• industriAll global
  • industriAll europe
  • Retun See
  • Petrol-İş Kadın Dergisi
Belgesel: Petrol-İş Tarihi

Değerli üyelerimiz,

Ülkemizde hepimizin tanık olmaya başladığı kriz sinyalleri, son aylarda TL'de ciddi bir değer kaybı ve buna bağlı olarak enflasyonda artış yaşanması ile çoğaldı. Kısa vadede üretime ve büyümeye olumsuz etkilerin sirayet etmesi ile kriz daha fazla hissedilmeye başlanacak. Sermayedarlar, kârlarını korumak ve krizde kayba uğramamak için krizin faturasını yine emekçilere kesmek isteyecekler.

Son dönemde ABD'nin Türkiye'yi tehdit etmesi ve bazı yaptırımları gündeme getirmesi, Türk Lirası’ndaki değer kaybını tetikleyerek kriz koşullarının derinleşmesine neden oldu.

Ancak ekonomide yaşanan sıkıntıların asıl kaynağı başka yerdedir.

Türkiye ekonomisi, üretimden tüketime bütünüyle dışa bağımlı durumdadır. Üretimde farklı sektörlerde ithal girdi oranı %40 ila %70 arasında değişmektedir. Petrol-İş'in örgütlü olduğu işkolunda da yüksek oranda dışa bağımlılık mevcuttur. Üretimde çarkların dönmesi için ithal hammadde ve ara mal kullanılması gerekmekte, bu durum ithalatı arttırmaktadır. İthalatın artması dış ticaret açığını büyütmekte ve dolayısıyla ekonomide cari açık yani finansman sorunu oluşmaktadır. Kamu ve özel sektör bu nedenle yüksek düzeyde borçlanmaktadır. Türkiye'nin özel ve kamu olmak üzere toplam dış borcu 2018 yılı ikinci çeyreğinde 457 milyar dolar düzeyine yükselmiştir.

Bilindiği gibi, döviz kurundaki yükselme öncelikle enflasyonu tetiklemektedir. Ülkemizde hem tüketimin hem de üretim yapısının ithalata bağımlı oluşu, dövizdeki yükselmeyle ithal tüketim malı fiyatlarının artmasına, üretimde ise ithal hammadde ve ara ürün fiyatlarının artmasına ve bu nedenle yerli üretici fiyatlarının yükselmesine yol açmaktadır. Ayrıca, ithalata bağımlı enerji kullanımı ve enerji fiyatlarının döviz kuruna bağlı olması, hem reel sektörün hem de bir bütün olarak ekonominin enerji faturasını da kabartmaktadır.

Kısacası, döviz kurlarının artmasıyla enflasyon ve hayat pahalılığı artmaktadır. Nitekim, Eylül ayı enflasyonu TÜFE'de, yıllık bazda %24,52'ye çıkarak son 15 yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Üretici fiyatları enflasyonu ise son bir yılda %46 arttı.

Değerli üyelerimiz,

Ücretler, enflasyonun yükseldiği dönemlerde reel olarak daha fazla kayıp yaşar. Alım gücü düşer.

Türkiye ekonomisindeki bu zincirleme problemler, büyük bir yapısal soruna işaret etmektedir. Bu sorunun üzerine, ekonomiye dış kaynak bulunabilen ve çarkların döndüğü yıllarda gidilebilirdi. Ancak o dönem gerekli önlemler alınmadı ve yapısal sorunların çözümü açısından bir fırsat kaçtı.

Ayrıca, o dönem yüksek büyüme oranlarının yarattığı refah, eşit ve adil bir şekilde dağıtılmadı. Refahtan emekçilere pay verilmediği gibi geçmiş dönemde sömürü daha da arttı.

2004 yılından 2017 yılına kadar ki sürede, asgari ücret reel olarak, milli gelirdeki artışa göre %30 düzeyinde gerilemiştir. Milli gelirden emekçilerin aldığı pay giderek azalmıştır. Büyüme istihdam da yaratmamıştır. İşsizlik gerçekte %20'ler dolayındadır. Gençlerin üçte biri işsiz durumdadır.

Reel ücretler yerinde saymaktadır. Reel ücretler, ekonomi sonraki yıllarda yüksek oranlı büyümesine rağmen 2005 yılındaki seviyesinde seyretmektedir. O yıllardan bugüne büyüme ve refahtan emeğin hiçbir pay almadığı görülmektedir.

Emekçiler o dönemin nimetlerinden faydalandırılmadı. Buna karşılık, işverenler yüksek kârlar elde ederek servetlerini arttırdılar.

Şimdi ekonomide mevsim kışa dönünce, işverenler bir yandan hükümetten yapısal reform talepleriyle sermayeye kolaylık sağlanmasını istiyorlar, bir yandan da işyerlerinde acil durum önlemlerine başvurmaya başlıyorlar.

Bugün, işyerlerinde işverenlerin önce işçilik maliyetlerinde tasarrufa gitmesi ve emekçilerden fedakârlık istemesi kabul edilemez. Hesap ortadadır, işçiler geçtiğimiz yıllarda refahtan yeterli payı alamamıştır. Dolayısıyla şimdi bizden fedakârlık yapmamız istenmemelidir.

Ancak hepimizin bildiği üzere, sendikaların bu duruş ve tavrına rağmen işyerlerinde işverenler, işçi aleyhine bazı uygulamalara başvurmaya başlamışlardır. Yaygınlaşacağı anlaşılan bu uygulamalara karşı hazırlıklı olmak zorundayız. Bu tür girişimlere karşı tutarlı ve sağduyulu bir tavır geliştirmeli, haklarımızı ve örgütlülüğümüzü korumaya dönük gerektiğinde mücadeleyi benimseyen bir yaklaşım geliştirmeliyiz.

Önceliğimiz, örgütlülüğümüzü korumak olmalı ve krizin faturasının işçilere kesilmesi girişimlerine karşı, kriz süresince işten çıkarmaların bir seçenek olmaktan çıkarılması gerekmektedir.

Krizden etkilenen işyerlerimizde, her bir işyerimizin özelliklerini de dikkate alarak, ortak tavır ve politikalar geliştirmek durumundayız. Bu dönemde, işverenlerin kriz fırsatçılığı yapmasına izin veremeyiz.

Diğer yandan sendikalar olarak ekonomi politikalarına ilişkin yaklaşımlarımız şöyledir:

- Yaşanacak durgunluğun etkisiyle daralan talebin canlandırılması için istihdamı teşvik edici uygulamalara öncelik verilmelidir.

- Talebi canlı tutmak için ücretlerdeki reel kayıpların önüne geçilmeli ve alım gücünü destekleyici politikalar benimsenmelidir. Bu noktada en hızlı sonuç, vergi düzenlemeleri ve vergi sisteminde adaletin sağlanması ile sağlanacaktır.

- Üretimi teşvik eden politikalar geliştirilmeli, üretimde dışa bağımlılığa son vermek için gerekli adımlar atılmalıdır. Bu konuda “yerli ve milli” duruş söylemi hamaset olmaktan çıkarılmalı, ekonominin yerli kaynaklarla dönmesinin koşulları oluşturulmalıdır. Gerekirse, acil ve sert önlemler alınmalıdır.

Kriz koşullarında çalışma şartlarının bozulması, ne yazık ki, işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği risklerini de arttırmaktadır. 2017 yılında 2 binin üzerinde işçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirmişti. 2018 yılının ilk dokuz ayında ise en az 1450 işçi çalışırken öldü. Kaybettiğimiz işçilerin %98’i sendikasız olarak çalışmaktaydı. Tam sayısını tespit edemesek de önemli bir bölümünün taşeron firma çalışanı olduğunu biliyoruz. Bu noktadan hareketle, örgütsüz çalışmanın ve taşeron sisteminin, iş cinayetlerinde önemli bir etken olduğunu söylemek mümkündür.

Sendikamızın hem kriz koşullarında üyelerimizin haklarını korumak ve genişletmeye dair hem de işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda etkili politikalar izlemeye devam edeceğini belirtiyor, üyelerimizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Ali Ufuk Yaşar
Genel Başkan

Çarşamba, 17 Ekim, 2018 - 16:56
 

Ürosan Kimya'da Grev Başladı

Tekirdağ Çorlu'da faaliyetlerini sürdüren Ürosan Kimya Sanayii A.Ş. işyerinde anlaşma sağlanamaması üzerine bu sabah (18 Aralık)  greve çıkıldı. Sendikamız İstanbul 1 Nolu Şubemiz kapsamında olan Ürosan Kimya Sanayii A.Ş. işyerinde grev uygulamasına bugün başlandı. Sendikamızın kırk yılı aşkın bir süredir örgütlülüğünü sürdürdüğü ve toplam 55 kişinin çalıştığı Ürosan Kimya işyerinde bugün itibariyle 34 üyemiz bulunuyor. Ürosan Kimya işyeri ile Ağustos ayı başlarında başlayan toplu sözleşm...
devamı