. Öğrenme güçlüğü çeken çocukların sorunlarını çözmeyi hedefine aldı. 1907’de, Roma’nın San Lorenzo bölgesinde çalışan ailelerin çocuklarından oluşan 60 kişilik grupla çalışmak için üniversitedeki kürsüsünden ve tıbbî uygulamalarından vazgeçerek, eğitim yöntemleriyle ilgilenmeye başladı. Sonunda kendi özel kuramını geliştirdi. Çocukları gözlemledi onların ihtiyacına uygun materyaller geliştirdi. Kendi adını verdiği yöntemle, Montessori metoduyla, dersliklerin biçimini ve öğrenme yöntemini değiştirdi bunu kurduğu “Çocuk Evi’nde uygulamaya koydu.

Bu bir deneysel okuldu. Çocukların ihtiyacına uygun derslikler ve onların boyutlarına uygun sıra ve sandalyeler önerdi, öğrenmeyi geliştirici oyunları renkli ve tahta materyallerle tasarladı ve kullandı. Önemli başarılar elde etti. Öğrenme güçlüğü çeken çocuklar öğretmenin müdahalesinin çok az olduğu doğal ortamda bu yöntemle okuma ve yazmada büyük ilerleme kaydettiler. Eğittiği bir grup engelli çocuğu devlet yeterlilik sınavlarına soktu. Sonuç şasırtıcıydı. Engelli olmayanlara yakın bir başarı göstermişlerdi.

1912’de kullandığı yöntemi anlattığı bir kitap yayınladı. Bu kitap uluslararası eğitimde bir reform hareketini başlattı. Bu yöntemi ve okulları dünyanın her tarafında örnek model olarak tanıttı ve kabul ettirdi.

 

Yeni öğrenme ve öğretme biçimleri

Öğretme ve öğrenme biçimleri hakkındaki görüşlerini okulları gezerek, sınıflara girerek deneyimledi. Kendi yöntemini engelli olmayan çocuklara uygulayıp uygulayamayacağını düşünürken, kendisine gelen bir teklifi değerlendirdi. İşçiler için bir sitede ucuz evler sunan bir inşaat firması bir soruna çözüm bulamamaktadır. Kiralık lojmanlarda oturan herkes meslek sahibidir. Anne babalar gündüz işte oldukları için, 50’den fazla çocuk denetimsiz kalmaktadır. Sorunun çözümü için kendisine gelindiğinde daha sonra birçok ülkede taklit edilecek olan çocuk yuvaları fikrini ortaya attı.

“Çocuklara kendi kendilerini yaratma” imkanının verildiği yerlerdi buralar.

Yöntemi İtalya’da tanındı. Yeni çocuk evleri kuruldu. 1909’da Maria Montessori düşüncelerini ve yöntemini kitap halinde yayınlar: Çocuk Yuvalarında Çocuk Eğitimi Üzerine Bilimsel Pedagoji Yöntemi.

1900 yılında bu birlik daha sonra “sorunlu çocuklar”ı eğitmek üzere öğretmenlerin yetiştirildiği tıbbi Pedagoji Kurumu’nu açar. Kuruma bir okul da eklenmiştir. Maria Montessori yönetimi üstlenir. O ve mesai arkadaşları sürekli çocuklarla beraber olup, onları tüm dikkatleriyle izleyerek eğitim ve oyun malzemelerini denerler. Çocukların özgür seçimden, hatalarını kendilerinin denetiminden, hareket etmekten, sessizlikten, sosyal ilişkilerini kendileri tarafından kurulmasından, çevrenin düzenli ve temiz olmasından, özgür faaliyete dayalı bir disiplinden, kitapsız okuma ve yazmadan, alıştırmaların tekrarından hoşlandıklarını gözlemledi. Eğitim sistemini çocuktan yola çıkarak kurdu.

Tarihin en ünlü eğitimcilerinden biri oldu. Kitabı kısa zamanda yirminin üzerinde dile çevrildi. Gazeteciler, öğretmenler, din adamları, doktorlar ve devlet memurları “Montessori Modeli”nin pratikte nasıl olduğunu görmek için Roma’ya gittiler. Tüm Batı Avrupa’da, ABD, Çin, Japonya, Hindistan, Avustralya ve Güney Amerika’da Montessori okulları ve dernekleri kuruldu. Maria Montesso de eğitim kursları düzenledi. Sistemini sayısız seyahatlerinde anlattı. İkinci bir kitapta eğitim araçlarını, yapılarını ve kullanımını açıklar.

Almanya’da ilk Montessori Okulu 1922’de açıldı. On yıl sonra sayıları 34’e çıktı. 1933’te Naziler, Berlin’de sevilmeyen yazarların kitapları ile birlikte tüm Montessori malzemelerini ve yayınlarını yaktılar. 1934’te Mussolini faşizmine muhalefetten dolayı İtalya’dan ayrılmaya zorlandı. 1936’dan itibaren önce İspanya’da sonra Hollanda ve Hindistan gibi ülkelerde bir dünya vatandaşı olarak yaşadı. 1950 yılında UNESCO konferansına katıldı. 1940, 1950 ve 1951’de Nobel Ödüllerine aday gösterdi. Bir eğitim emekçisi olarak, dünyanın birçok ülkesinde konferanslar, eğitimler verdi, kitaplar yazdı, yeni okullar ve öğretmen eğitim merkezleri açtı. Montessori pedagojisi yanlıları ancak ellili yıllarda Batı Almanya’da tekrar işe başlayacaktır.

1952’de Hollanda’da bir sahil kasabasında öldüğünde 82 yaşındaydı. Dünya genelindeki çabalarının ürünü olarak metodu Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde açılmış olan Montessori Okulları’nda uygulanmaktadır.

1976 yılında Rita Kramer tarafından yazılan biyografisi, Montessori’nin hayatını ve eserleri ayrıntılı biçimde göz önüne sermek-
tedir.


Çocukların kendilerine özgü ritimleri ve ihtiyaçları vardır. Yetişkinlerin genelde düşündüğü gibi terbiye edilmiş “ev cüceleri” ya da “şaklaban” değillerdir. Onlara saygıyla muamele edenler, etkin ve bağımsız bireyler olarak ne kadar çabuk gelişeceklerini görecektir.

En küçük çocuğun bile yerinden oynatabileceği, çocuk boyutlarında masa ve iskemle tasarımları; yüksek, kapalı dolapların yerine geniş ve alçak, çocukların oyuncak ve malzemelerini isteklerine göre seçebilecekleri dolaplar yapar. Çocukların bizzat bakacakları hayvan ve bitkiler getirir.

Erkekler ve kızlar yemeklerin hazırlanmasından ve ev işlerinden sorumludur. Durmadan çocukları kendi başlarına bir şeyler yapmaya yönlendirmeyi vurgular. “Getir, ben yaparım!” değil, “Sana nasıl yapılacağım göstereyim ki, hemen kendi başına yapabilesin!” Çünkü, “bağımsız olmayan biri özgür de olamaz.” O, erkek ve kızların daha çocukluklarında ayrılarak, başlangıçtan itibaren farklı eğitilmelerini doğru bulmaz.
Tam tersine iki cinsiyet daha gençken bebek bakımında birlikte eğitilmelidirler ki, günün birinde bebeğe süt şişesini verebilen ve çocuk arabasını itmekten utanmayan “ideal baba tipi” oluşsun.



Didem Madak: "Kadın Oluşumla İlgili Çözemediğim Meseleler Var"Sayı 44, Aralık 2012

 

“Şiirlerim, ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim, ruhumun diyeti bence” diyen Didem Madak’ı 2011 Temmuz’unda yitirdik. Kitaplarının yeniden basıldığı şu günlerde, onu ve şiirlerini hatırlayalım istedim.

“Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.” bu satırların yazarı kadın, şair, anne Didem Madak artık aramızda değil, bize birbirinden derin, dokunaklı, isyankar üç şiir kitabı bırakarak aramızdan ayrıldı.

24 Temmuz 2011’de bazı gazetelerde şu kısa haber yer aldı: Genç kuşak Türk şiirinin önemli isimlerinden Didem Madak, dün akşam kolon kanseri tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. 1970 yılında İzmir’de doğan Madak, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yer aldı. İnkılap Şiir Ödülü’nü alan ilk kitabı Grapon Kâğıtları 2000’de, Ah’lar Ağacı 2002’de, son kitabı Pul Biber Mahallesi ise 2007’de yayınlandı. 3,5 yaşında Füsun adlı bir kızı olan şair, düşlediği “Efsun Kitabı”nı tamamlayamadan yaşama veda etti.

Bu yazıda, yukarıdaki kuru ve kısa bilginin ötesine giderek şair Didem Madak’ı tanıtmak istiyorum size. Yaşasaydı kendisiyle doğrudan bir görüşme yapar, 41 yıla sığdırdığı şairlik serüvenini, duygu/düşüncelerini ve yazma biçimini size aktarmak isterdim. Ama ne yazık ki bu artık imkansız.

Metis Yayınları geçtiğimiz günlerde Didem Madak’ın tüm şiir kitaplarını bastı. Milliyet Sanat’ın Kasım sayısında daha önce kendisiyle bir söyleşi yapan dostu Müjde Bilir kitapların yeniden basımı dolayısıyla onun şiiri hakkında şöyle yazmış: “Meydandan başınız dik, vicdanınız rahat ve yine üç sacayaklı ama tek olarak çıkmanızı sağlayan bazı sözlere ihtiyacınız vardır. O zaman, bakarsınız, aslında onlar tam da içinizdedir, bulursunuz, bulur çıkarırsınız, böylece onlar dışınız da olur. Sonu gelmez yakıcı şiir nöbetlerinin nedenini sorguladığınız, dünyada, ülkenizde ve kendinizde olup bitenlerle kendinizi epey hırpaladığınız yine böyle bir çatışmada, şiire yirmi dört saat açık olmak gerektiğini, zaten başka bir yaşama / şiir yolu olmadığını anlar, kabul edersiniz mesela. Şairin üç yüz altmış derece açılabilen kolları olmalıdır, dersiniz. Acıyı da sevinci de kucaklayabilen.” Madak’ın şiirleri gerçekten de acıyı da sevinci de kucaklayan şiirlerdir ve herkesi kucaklar, ama daha çok da kadınları.

 

Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?

Aşk diyorsunuz,

limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Aşk diyorsunuz ya,

İşte orda durun bayım

Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım

Kendimin ucunda Öyle ıslak,

Öyle kötü kokan,

Yırtık ve perişan.

Mısraları hangi kadını etkilemez? Biz aşkın sınıfsız, cinsiyetsiz, imtiyazsız evrensel bir duygu olduğu safsatalarıyla büyütüldük. Aşkı hep erkeklerin, yazdığı, romanlar, şiirler, hikayeler üzerinden tanıdık, tanımladık. Hangimiz hayatımızda bizi sevdiklerini söyleyen erkeklere “Siz aşktan ne anlarsınız bayım” demedik veya demeyi içimizden geçirmedik mi? Madak toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin yaşandığı bir dünyada aşkın ortak bir tanımı olamayacağını, kadınların “evrensel” olduğu iddia edilen bu duyguyu farklı yaşadıklarını anlatıyor. Bunu kadınlar dünyasının sıradan objelerini şiirinin metaforları haline getirerek veriyor. “Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalmak” erkekler dünyası açısından ne anlam ifade eder, kadınlar sorarım sizlere. Ama bu satırın her kadının içinde bulunan bir çatlağın, genişleyerek yarılmasına sebep olacağı çok aşikar.

Didem Madak kopuşların şairidir, bu onun şiirinin teorik temellerini de oluşturur. Feminist kuramcılar, kadınların günlük hayatın rutini içinde değil kopuş zamanlarında sorgulamaya, bilince, yaşamlarını dönüştürmeye açık olduklarını yazar. Madak’ın kadın olmak üzerine ne kadar düşündüğünü, mısralarının hiçbir biçimde tesadüfi olmadığını Müjde Bilir’in onunla yaptığı bir söyleşiden anlıyoruz.

Kendi serüvenime haksızlık edemem

“Çoğu kadın, kendileri için önceden planlanmış güvenli bir hayata sığınır. Maddi/manevi imkânların içine doğmamışsa eğer, bu hayatın sonu baştan bellidir. Bir kadın bunun dışında seçimler yapmaya kalkıştığında, fena halde zora sokmuş olur kendini. Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede, bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem

Kadınlar kendilerine seçim hakkı tanınmayan bir dünyaya doğuyorlar. Ben de varım deyip kendini oluşturmaya, bazı seçimler yapmaya kalktıklarında da, ciddi bedeller ödemek zorunda kalabiliyorlar. Her zaman cinayete kurban gitmeleri gerekmiyor. Erkek egemen hiyerarşilerin hüküm sürdüğü alanlarda, bu çalışma yaşamı da olabilir, edebiyat dünyası da, evlilik ilişkileri de mevcut olana eklemlenmeyi değil de kendi kimliği ve kişiliği ile varolmayı isteyen kadınları  zorluklar, aclar bekliyor. Eğlence, kuşlar, böcekler ve çiçekler her zaman neşe anlamına gelmeyebiliyor kadınlar dünyasında, bazen gizlenmenin, bazen de savunmanın simgeleri oluyor
onlar.

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum.

Işıkları yakmıyorum.

Didem Madak’ın şiirinde beni etkileyen en temel şeylerden biri samimiyet. Erkekler dünyasında hüküm süren biçimiyle bir “samimiyet” değil bu. İktidarı elinde bulunduranlara rağmen, mücadeleler, kırılmalar, çatakları onarma uğraşıları sonucu tüm bunların üzerine çıkılarak erişilmiş bir samimiyet. Muktedirlerin asla anlamayacağı bir kadın kadına konuşma, ya da bakışma hali bu. Şey diyorum, çünkü varolan “samimiyet” sözcüğü ile tanımlanınca, anlamını kaybedecek gibi geliyor bana. Burada yine Didem Madak’a sığınıyorum.

“Niçin şiir yazmaya başladığımı düşündüğümde şunu fark ettim: O dönem şiir bana, herkesten ve her şeyden çok özgürlük vaat ediyordu. Yaşlanmak da benim için bir özgürlük vaadi aslında. Bu yüzden eteklerinin ucundan sarkan paçalı donlarına aldırmadan, örtmeden – gizlemeden dolmuşa binmeye çalışan, önüne gelen erkeğe yardım etmesi için elini uzatan yaşlı teyzelerin durumu bana çok büyüleyici gelmiştir hep. Yaşlı bir kadın hayatının bir dönemini kadın olarak geçirmiştir, ama artık tam bir kadın değildir. Yani bir kadın gibi kendini gizlemek, korumak zorunluluğu yoktur. Yaşlandığım vakit, şiirimin değişebileceğini düşünüyorum

Didem Madak’ı çok genç yaşta yitirdik. Bu bir ruh halimidir bilemiyorum, ama şiirlerini okuduğumda, zaten çoktan bu dünyaya ait değilmiş gibi bir duygu uyandırdı bende. Okuduğumda, işi, eşi ve bir de çocuğu, sakin bir yaşantısı olan bir kadın olduğunu gördüm bir yandan da. Ölüm, şiir, yaşam diyalektiğini kurduğu şu cümleleri meseleyi açıklıyor gibi.

“Hayat beni büyülüyor. Yazarken hayatı sandığımdan çok sevdiğimi, ona hayranlık duyduğumu anlıyorum. Aslında az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiirin fışkırdığını görürüz, önemli saydığımız çoğu şeyin önemini yitirdiğini görürüz. O zaman anlamsız bulduğumuz küçük gündelik hayatımızın aslında anlamlı olduğunu hissederiz

Umut belki de anlamsız bulduğumuz küçük gündelik hayatlarımızda, kıymetini bilmediklerimize daha çok ve daha iyi bakmamız gerektiğini hatırlattığı için de Madak’a ayrı bir teşekkür borçluyuz bence...

Metis yayınları Didem Madak’ın tüm kitaplarını Kasım 2012’de, ikinci baskı olarak ebru desenli kapaklarla okurlara sundu. Kapakları suyun üstüne çizilen resimlerle bezeli bu kitapların her birinde Didem’le tanışıklığı daha da sürdürmek mümkün…



Büyükannelerimizin dergisi Kadınlar Dünyası 100 Yaşında Sayı 45, Mayıs 2013

Bundan 100 yıl önce çıkarılan Kadınlar Dünyası Dergisi'nin “Hukukumuz, hukuk-ı umumiye arasında tanınmadıkça, kadın-erkek her nevi mesaide iştirak kabul olunmadıkça, Kadınlar Dünyası sayfalarını erkeklere açamaz” ibaresinin bulunması sizce de ilginç değil mi?

Mart ayı içinde, Petrol-İş Kadın’ın 10’uncu yılını bir şenlikte, hep birlikte kutladık. 4 Nisan 1913’te Osmanlıca olarak yayınlanan Kadınlar Dünyası’nın 100’üncü yıldönümünü kutluyoruz. Petrol-İş Kadın dergisi hakkındaki yorumlarımı gelecek sayımızda size anlatacağım. Bu sayının konusunu Kadınlar Dünyası oluşturacak.

Osmanlı imparatorluğu, çok sayıda etnik grubu bünyesinde barındırıyordu. Bu gruplar kendi dilleriyle çeşitli yayınlar yaptıkları gibi, kadın dergiciliği ile de uğraşmışlar, kadınlar da kendi dergilerini yayımlamışlardır. Kypseli (1845) Rumca, Gitar (1862) Ermenice olarak Osmanlı imparatorluğunda çıkarılan ilk kadın dergileridir. Bunu Arife Hanım’ın Osmanlıca olarak 1886 yılında kısa süreliğine yayımladığı Şukûfezar izlemiştir.

Kadınlar Dünyası (1913-1921) ise, aralıklarla da olsa, kadınlar tarafından çıkarılan en uzun süreli kadın dergisi olma özelliğini koruyor. Dahası var, derginin dizgicileri bile kadınlar tarafından yapılıyordu.

Aslında Hanımlara Mahsus Gazete (1895-1908) 13 yılla, en uzun süreli çıkarılan yayındır. Ancak, yazarlarının çoğunluğu kadın olmasına karşın, sahibi erkektir. Şüküfezar (1886), kısa süre çıksa da kadınların çıkardığı ilk dergidir.

Kadınlar Dünyası’’na dönelim. Amacı, üslubu, içeriği, faaliyetleri, yazarları ve okuruyla, kendisinden önce çıkmış kadın dergilerinden çok farklıdır. Onu bu ayrıcalıklı konuma getiren en önemli özelliği, kadın hakları mücadelesini başlatması, kadın hareketine zemin sağlamasıdır. Bu amaç, derginin kapağında sloganlaştırılmıştır. Tirajı konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ancak, 165. sayıda kâğıt sıkıntısı nedeniyle 3000 adet basım yapılacağı açıklandığından, okurların yayını bulmakta güçlük çekmemeleri için abone olmaları önerilmiştir. Derginin sahibi, Nuriye Ulviye'ydir. 108. sayıdan sonra bu isim N. Ulviye Mevlan olarak değişmiştir. Bu değişiklik Nuriye Ulviye'nin gazeteci Rıfat Mevlan ile yaptığı evlilik sonucudur. Kadınlar Dünyası imzasıyla yayınlanan ikinci sayfadaki baş makaleyi yazmış, daha sonra, "Düşünüyorum" başlıklı sütuna, imzasını koymuştur.

Kadınlar Dünyası, Müdâfaa-ı Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'nin [Osmanlı Kadınlarının Hukukunu Savunma Derneği] yayın organı olması nedeniyle de, dönemin kadın hareketinin eylem ve söylemine ilişkin somut bilgiler sunar.

Yazı kadrosunu kadınların oluşturduğu yayında, yalnızca kadınların yazılarına yer verileceği ilke olarak benimsenmiş, yayınlatılması için erkekler tarafından gönderilen metinlerin yayımının, kadınların hakları tanınana kadar mümkün olmayacağı açıklanmıştır: "Hukukumuz, hukuk-ı umumiye arasında tanınmadıkça, kadın-erkek her nevi mesaide iştirak kabul olunmadıkça, Kadınlar Dünyası sayfalarını erkeklere açamaz." “Kadınlığın yükselmesiyle ilgilenen erkeklerin yazılarını, kadınlığa ilgisiz olan erkek gazetelerinde yayınlatmalarının çok daha yararlı olacağı” vurgusu da yapılmıştır.

Dergide, okur mektupları önemli yer tutar. Aşağıdaki mektup örneklerinde, kadınların yayının çıkısına ilişkin sevinci ve sahiplenişlerini bulmak mümkün: "Beni bir ümitle titreten 'Kadınlar Dünyası'na…” "Bizim de teneffüs etmeye, yaşamaya, yükselmeye yetkili ve muhtaç olduğumuzu ispat ettiniz." "Onu sinemizde yaşatalım. Onun idare-i hayatı bizim elimizdedir. Onu layık olduğu mertebeye yükseltelim. Kendi hukuk ve menfaatimizi erkeklerden ziyade gözetmek azminde olduğumuzu gösterelim".

Yanlış adetlere ve kanunlara karşı

Kadınlar, birbirleriyle iletişim kurma ve gündem oluşturma olanağına kavuşmuşlar, birlikte hareket için çağrı yapmışlardır: "Beraber düşünelim, artık bu öldürücü hayattan kurtulmak için çareler arayalım, bulalım. Bu surette vazife-i insaniyetimizi ifa etmiş oluruz. Zaten biz inkılap yapmak için geldik... Çalışalım, beraber çalışalım... Yanlış adetlere ve kanunlara yıldırımlar indirelim".

Kadınlar, haklarda erkeklerin kendilerine uyguladığı çifte standardın da farkındaydılar: “Erkekler bu kadar hürriyetperver göründükleri hâlde, hakikatta bir küçük müstebitten başka bir şey değillerdir. ‘Hürriyet, hürriyet” sadalarıyla koca kıtaları kanlara boğdukları anda bile kendilerinden daha büyük, daha mühim olan kadınlık âlemini gözleri görmedi. Onlara bırakın siyasal haklarını, insanlık haklarının bile bahşetmekten çekindiler. İçlerinde hukukumuzu müdafaa etmek arzu edenlere bile, ‘feminist’ diye küçümseyerek alay etmeye başladılar”

Aile içinde yaşanan sorunlar gündeme getirilmiş, evlilikte eşlerin uyumuna ve birbirlerini seçebilme hakkına sahip olmaları üzerinde durulmuştur: "'Bir kızı kendi haline bırakırsak ya davulcuya ya zurnacıya varır' gibi ahmakçasına sözlerle kendimizi aldatmamalıyız. Bir de kızının istemediği eş adayları için 'nikâhta keramet vardır' diyerek ısrar edilmemelidir.”

Aile içindeki kadına uygun görülen ikincil roller eleştiri konusu edilmiştir. Kadınların kocalarına hitaplarında bile sorun vardır: "Bir kere bizde her kadının zevcine hitabı 'efendi'dir. Halbuki bu kelime bir esirin sahibine, kendi amirine kullandığı bir hitaptır. Demek ki biz birer esiriz ki bizden hiçbir farkları olmamaları lazım
gelen eşlerimize, 'efendi' kelimesini kullanıyoruz. Bu kelimede bir hürmet ve samimiyet olmadığına kaniim. Fazla bir tevazu da yok. Böyle olduğu halde her türlü samimiyetten, nezaket ve hürmetten uzak ve soğuk bir kelimeyi kullanmaktan bilmem ki ne lezzet hissediyoruz. Bence bu, senelerin yavaş yavaş bizden gasp ettiği hürriyetimize mukabil en atıl ve bayağı bir sakınmaya sessiz kalmamızın doğal bir sonucudur.”

Kadınlar artık böyle yaşayamaz

Kocalarından şikayet eden mektuplar da yayınlanır: " 'Ah! Yavrularım', siz henüz hayatı, erkekleri bilmiyorsunuz! Onların nazarında hayat bir kemandır. Daima çalınmak için tellere muhtaçtır. O teller de kadınlardır. Fakat o tellerin her biriyle sekiz-on hava besteledikten sonra değiştirip yerine yenisini getirmek lazım; zira aynı telin namesi daima dinlenmez, bıkılır. ...Yavrularım kocanın ne demek olduğunu, bunun manasını henüz anlamamışsınız. Koca denilen şey insanı kocatır. Eğer koca insanı kocatmayıp geliştirseydi, ona 'koca' demezler 'gonca' derlerdi."

Kamusal hayatta katılarak yeni bir rol kazanmaya çalışan kadınların çalışmasına engel olmak isteyen görüşler de sorgulanır. Kadınlar bir kuluçka makinası gibi yalnızca doğurgan bir varlık olarak görülememelidir. Kadın sadece ev kadını ya da anne değil, iş kadını da olabilmelidir. Ancak kadının çalışabilmesi için öncelikle "çocuk sorunu" çözümlenmelidir. Çocuk sorununun çözümü için, bugünün "çocuk yuvası" diye adlandırılan "çocuk müesseseleri" önerilmiştir. Buralarda çocuklar daha bilimsel bir tarzda yetiştirilebilirler. Böylelikle, "Kadın çalışır, meslek sahibi olursa, çocuk yetiştirecek kadın kalmayacak" şeklindeki bahaneler de çürütülmüş olacaktır: "Kadın sırf ev işleri ile meşgul olmak için mi yaratılmıştır? Acaba biz hakikaten birkaç metre tûl ve arzına münhasır bir daire içinde kapanıp kalmak ve bir kuluçka makinası gibi yalnız civciv çıkarmak vazife ve yeteneği ile mi yaratıldık? Erkekler arasında doktor, mühendis, ressam, şair, makinist gibi işlerle yetenekleri olanlar varken, biz bunlardan tamamen mahrum mu doğuyoruz?

Kadınlar içinde yaşadıkları kötü durumu kabullenmeye yanaşmazlar, yaşamlarını değiştirme konusunda kendilerine güvenirler: “Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sedasını işitiyoruz. ‘Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, kalkınız, yol gösteriniz’ diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahade ediyoruz. Artık iman ettik ki, hayatımız iyi bir hayat değildir. Artık kadınlar böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz”

Kadınlar Dünyası’nda feminizm hareketin ideolojisi olarak benimsenir. Kavramın açıklanması önemsenir. Öncelikle, kadınların haklarını elde etmenin, kamusal alanda rol almanın önemi vurgulanır: "Feminizmin istediği şeyler şunlardır: Kadın hayata kavuşacaktır. Kadın bir erkeğin olduğu gibi bir aile kadını olabilmekle beraber, bir işçi, bir memur, bir mühendis, bir doktor, bir mebus, bir nazır olabilecektir." Bir başka vurgu, feminizmin değişen, farklılaşan toplumda, bozulan ahenk ve dengenin yeniden kurulmasındaki rolü üzerinedir. Hem ailede hem de toplumsal hayatta, etik ilkeleri olan, eşitliğin sağlandığı insani bir teşkilat kurmaktır: "Hayır, bu muzır bir hareket değil. Bilakis pek tabii bir hareket, son ilerlemenin neden olduğu, ihtiyaçları tatmin ve temin edebilecek bir harekettir. Sosyal hayatta giderek bozulan ahengi, yeni teşkilatla düzeltilecek, bir sosyal denge ortaya çıkaracaktır.” "Feminizm, ahlakı yıkan, aileyi yıkan bir cereyan değildir. Saadeti mahveden bir cereyan değildir. Bilakis feminizm ahlak esaslarına dayanarak daha iyi bir saadetin oluşmasını sağlayan bir yoldur.” “Feminizm haksızlığı, biçareliği ve eşitsizliği kaldırarak yerine ahlakın, vicdanın muhakemesiyle vücuda getirilecek yeni ve insani bir teşkilat kurmak ve sosyal yapılarda, ailelerde samimi bir denge kurmak emelindedir."

Varsın lisanımıza bir ecnebi kelime girsin

O dönemde, aynı günümüzde olduğu gibi, "feminizm" sözcüğünün Türkçede bulunmamasını, feminizmin yokluğuna delil sayanlara, kadınların yanıtları açıktır: “Birçok mühim şeyler vardır ki her millette mevcut olduğu halde birçok milletlerde ismi, hatta tercümesi bile yoktur (telgraf, otomobil, vapur vb.). Buna karşın, nisailik, nisaiyun (kadınlık) tabirlerine hiçbir ihtiyaç hissetmiyoruz. Feminizm kelimesini aynen kullanmayı tercih ederiz. Varsın lisanımıza bir ecnebi kelime daha girmiş olsun ne zararı var. Yalnız feminizmin varlığı ve gerekliliği inkar edilemez."

Ezilen kesimlerin ideolojileri olarak feminizm ile sosyalizm arasında da ilişki kurulur, feminizmin Osmanlıda sosyalizmden daha geniş bir taraftar kitlesi olduğuna dikkat çekilir: “Bizim memleketimizde sosyalizm henüz inkişaf edemediği halde, feminizm oldukça yaygındır. Feminizm, sosyalizm gibi, insanlığı yükselten, sefil hayattan, ızdıraptan kurtaran başlıca iki kanattan biridir.”

100 yıl öncesinden bugüne ulaşarak, Cumhuriyet öncesindeki kadın mücadelesini bize örnekleyen bu önemli yayın, kadın hareketi tarihinde bir eşiği, kadın sesini, taleplerini, sorunlarını ve bu sorunlara çözüm arayışlarını günümüze taşıyor. Geçmişimizi bilmek, bugüne ve yarına ilişkin kadın politikamızı oluştururken bizi daha da güçlü kılacak, kadın özgürlüğü mücadelemize inatla devam etmemizi sağlayacak hiç kuşkusuz…   

Kadınlar Dünyası hakkında ayrıntı için bkz: Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, 1994 (1.baskı), gözden geçirilmiş 3.baskı, 2011.

Annelik izni ve doğum yardımının tarihteki seyri Sayı 46, Eylül 2013

Hükümet geçtiğimiz günlerde Kadın İşçilerin Gece Postalarında Çalıştırılması Hakkında bir yönetmelik yayımladı. O yönetmeliği -Gebe ve Emzikli Kadınların Çalışma Şartlarına İlişkin Yönetmelik- takip etti. Bu yönetmeliklerin çalışan kadınlara fazla bir şey getirdiğini söylemek mümkün gözükmüyor. Fakat biz bu yazı kapsamında kadınlara yönelik sosyal politikaların tarihçesine değinmek istiyoruz.

Kadınlara yönelik sosyal politikaların tarihçesi sanayii devrimine kadar dayanıyor. Bu önlemlerin başında doğumdan sonra annelik izni, doğum yardımları, gece postalarında çalıştırma yasağı yer almaktadır.

Batı'da 19. yüzyılın ikinci yarısında doğumdan sonra bir annelik izni olması ve ücret kayıplarının telafi edilmesi, tartışılan ama pek çok ülkede de kabul edilen bir haktı. 1891-1892'de Fransız parlamentosunda konuyla ilgili tartışma açıldığında, bazıları İsviçre, Almanya, Avusturya, Belçika ve Hollanda örneklerini vermişler, işçi kadınların doğumdan sonra dört haftalık annelik iznine ayrılmasını öneren 1890'da Berlin'de yapılan Uluslararası İşçi Koruma Konferansına değinmişlerdi. Fakat bu tartışmalarda doğum öncesi izin ve ücret telafilerinden bahsedilmiyordu. O dönemlerde işçi kadınlar ya hamileliklerini gizliyor ya da kaçak çalışıyorlardı. Yine bu dönemlerde İsviçre'de sekiz, Almanya'da üç, Avusturya'da dört haftaydı doğum sonrası izini. Yalnızca İsviçre'de doğumdan iki hafta öncesi de izin veriliyordu. Çünkü İsviçre'de 1882'ye kadar sanayi işçilerinin yarısı kadındı, bu oran tekstil sektöründe yüzde 60 kadar çıkabiliyordu.

Daha sonraları İngiltere ve Portekiz 1891'de, İsveç'te 1900'de, dört haftalık doğum iznini kabul etti. Norveç ise 1892'de doğum izni yürürlüğe girdi ve bu izin altı haftalıktı. Bunu 1901'de Danimarka, 1902'de İtalya, Yunanistan izledi. Rusya ise 1912'de annelik izni kabul edilmiş oldu.

Annelik yardımları zaman aldı

Fakat ücretin neredeyse yarısına gelebilecek olan annelik yardımı sadece 1883'ten itibaren Almanya'da, 1887'den itibaren ise Avusturya'da vardı. Annelik yardımlarının Avrupa'ya yayılması çok zaman aldı.

1900'lü yıllarda Avrupa'da kadın hareketinin en önemli konularından biri annelik yardımlarıydı. Almanya'da 1903 tarihli sanayi ve sağlık sigortasında dönemin sosyalist feminist hareketinin katkılarıyla, 1903'de 1908'de ve 1911'de çeşitli değişiklikler yapılarak, annelik izni 8 haftaya çıkarıldı, annelik parası artırıldı ve evlerde çalışan hizmetlilere sağlık sigortası zorunluluğu getirildi. (Türkiye'de ev hizmetlileri hala bu hakka sahip değil)

Fransa'da 1909 tarihinde çıkarılan bir yasa ile doğumdan önce ve sonra toplam 8 hafta işe gelmeyen kadınlara işten atılmama garantisi sağlandı, fakat bu izin zorunlu değildi ve işçi kadınlar herhangi bir destek alamıyorlardı.

Fransa'da 1913 tarihinde Strauss yasası adı altında anılan bir mali yasayla da kadınların annelik yardımlarında bazı değişiklikler yapıldı. Bu yasa işverenleri annelik izni vermekle yükümlü kılıyor ve belirli konumlardaki işçi kadınlara belediyeler, bölgeler ve hükümet tarafından finanse edilen maddi destek sağlıyordu.

Yine 1913'te dört çocuktan fazla çocuğu olan ailelelere çocuk parası verilmeye başlandı ve memurlara da özel destek parası veriliyordu. Ama bu para erkeklere veriliyordu. Bu, dönemin kadın hareketi aktivistlerinin büyük tepkisine neden oldu.

İtalya'da 1910 yılında değişik bir uygulamaya geçildi. Annelik fonu diye bir tür tür sigorta fonu oluşturuldu. Bu modelde zorunlu primleri, kadın işçiler, işverenler, devlet ödüyordu. Erkek işçilerin prim ödeme zorunluluğu bulunmuyordu. Kadın hareketi bu uygulamaya şiddetle karşı çıktı. Primlerin kadın işçilerin ödeyemeyeceği yükseklikte olmasının yanı sıra ödenen paranın da çok düşük miktarda kalması, temel eleştiri konusuydu.

Bu tarihlerde ABD'de kadınlara yönelik sosyal haklar pek gündemde değildi, annelik izni diye bir uygulama da yoktu. 1911'den 1930 yılına kadar geçen süre içinde ABD'de 30'un üstünde eyalette annelik yardımları gündeme geldi. Bu para genellikle muhtaç dul kadınlara veriliyordu. Bazı eyaletlerde kocaları tarafından terk edilmiş kadınlar, ya da bekar anneler de bu uygulamadan yararlanabiliyordu.

Bekar ve çocuklu kadınların bu haktan yararlanması önemli bir yeniliktir. Norveç'te 1913'te muhafazakarların tüm karşı çıkışlarına rağmen 1909 yılından itabaren ödenen annelik parası, çocuklarını tek başlarına yetiştirmeye çalışan kadınlara da devlet yardımı olarak verilmeye başlandı. Fakat hemen hemen tüm Avrupa'da annelik parası hastalık sigortasının bir parçasıydı ve çalışan kadınlara yönelik bir uygulamaydı.

 

Eşin sigortasından yararlanma hakkı

Annelik yardımları konusunda bir diğer önemli gelişme ise sigortalı işçilerin sigortalı olmayan eşlerinin de annelik parasından yararlanmasıydı. Bu uygulamaya ilk biçimiyle 1911'de İngiltere'de rastlıyoruz. 1928'de Fransa'da 1931'de de İveç'te bu neredeyse kanıksanmıştı.

Almanya onları geriden izledi, eşlerin sigortasından yararlanma hakkı bu ülkede 1924 kadın parlamenterlerin ve sosyal demokrat kadınların çabalarıyla oldu.

1919 yılında Avrupa ve Amerika'daki kadınların ciddi mücadeleleri sonucunda Uluslararası Çalışma Örgütü Washington Konvansiyonu'nu imzaladı. Konvansiyon doğumdan önce ve sonra altı haftalık doğum izni, ücretin tam telafisini ve lohusalara ücretsiz sağlık hizmeti verilmesini öngörüyordu. Washington Konvansiyonu'nu imzalayan ilk Avrupa ülkesi Almanya'ydı. Hatta 1927'de Anneliği Koruma Yasası ile annelik izni sırasında iş güvencesini de getirdi.

Avrupa'da devletin kadınları hem dışarıda çalışan hem de annelik yapan bireyler olarak görmesi, oldukça uzun ve zahmetli bir mücadeleyi gerektirmiştir. Bu mücadelede o dönemde Batı'daki kadın hareketinin, argümanlarının, lobisinin büyük etkileri olmuştur.

Türkiye'de 1936 tarihli İş Kanunu'nda Çalışan kadınların en önemli sorunlarından biri olan hangi işlerde çalıştırılamayacağı, doğum izinleri, emzirme odaları ve kreş düzenlemelerinin nizamnama ile düzenleneceği bilirtilmişti.Doğum yardımı için kadın çalışanların bir süre daha beklemesi gerekiyordu, doğum parası ilk kez 1945 yılında 4772 sayılı İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunu ile düzenlendi. Yaşlılık sigortasının kadın ve erkekler için eşit esaslara göre düzenlenmesi için ise kadınların 1949 yılında gerçekleşebildi ancak. Bu yasaların pratikte de uygulanması epey zaman aldı.  

Bir Siyasetçi, Bir Yazar, Bir Eğitmen: Emine Semiye Hanım Sayı 47, Mart 2014

 

Emine Semiye Hanım tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın iki kızından küçük olanıdır. Büyük olanı, yani Fatma Aliye'nin hikâyesini daha önce anlatmıştık. Güçlü ve büyüleyici bir kadın olarak tanımlıyor onu seyyahlar. Avrupa'da eğitim almış ilk kadınlardan, psikoloji ve sosyoloji okumuş. Birkaç dil biliyor. Evlenmiş boşanmış, iki çocuğuna kendisi bakmış bir kadın. Bu arada pek çok makale, roman ve oyun yazmış...

Siyaset toplumsal hayatın örgütlenmesi, yeniden örgütlenmesi ile ilgili olduğundan olsa gerek, asırlardır, eviçi ve oradaki annelik-eşlik rolleri ile tanımlanan kadınlara uzak bir uğraş olarak değerlendirilir. Uzun ve zahmetli bir araştırma sürecini takiben Erkek Kulubünde Siyaset kitabım geçtiğimiz günlerde Versus Yayınları'ndan çıktı. 10 yılı aşkın bir süredir, çeşitli partilerden parlementoya giren kadın siyasetçilerle sözlü tarih görüşmeleri yaptım, onları konuşmaya ikna etmem zor oldu, zaman zaman umutsuzluğa da düştüm. Ama devam ettim.

Belli bir tarihsel dönemde Türkiye parlamentosundaki kadın milletvekillerinin, bunun yanı sıra parlamento dışında kadın siyaseti yapan kadınların ayrıntılı bir portresinin çıktığına inanıyorum. Ama kitap ve araştırmanın çıkarsamaları başka bir yazının konusu.

Esasında öyle tanımlanmamalarına rağmen, onun seyrini pek değiştiremeseler de kadınlar siyasetle, resmi ya da gayri resmi olarak dolaylı veya direkt bir biçimde ilgilenmişlerdir.

Bu yazıda 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına doğru siyasetle, kadın siyasetiyle uğraşan bir kadının hikâyesini anlatmak istiyorum; Emine Semiye Hanım'ın. Emine Semiye Hanım tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın iki kızından küçük olanıdır. Büyüğünü artık herkes tanıyor, şu anda tedavülde bulunan 50 TL'nin arkasında resmi bulunan, kadın romancımız, daha önce köşemizde ondan bahsetmiştik, hatırlarsınız.

Emine Hanım, Fatma Aliye'den iki yaş küçüktür, 1864 yılında doğmuş, 1944'te de yaşamını yitirmiştir. İlk eğitimini evde özel hocalardan alan Emine Semiye, Batı'da eğitim görmüş ilk kadınlardandır. Fransa ve İsviçre'de yedi yıl psikoloji ve sosyoloji eğitimi almış, erken yaşlardan itibaren o yıllarda çıkan Hanımlara Mahsus Gazete'nin yazarları arasına girdi.

Bu dergide kadınların toplumsal hayata girmesini engelleyen nedenlerden biri olarak gördüğü eğitimsizlikle mücadele için kadın ve çocuk eğitimi üzerine önemli yazılar yazmıştır. Osmanlı Hanımı isimli kitabında tarihçi Fanny Davis onu şöyle tanıtır. "Fatma Aliye'nin kızkardeşi Emine Semiye, romanlar ve kısa öyküler yazmış olmakla birlikte, öğretici yazılara daha yatkındı. 20. yüzyılın ilk yıllarında Türkiye'de bulunmuş olan Z. Duckett Ferriman adlı bir İngiliz, Emine Semiye'nin yapıtlarının güçlü, büyüleyici kişiliğini yansıttığını ve yurttaşların da düşünsel ve ahlaki gelişimine büyük katkı sağladığını söyler."

Yukarıdaki alıntıda da görüldüğü üzere, Emine Hanım, ablası Fatma Aliye üzerinden tanımlanır çoğu kez, bazı araştırmacılar onun ablasının gölgesinde kaldığı ve anlaşılmadığı düşüncesindedir.

Yazıları ve eserleri bir hayli fazladır, son dönemlere kadar bunlar üzerinde çok fazla çalışma yapılmamıştır. Prof. Dr. Şefika Kurnaz, Osmanlı Kadın Hareketinde Bir Öncü Emine Semiye, Kayriye Kaymaz'ın, Gölgedeki Kadın Emine Semiye isimli kitapları ve Yard. Doç. Dr. Şahika Karaca'nın konuyla ilgili yazmış olduğu makaleler, son dönem çalışmalarına örnek olarak gösterilebilir.

 

Tek kadın aza oydu

Emine Semiye Hanım iki kere evlenmiş, ilk eşi Kazasker Mustafa Paşa vefat etmiş, daha sonra Reşit Paşa ile evlenmiş. Dört çocuk yaptığını, ama yalnızca iki çocuğunun hayatta kaldığını yazıyor çeşitli kaynaklar. Bazı araştırmacılara göre siyasi nedenlerden, bazı araştırmacılara göre de Reşit Paşa'nın başka bir kadını üzerine kuma alması üzerine ondan boşanmış. Boşandıktan sonra çocuklar Emine Semiye Hanım'ın yanında kalmış ve o bakmış, büyütmüş. Hangi nedenle olursa olsun, o dönemde boşanmayı göze alması, çalışarak çocuklarını büyütmesi, takdire şayan.

Kendisine ilk kadın siyasetçilerimizden denilmesinin ardında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin tek kadın üyesi olması yatıyor. Halide Edip hayat hikâyesini anlattığı Mor Salkımlı Ev'de cemiyetin tanıdığı üyelerini saydıktan sonra onun hakkında "Tek kadın aza, kadın muharrirlerimizden Emine Semiye'dir" diye yazar...

Bu siyasi tutumu çok uzun sürmedi, cemiyetin kadın hakları üzerinde durmaması, kadın konusunda pek birşeyler yapmaması onu hareketten uzaklaştırmış olsa gerekir.

Kadın eğitimine ve kadınların meslek sahibi olmasına çok önem veriyor, kendisi de bir eğitimci Reşit Paşa'nın Selanik'te bulunduğu zamanlarda o da öğretmenlik, hatta müfettişlik yapmış. Kadın eğitimini dönemin pek çok kadın yazarı gibi o da iyi terbiyeli, iyi çocuklar yetiştiren annelerin yetişmesi için gerekli görür. Hanımlara Mahsus Gazete'nin 5 Kasım 1896 tarihinde yayımlanan nüshasının 11. sayfasında Validelere Nasihat, Kibir isimli makalesinde çocuk terbiyesi hakkında şunları yazar: "Çocukların esirgenmesi lâzım gelen şeylerden biri de şeytanın sıfatları arasında yer alan kibirdir." dedikten sonra özellikle ileride evlenecek kız çocuklarının kibirden uzak yetiştirilmesi gerektiğinin altını çizer, çünkü onlar ileride çocuk yetiştirecektir.

Ayrıca kadınların eğitimi çerçevesinde dikiş nakış bilinmesini de gerekli görür. Yine aynı derginin 7 Mayıs 1896 tarihli sayısında yer alan Moda ve Korse isimli makalesinde, israf ve moda üzerinden bir eleştiri yapıp, Avrupalı kadınların tasarruf alışkanlıklarını almayı, bunun için de her genç kadının terzilik öğrenmesi gerektiğini, yazar: "Bir hanım kız ne kadar kibar ve zengin bir aileye mensup olursa olsun, behemehal -her durumda- dikiş fennine vakıf olmalıdır."

 

Kadın Dergisi'nde eleştirel yazılar

Emine Semiye, Selanik'te, İttihat ve Terakki'ye yakın bir dergi olarak bilinen Kadın Dergisi'nde de yazmıştır. Bu yazılar arasında kadınların haklarını savunan, ama onların daha “ileri gitmesi”ni istemeyen ittihatçı erkek yazarlara eleştiriler de vardır. Eleştirilerinin hedeflerinden biri de derginin baş yazısını kaleme alan Selanik Mebusu Mehmet Cavid'dir. Kadın Dergisi'nin 9. sayısında yer alan Makale-i Mahsusa: Muhterem Biraderimiz Cavid Beyefendiye isimli eleştiri yazısında, kadın hakları savunucularını, içinde bulundukları muhiti ve zamanı anlamamak ve tarihi unutmakla suçlayan Cavid Bey'e Osmanlı'da feminizmi savunanların hiçbir biçimde Avrupa'daki kadınların iddia ve taleplerini savunmadıklarını, çok az şey istediklerini vurguladıktan sonra "Bizler, ilim ve maariften kabiliyetimize münasip surette öğrenmemizi ve geçinmek için bize ufak bir imtiyaz verilmesini talep ediyoruz" diyor.

Vapurda, kadınların nasıl en havasız alt kamaralara sıkıştırıldığını yazıp, "Biz de önü açık mekânlar istiyoruz" diyor, alışveriş için sokağa çıktıklarında sabahtan akşama kadar aç gezmemeleri için çalışanları kadın olan lokantalar istediklerini, vapurda, tramvaylarda kadınlara bir mikropmuş gibi davranılmamasını istediklerini anlatıyor.

Kadınların sokakta uğradıkları ayrımcılıkların ortadan kaldırılmasını isterken onların ekonomik olarak da güçlendirilmesi gerektiğini anlatır, aynı makalede. Sefalet içindeki kadınların küçük işletmeler açması için para desteği verilmesi kadınlar için ileri sürdüğü talepler arasındadır.

Emine Semiye Hanım adı geçen makaleyi İkinci Meşrutiyet'ten, 1908'den sonra yazmıştır. Bu onun düşüncelerini zaman içinde nasıl oturttuğunun, çizgisinin belirginleştiğinin de bir göstergesidir.

Emine Semiye Selanik'ten arkadaşı Şair Nigar'a seyehat yazılarını andıran mektuplar da yazmıştır. Bunlar, dergi sayfaları arasında kalmıştır.

Emine Semiye, çocuk ve kadın sağlığı alanıyla da çok ilgilidir. Balkan ve Çanakkale Savaşları sırasında gönüllü hemşirelik yapmıştır. Daha sonra öğretmenliğe geri dönmüştür. 1916-1918 yılları arasında Halide Edip ile birlikte Suriye'ye giden öğretmenler arasında yer aldığı söylenir. Uzun yıllar Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yaptıktan sonra 1944 yılında yaşama gözlerini yumar.

Bazı kadınlar yaşarlarken tarih de yazarlar. Emine Semiye de bu kadınlardan biridir. Türkiye'de kadın tarihi çalışmaları ilerledikçe, uzak ya da yakın geçmişimizde, kadın hakları için mücadele veren pek çok kadının karanlıkta kalmış kişisel hikâyelerine daha rahat ulaşabiliyoruz. Ama yine de yolun ortasında bile değiliz, daha üzeri kapatılmış yüzlerce hikâye var.

Kadınlar Dünyası'nda Eğitim: Cehalet Esareti Doğurur Sayı 48, Temmuz 2014

 

Kadınlar Dünyası’nda Eğitim: Cehalet esareti doğurur

Eğitim hakkı kız çocukları ve kadınlar açısından tarih boyu ciddi sorun olmuştur. Devletler tarih boyunca kadınları evişleri ve çocuk bakımı ile tanımlayıp sınırladıkları için kamusal bir hak olan kadınların eğitilmesi konusuna pek eğilmemişler. Bu konuda Kadınlar Dünyası dergisindeki tartışmalar önemlidir.

Osmanlı Kadın Hareketi, kitabında incelediğim Kadınlar Dünyası dergisinde kadınlar 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında kadın eğitimi meselesini uzun uzun tartışmışlardır.

Tartışmalarda pek çok kadının bir meslek sahibi olmak için eğitim istediklerine şahit oluyoruz. Kadınlar eğitimi ayrıca erkeklere karşı bağımlılıklarını azalttığı için de istiyorlardı. Kadınlar Dünyası Dergisi’nin 1329 tarihli 28. sayısına Göztepe’den yazan Seniha Fuad Hanım yaşadığı dönemde kadınların eğitim sorununa nasıl yaklaşıldığını anlatıyor : “Bizde tahsil-i nisvana o kadar önem verilmez. Biraz okudu yazdı mı artık bir kadın için bu kadarı kafi ad olunur. Bir kadın geçinmek için daima, erkeğin eline bakar, teşvik-i mesai edemez”

Seniha Fuad Hanım’ın yaklaşımına göre kadınlar eğitim almadıklarında aile içinde ve toplumda yeteri kadar seslerini çıkaramazlar, kadının eğitimsizliği de toplum içindeki kadın erkek eşitsizliğine yol açardı.

 

Millet için kadın eğitimi

Dergiye yazan pek çok kadın, kadınların kendi değerlerinin ve gücünün farkına varmaları için eğitimin çok önemli olduğunu vurgularken, bazıları da toplumun gelişimi ve ilerlemesi açısından kadın eğitiminin şart olduğu görüşündeydiler. Bu inanç, insan haklarından, bireysellikten çok, insanların topluma karşı görevlerine önem veren 19. yüzyıl pozitivizmi ile de uygunluk teşkil ediyordu. Kadınların nesil yetiştirme görevi bu anlamda öne çıkıyordu. Derginin 113. sayısında Nazife İclal Hanım yazmış olduğu “Medeniyet-i Hakikiye Nereden Doğar?” isimli makalesinde bu görüşleri vurgular “Bir millet kadınların malumat-ı ilmiye ve ictimaiyeleri ne kadar yüksek, ne derece vasi olursa, o millet o nisbette terakki ve teali eder.”

Birey toplumsallaşmasında kadınlara bir misyon yüklenmişti; nesil yetiştiriciliği. Bu görevi aracılığıyla toplumsal yapıda amaçlanan değişimi, en kestirme yoldan gerçekleştirebilecekti. Feride Mağnun Hanım derginin 1918 yılında çıkan 175. sayısında kadınlara şöyle sesleniyordu: “Hemşirelerim! Yetişecek millet elimizdedir. Çocukları istediğimiz suretle yoğurarak istediğimiz milleti izhar edebiliriz. Elverir ki emel edinelim. Çocuklarımızı buna alıştıralım. Her şey validenin elindedir. Valide çocuğun fıtratını değiştirebilir”

Ama aynı dergide çocuk yetiştirmede kadınların görevi vurgulanırken, erkeklerin de bu konuda tarafsız kalmamaları belirtiliyordu. Mesela çocuk eğitimi konusunda bir doktorun hem annelere hem de babalara eğitim vermeleri gerektiğinin altı çizilerek “Çocuk yetiştirme san’atı, kadınlar kadar erkekleri de alakadar eder” deniyor, değişimin aileden başlaması meselesinin altı çizilerek: "Hayat-ı cemiyette istihsali hukuk davasında bulunan bizlerin evvela işe aileden başlamak mecburiyetinde olduğumuzu kabul zarureti”den bahsediliyordu..

Kız çocukları da eğitilirken içinde yaşadığı topluma karşı sorumlulukları, vatan sevgisi aşılanıyordu. Vatan, millet, Osmanlılık kavramları, bir annenin kızına verdiği öğütlerle örneklenmişti: “Bak kızım insanın doğduğu ve büyüdüğü yere vatan derler. Her insan vatanını sever. Sen evinden bir yere ayrıldığın vakit rahat edemiyorsun, herkes böyledir. (…) Kızım; İtalyan, Bulgar diye bir takım milletler var biliyorsun. Bizde de Osmanlıların bulundukları yerlerin hepsi bizim vatanımızdır. Sen yalnız bizim evimizi yerimizi değil, o yerlerin hepsini sev. Hem hiçbirisini ayırmadan sev”

 

Özgürleşmek için ilim

Ama kadınların kendilerini bulmaları toplum içinde konumlandırmaları açısından da eğitimin önemini vurgulayan sayısız yazı ve eleştiri de yer almaktaydı. Bu yazılarda cehalet ve taassub sorgulanıyordu. Perihan Arif Sarıgüzel derginin 34. sayısında yer alan “Azim ve Sebat” isimli makalesinde: “Bugünkü felaketlerimizin esbabı, bizde ilim ve terbiyenin noksanıdır. Bugün kadın yalnız erkeklerin huzuzat-ı nefsaniyeyelerini (nefse hoş gelen şeyler) için halk olunmuş (yaratılmış) bir meyvadan veya bütün kuvvet ve kudretini zevcine sarf etmeye mecbur bir cariyeden başka bir şey hükmünde değil. Bu esaretin üstüne bir de cehalet inzimam etti(katılmak)" diyordu.

Perihan Hanım, yazısında bu durumun kadınların kendilerine güvenmemelerinden kaynaklandığına “Çünkü kadınım bir şey yapmaya muktedir değilim. Saçım uzun aklım kısa” şeklindeki özdeyişlere kadınların da inandığına ve bunun çok yanlış bir bakış açısı olduğuna da dikkat çekiyordu

Dergide eğitim açısından kadınların geri kalma nedenleri arasında babaların taassubun da etkili olduğunu anlatan makaleler de yer alıyordu, Paşabahçe’den yazan F. Şerafeddin 62. sayıda “Kadınlarda Maarif” isimli makalesinde bu konuya değiniyordu “Bizim erkeklerimiz daima biz kadınları kabahatli bulurlar. Her ne olursa efendim kadınlar cahil, sözünü ileri sürerler. Kadınlarımız cahil evet, bu inkar olunmaz. Fakat onları cahil bırakan kim? Kız çocuklarının 12 yaşından sonra okumasına itiraz eden en ziyade pederler değil mi? Valideler cahil diyelim. Acaba erkeklerimiz bizim hakkımızda ne kadar hayır- hah davranıyorlar. Bize karşı ne fedakarlık ettiler, ne gibi gayret gösterdiler? Hiç değil mi? Sonra bizden ne beklerler? Ne beklemeye hakları olur?”

Dergi sayfalarında 19. yüzyılda kadının öğrenim görmesini “ahlakı bozulacak” diye engellemeye çalışanların olduğu bu görüşün ne kadar yanlış olduğu belirtildikten sonra “Asıl kadının ahlaklı olması isteniyorsa, kadının eğitim görmesi şarttır” deniyor şöyle devam ediliyordu: “Cehalet, taassub ve esaret... İşte üç cehennemi hüküm, bütün ruhumuzu ezmekte ve öldürmektedir. Bugün kızlarımızın nısfından ziyadesi (yarısından fazlası) feyz-i tahsilden mahrumdurlar. Ve bu tahsile saik ebeveynlerdir. Her zaman kemal-i hayret ve hicran ile işitmekteyiz ki ‘ kızları okutmak ne olacak, yazı öğretilirse sevda mektupları yazar, velhasıl ahlaksız olur’. Kulaklarımızı tırmalayan bu haşin sözleri işitmek, gerçekten hakikatten pek acıdır. Şunun iyice anlaşılmasını şiddetle arzu ederiz ki, ahlaksızlık uçurumlarına yuvarlananların hepsi nur-u maariften nasiplerini alamayanlardır.”

Kadınlar meslek sahibi olmak bir yana ilk temel eğitimi almak için bile uzun yıllar mücadele vermişlerdir. Kadınların kendilerine insanca bir yaşam kurmaları için, eğitim, meslek sahibi olmaları önemli bir adımdır. ■